bilgiz.org

Yeni TÜrk edebiyatinda temalar




Sayfa2/3
Tarih30.12.2017
Büyüklüğü127.68 Kb.

Indir 127.68 Kb.
1   2   3

Mesaj, verici tarafından ifade edilen önermedir, metindir. Vericinin alıcıya gönderdiği haberdir, bilgidir. Mesajda bir yahut birçok kod kullanılabilir. Dilde norm, mesajların teşkil ettiği yığından doğar; yani dil normları mesajlardaki sık kullanımların eseridir. Mesaj, her şeyden önce türünün kurallarına uyar. Makale ise makalenin, romansa romanın normlarını taşır. Üslûbun aranacağı yerlerden birisi mesajın niteliğidir. Her mesajın alıcı ve verici tarafından bilinen bir bağlama -yani kendisini çevreleyen bir metne- ve ifade edildiği şartlara bağlı olduğu farz edilir. Mesajın yazılı yahut sözlü oluşuna göre mesaj ile mesajı çevreleyen hal ve şartların ilişkisi değişir.

Kanal, metni yahut mesajı taşıyan maddî araçtır. Konuşmada ses, yazıda kağıt yaprak, Göktürk yazıtlarında taşlar, bilgisayarda ve televizyonda ekran bize mesajı ileten maddî, fiziksel kanallardır.

Kod, verici ile alıcının her ikisi tarafından bilinen ortak dildir. Diller, birer kodlama, şifreleme sistemidir. Bu şifreleri bilenler, aralarında anlaşabilirler. Verici ve alıcının bir dili bilme düzeyleri arasında daima fark vardır. Bildirişimi mümkün kılan şey, her ikisinin dilsel birikimlerinin kesişme alanıdır, bu alan ne kadar geniş olursa bildirişim o kadar başarılı olur. Dil bir koddur, ancak zamanla dil içinde alt kodlar ortaya çıkar. Mesajlar, kültürel, estetik kodlar da taşıyabilir. Klâsik, romantik, natüralist edebiyatlar, Divan Edebiyatı, Halk Edebiyatı, Servet-i Fünûn edebiyatı, dil içinde birer alt kodlama sistemi yaratır.

Bildirişimin bu temel altı elementi, altı görevi, fonksiyonu yerine getirir. Bunlar, haber fonksiyonu, ifade fonksiyonu, etkileme fonksiyonu, algılama fonksiyonu, üst-dil fonksiyonu ve estetik fonksiyondur. Elementlerden her biri esas olarak bir fonksiyonu gerçekleştirir. Ancak, fonksiyon dağılımı mutlak bir karakterde değildir, birbirlerinin görevlerini yüklenebilirler.



Nesneyi gösterme fonksiyonu yahut haber fonksiyonu: Bu fonksiyon nesne üzerinde yoğunlaşır. Okuyucuya dış dünya yahut bir kavramla ile ilgili bir haber verilir. Nesnel bildirişimi mümkün kılan bu fonksiyondur. İlmî eserlerde bildirişimin bu fonksiyonundan yararlanılır. Ör.: "Su, yüz derecede kaynar". Nesneyi ifade eden metinlerin belirgin bazı üslûp özellikleri vardır: Yazıda genellikle üçüncü şahıs kullanılır; belirli işaret sıfatlarından yararlanılır.

İfade fonksiyonu: Verici merkezlidir, yazar üzerinde yoğunlaşan bir fonksiyondur; yazarın kendisine ait duygularını, heyecanlarını, hükümlerini ifade etmesinden doğar. İfade fonksiyonuyla metin, öznel bir karakter kazanır; bundan dolayı öznellik fonksiyonu olarak değerlendirilebilir. Ör.: "Oh! Ne manzara!" İfade fonksiyonun ağır bastığı metinlerin belirleyici yönü birinci şahıs zamirlerinin çokluğudur. Ayrıca metin öznel unsurlar taşır. Hemen hemen bütün sıfatlar, nitelendirici zarf ve fiiller öznelliği ifade ederler.

Etkileme Fonksiyonu, alıcı yahut okuyucu merkezli bir fonksiyondur. Verici, alıcıyı çok zaman etkilemeye çalışır; ifadesinde karşı tarafı etkileyecek, yönlendirecek unsurlar bulunur. Etkileme fonksiyonu, üslûpta kendisini, ikinci şahsa hitap, soru ve emir cümleleriyle gösterir.

Algılama fonksiyonu: Kanal merkezli bir fonksiyondur, mesajın algılanmasını ve alıcı ile verici arasındaki temasın kurulmasını kolaylaştırmak için kullanılan bütün unsurları içine alır. Bir metinde sayfa düzeni, noktalama, yazı karakterlerinin şekli ve rengi, düzenlenmesi; şemalar, sınıflandırma çizelgeleri gibi anlamayı kolaylaştıran unsurlar bu görevi yerine getirirler.

Üst-dil fonksiyonu: Kod merkezli bir fonksiyondur. Üst-dil fonksiyonu, bir dil işaretinin yine o dil aracılığıyla açıklanmasıdır. Bir dil, bir kelimenin başka bir kelimeyle açıklanmasına imkân verir; Vericinin kullandığı bir kelime alıcı tarafından anlaşılamıyorsa, bu şifrenin çözülmesi için verici, iki tarafın dil bilgisinin kesişim kümesinde bulunan terimlerden yararlanır. Dilin bu şekilde yine dil vasıtasıyla açıklanması, dilin üst-dil fonksiyonudur. Bu açıdan bakıldığında sözlüklerde bulunan kelime karşılıklarının tamamı üst-dildir. Metinlerde "yani" tarzında başlayan açıklamalar bir üst-dil yaratır. Eşanlamlı kelimeler de çok zaman bu fonksiyonu yüklenir.

Estetik (bediî) fonksiyon: Bu fonksiyon, mesaj merkezlidir. Aynı mesaj, dilin çeşitli imkânları kullanılarak verilebilir; bunlar arasından birisi çok zaman estetik amaçlarla seçilir. Böylece hem mesaj verilmiş olur, hem de o mesajı verenin estetik tercihleri ifade edilmiş olur. Bu fonksiyona üslûp fonksiyonu adı da verilebilir. Bu fonksiyonla edebî eserlerde dil, nesneye geçişliliğini kaybeder, dikkati kendi üzerine çekerek bizzat kendisi bir estetik nesne haline gelir, geçişsizleşir. İfadenin çok anlamlılığı, ritmi, ahengi vb. dikkatimizi nesneden yani konudan uzaklaştırarak bizzat ifadeye yani dile yöneltir.

Bu fonksiyonlara bağlı olarak yeni bir metin tipolojisi ortaya çıkmıştır:

Yazarın nesnel gerçeklikleri ifade ettiği metinler, haber fonksiyonlu metinlerdir: İlmî yazılar, raporlar, objektif anlatımlar bu tiptendir. İfade fonksiyonlu metinlerde yazar duygularını ve şahsî fikirlerini ortaya koyma amacını taşır. Mektuplar, denemeler, lirik şiir bu gruba girer. Etkileme fonksiyonlu metinlerde yazar okuyucuyu etkilemek, meselenin içine sokmak, harekete getirmek amacını güder. İdeolojik edebiyat, reklâm metinleri bu gruptandır. Poetik metinler, çok anlamlılıkla yüklü olan metinlerdir. Her türlü metin çok anlamlı olabilir. Bu grubu kodlanmış edebî bir tür olan şiirle (poésie) karıştırmamak gerekir.

Çağımızın edebiyat kuramlarını etkileyen “bildirişim kuramı”nın esasları bunlardır.

R. Jakobson’un kuramında mesaj, klasik dil biliminde olduğu gibi, onu kullananlardan ayrı olarak düşünülmemiş, aksine nesnesiyle, anlaşılmasını sağlayan şartlarıyla birlikte ele alınmıştır. Altı temel elementin başlıca görevleri de tespit edilmiş yani fonksiyonları da araştırılmıştır. Böylece mesaj, doğuş şartları ve anlaşılma şartları içine yerleştirilerek kavranmıştır. Modelin orijinal olan yönü budur.

Bildirişim olgusunda mesajın verdiği bilgiyi tamamlayan bir bağlam, bir kontekst vardır. Bazı sözler, daha önce ifade edilenler vasıtasıyla anlaşılabilir. Ayrıca bildirişim şartları, mesajın anlamını tayin eder. Bildirişim şartları olarak "şahıslar", "konu" ve "hâl" göz önünde bulundurulur. "Kim söylüyor; neyi söylüyor; hangi şartlar altında ve nerede söylüyor" sorularının cevapları, bildirişimin şartlarını ortaya koyar. Şahısların toplumsal-kültürel özellikleri, konuşma anında orada bulunup bulunmamaları, aralarındaki konuşmanın emir, rica, şaka vb. oluşu mesajın anlamını etkiler. Mesajın anlamı "konu"ya göre de değişir. "Yağı ver" sözü yemek hazırlarken başka anlama gelir, araba tamir ederken başka anlama gelir. Hâl, içinde bulunulan yer ve zaman gibi daha genel olan şartları ifade eder.



Aynı şekilde Sözceleme (énonciation) kuramı, bildirişim kuramı gibi sözü bağlamı içinde, doğuş şartları içinde ele alır. Sözün söylenme sürecine sözceleme denir ve bir sürecin adıdır: Bu süreç içinde, belli bir özne, belli bir anda, belli bir yerde, belli bir dinleyici (alıcı) için belli bir sözce, bir cümle yahut metin üretir. Bu beş unsur, sözceleme kuramının temel unsurlarıdır.Bu yaklaşım modelinin hemen bütün esaslarını, genel hatlarıyla XIX. yüzyıla kadar uzanan belagat geleneğimizde bulmak mümkündür.

Eski belâgat ve fıkıh geleneğimiz içinde de yüz yıllardan beri mesaj, Jakobson’un kuramında ve sözceleme kuramında olduğu gibi doğuş şartları içinde inceleniyordu: Bildirişim kuramının temel kavramları belâgat biliminin de temel kavramlarıydı: Belâgatimizde verici (émetteur) için “mütekellim” alıcı “récepteur” için “muhatab”, nesne için “ haber ” kavramları kullanılmaktaydı. Fıkıh ve belâgat geleneğinde sözceleme anının yarattığı problemler daima göz önünde bulundurulmuştur.

Bir söz söyleme sanatı olan belâgat bilimi, iyi söz söylemenin kurallarını sadece sözün niteliklerinde aramıyordu, güzel ve uygun söz söyleme sanatının esaslarını mesajın doğuş şartları ve anlaşılma şartları içinde arıyordu. “Sözün yani kelâmın belâgatı” bir sözün mevcut şartlara, bulunulan yere ve zamana uygun bir tarzda söylenmesiydi. Buna “m u k t e z â– y ı h â l e m u t a b a k a t” adını veriyorlardı. Belâgat bilimini çağdaş birçok bildirişim ve dil kuramıyla birleştiren şey, işte bu kuraldır.

Çağdaş edebiyat kuramlarıyla belagat geleneği arasındaki ilişkiyi ğösterebilmek için Jakobson'un bildirişim kuramındaki sadece “verici”, ve “alıcı” kavramları üzerinde duracağız:



Vericiye belâgat geleneğimizde “mütekellim” adı verilir. Bu gelenekte “sözlü ifade” esastır. Dilin ve ifade etmenin esası olarak söz alınmış ve söz, bildirişim ve sözceleme kuramlarında olduğu gibi doğuş şartları içinde, bağlamı içinde kavranmış ve anlatılmıştır. Sadece bu olgu bile Belâgat geleneğinin bildirişim ve sözceleme kuramları içerdiğini göstermeye yeter bir delildir.

Belâgat geleneğimizde sözler (lafz), kullanım yönünden yani vericinin, konuşanın, yazanın ona yüklediği anlamlar yönünden beşe ayrılarak inceliyordu. (Bunlar, hakikî anlam, mecaz, kinâye, galat ve mürteceldir.) Bu ayırım, vericinin dili niyetine göre kullanma şekillerini gösterir. Günümüz eleştirisinin ve edimbilimin temel konularından birisi vericinin niyeti meselesidir.

Bilim hayatımızda yerleşmiş yanlış bir inanç vardır: Edebî sanatların söze bağlı olduğuna inanılır, onun esasında çok zaman kullanım şartlarına bağlı olduğu unutulur ve yanlış değerlendirmelere varılır. Belâgatçiler ve fıkıhçılar, edebî sanatların bağlam ile ilişkisi yani edimbilimsel yönü üzerinde durmuşlardır: Meselâ şuna dikkat etmişlerdi: Bir sözün mecaz yahut hakikat olması, kullanılan söze değil, kullanıcıya bağlıdır. Bu çok şaşırtıcı ama aynı zamanda çok doğru bir kuramdı: Yemek tarifi veren bir hanım “Hafif ateşte pişiriniz.” dediğinde ateş sözü hakikî anlamlıdır, buna karşılık hastasına bakan bir doktor “Hafif ateşi var” dediğinde bu sözü dinleyen için ateş sözü mecazî anlamdadır. Bu kelime, bir tıp terimi olarak “doktorlar arasında” kullanıldığında ise “hararet” manasına gelir ve kelime hakikî manasında kullanılmış olur. Belâgat bilimimizin bu kuramı, günümüzde dahi özgünlüğünü korumaktadır.

Belagatte verici ile ilgili özgün bir verici stratejisi kuramı geliştirilmiştir: Belâgatçılarımıza göre konuşanın amaçlarından birisi, dinleyene bir haberin ya "hükm"ünü yahut "lâzım"ını ifade etmektir. Bu konuyu biraz açıklayalım:



Belagat geleneğimize göre, birisine bilmediği bir şeyi bildirmek amacıyla söylenen söze haber denir. "Mehmet Bey, bakan olmuş." dediğimizde amacımız, Mehmet Bey'in bakan olduğunu bunu bilmeyen karşımızdaki kişiye bildirmek, haber vermektir. Bu temel amaca "haberin amacı" (fâide-i haber) adı verilirdi. Bazen ise konuşmada, tuhaf görünse de, dinleyicinin (muhatab) bildiği bir haberi bildiririz. Burada amacımız, aynı şeyi bizim de bildiğimizi göstermektir. Bu durumda “niyet”imiz farklıdır: Bu, dilin yeni bir görevde kullanılmasıdır. Bir haberi karşımızdaki kişi bildiği halde ona aynı şeyi söyler ve "Mehmet Bey, bakan olmuş." deriz. Böylece karşımızdakine bu haberi bildiğimizi bildirmiş oluruz. Buna "geçişsiz haber amacı" ( lâzım-ı fâide-i haber) denir. Muhatap, bir haberi bilmiyorsa haber doğrudan kuvvetlendirmeye başvurmadan (te'kidsiz) verilmelidir. Muhatabın kararsız olduğu düşünülüyorsa haber biraz kuvvetlendirilerek, (te'kitli / intensitif) bildirilmelidir. "Sahiden Mehmet Bey bakan olmuş" denilmelidir. Eğer muhatap söz konusu haberi biliyor ve bununla birlikte yine de onu inkâr ediyorsa oldukça kuvvetlendirerek söylemelidir: "Vallahi, billahi Mehmet Bey bakan olmuş" denilmelidir. Bu üç dereceli anlatma sözü içinde bulunulan şartlara göre söylemek demektir (ihrâcü'l kelâm alâ mukteziü'z zâhir). Birinci hal basit "ibtidâî", ikinci hal istek "talebî", üçüncü hal inkâr "inkârî" adını alırdı. İşte bu üç şekle göre söylenen söz, doğru, uygun ve güzel sözdür. Güzel, beliğ konuşmanın aslı, iç ve dış bağlama uygun olan konuşma tarzıdır. Bir dinleyici “muhatap” bir şeyi bildiği halde onun gereğini yapmıyorsa o, bilmeyen bir kişiymiş gibi kabul edilir ve haber ona tekrar verilir: "İnsanlar ölümlüdür." Bu durumda amaç, bilgi vermek değil, ikazdır. Dinleyici bir haberi bildiği halde onu inkâr ediyorsa haber ona bilmeyene yahut şüphe edene verildiği gibi verilir. Hitap ettiğimiz bir kişi, vereceğimiz haber yahut bilgi karşısında dört halden birinde bulunur: O, bu haberi ya bilir, ya bilmez, ya o haber karşısında tereddütlüdür ya da o haberi inkâr halindedir. Biz bazen ona bir haberi verirken içinde olduğu hale göre değil de -bir sebebe bağlı olarak- diğer üç halden birindeymiş gibi bir dil kullanarak veririz.

Verici, hal ve şartların gereği olarak temel dil bilimi şekillerini ve anlatım şekillerini farklı amaçlar için kullanabilir ve bunlardan farklı anlatımlar doğar. Meselâ, bilen bir alıcı, bilmeyen birisiymiş gibi, bilmeyen bir alıcı, bilen birisiymiş gibi kabul edilir. Bunlardan da çeşitli söz sanatları ve üslûplar doğar. Bunlar, bizi edebiyat ve eleştirinin en temel konularına götüren tespitlerdir.



Alıcı, verilen mesajı alandır, dinleyendir. Mesajın yöneldiği kişidir. Verici, alıcıya ya bir haber verir ya da onu etkiler, ikna etmek ister. Vericinin temel görevlerinden birisi, alıcıyı ikna etmektir. Bundan dolayı, günümüzde edimbilim ispatlama ve ikna üzerinde geniş olarak durmaktadır. Belâgat biliminde vericinin alıcıyı ikna etme yollarına Beş Sanat adı verilir: Bunlar hatibin aklî delillere dayanarak “muhatab”ı ikna etmesi sanatlarıdır. Aklî deliller farklı derecelerde güvenilirliğe sahiptir. Bu belagat kuramına göre, bir hatip, beliğ olabilmek için, belâgata uygun konuşabilmek için amacına göre ve dinleyicilerin düzeyine göre farklı seviyelerde delillere dayanan önermeler kullanmak zorundadır. Delil değerleri açısından önermeler Beş sanat adıyla beşe ayrılırdı: a) Burhan, b) Cedel, c) Hitâbet ç) Şiir, d) Vehmiyyat, Safsata ve Mugalata. Bu sıralama, en kuvvetli delil önermesinden en zayıf delil önermesine doğru bir sınıflandırmadır. Yani sözlerin doğruluk yönünden sınıflandırılmasıdır. Diğer taraftan bu sınıflandırma, aynı zamanda metinlerin verici ve alıcıya göre bir değerlendirilmesidir. Bir “değer” kuramıdır, yani belagat doğru sözü en kıymetli söz olarak görmektedir. Bu önermelerin kullanılmasından beş sanat doğar. Burhan, Kesin bilgi veren önermelerdir. Cedel, doğruluk değeri ikinci sınıf olan önermelerdir. Cedel'de amaç, itiraz etmek yerine hasmı susturmak iddiaları reddetmek için karşı bir delil ileri sürmektir. Hazret-i İsa'nın babasız olamayacağını iddia eden Yahudi'yi "Hazret-i Adem, hem babasız, hem anasızdı." diyerek susturmak cedeldir. Konuşmacının amacı insanlara vaaz vermek, nasihat vermek ise bu amaçla yapılan konuşmalara "hitâbet" denir. Hitâbet, vecize önermeleri ve zan önermelerinden oluşur. Vaiz ve hatipler bu yolu kullanır. Hitâbetin amacı, insanlara yararlı olmak, onları ikna etmektir. Hitabetin insanlar üzerinde iyi bir tesir bırakabilmesi için bütün unsurlarının hal ve şartlara uygun olması gerekir. Doğruluk derecesi, burhan ve cedelden sonradır. Şiir tarzını seçen bir konuşmacının amacı, söz kuvvetiyle alıcıyı isteklendirmek yahut nefret ettirmektir. Bu amaca ulaşmak için hatip hayâlî önermeler (muhayyelât) kullanır. "Şarap, akıcı bir yakut, bal iğrenç bir kusmuktur." sözü gibi. Vehmiyyât, kuruntu önermelerini delil olarak kullanmaktır. Konuşmacı kuruntu önermelerini bunlara inandığı için kullanıyorsa bu tip delillere boş söz "safsata" denir. Eğer konuşmacı kuruntu önermelerini sadece muhatabını yanıltmak için kullanıyorsa bu tip delillere "mugalâta" denir ve doğruluk yönünden en zayıf önermelerdir.

Bu sınıflandırma, aynı zamanda belâgatçılarımızın kullandığı temel metin tipolojisidir ve günümüz için de oldukça orijinaldir. Bu kuramda her türlü sözlü yahut yazılı metnin doğruluk derecesine göre sınıflandırıldığı görülmektedir. Metinlerin değeri “doğruluk” ölçütüne göre belirlenmektedir. Bu kuram, gerçekliği esas aldığından dolayı Platon’un kuramına bağlanabilir.


Edim Söz Kuramı:
XIX. yüzyılda Amerika’da doğup II. Dünya savaşından sonra Avrupa’da gelişen edimbilim, konuşan özne ile dil işaretleri arasındaki ilişkileri inceleyen bir bilim dalıdır. Edimbilim, bildirişim kuramı gibidir, dili hayattan koparılmış bir parça olarak değil, hayatla birlikte, doğuş şartları içinde inceler. Edimbilim, cümlenin ve metnin yorumuyla uğraşır, ama bu işi anlam bilimi ve söz dizimi ile uğraşmadan yapar; dilin bağlamıyla ve bildirişim haliyle meşgul olur. Dilin verdiği bilginin arka planıyla ve dilbilim dışı cephesiyle (extra-linguistique) uğraşır. Bu bilim dalının yeni olduğu söylenmekte ise de aslında yeni bir bilim dalı değildir. Türk-İslâm bilim geleneği içindeki Belâgat, özellikle “ilm-i meâni” gelişmiş bir edimbilim kuramıdır ve yüz yıllardan beri kullanılmıştır. Bunu, edimbilimin “söz edimi” kuramıyla belâgat geleneğimizde bulunan “siga-yı akd” kuramını karşılaştırarak göstermek istiyoruz:

John L. Austin’in kurup öğrencisi John Searle’ın geliştirdiği “söz akdları” kuramının esasları şudur: Söz söylemek sadece ve her zaman sadece bir söz söyleme işi değildir, söz aynı zamanda bir görür, bir akd yapar, ayrıca dinleyiciyi etkiler. Bu, sözün üç ayrı iş yapması demektir. J. Searle, sadece söylenmiş olan söze düz-söz (locutionary acts), bir akd kuran söze edim-söz (illocutionary acts), dinleyeni etkileyen söze etki-söz (perlocutionary acts) adını verir. Sözünü ettiğimiz bu kuramın esasları belâgat bilimimizde bulunmaktadır. Bunu göstermek için Cevdet Paşa’nın Belâgât-ı Osmaniye’sinde bulunan bir örnek üzerinde duralım:



Cevdet Paşa’ya göre haber kipleri bazen dilek kipi olarak kullanılır. Evini satan bir adam sattıktan sonra bu satışı hikâye ederken "Sattım" dediğinde fiil, haber kipinde kullanılmıştır. J. Searle’ın “düz söz” dediği budur. Fakat evi satma anında satma isteğini ortaya koyup "Sattım!" dediği anda ise bir akd, bir istek söz konusudur, dolayısıyla bu kullanımda fiil, dilek kipindedir. "Sattım!" sözünün dış dünyada bir karşılığı vardır ancak bu karşılık, bu sözden sonra ortaya çıkmıştır, ondan önce yoktur. J. Searle’ın “edim söz” dediği de budur.
En Küçük Anlamlı Birim Kuramı:

Son yüzyılda Batıda yapılan anlam bilimi çalışmaları, en küçük anlamlı birimin kelime olmadığını, kelimeden küçük anlam birimleri bulunduğunu göstermiştir. Bu “en küçük anlamlı birimler”e anlambirimcik yahut “sem” adı verilmiştir. Kelimeleri birbirinden ayıran özel semler ve kelimeleri birbirine bağlayan genel semler vardır. İkisine birer örnek verelim: “Kulübe, ev, konak, saray” kelimelerini birbirinden ayıran onların büyüklük ve değerlilikleridir. “Kulube”yi “Konak”tan ayıran en küçük anlamlı birimcik yani “sem” “büyüklük” yahut “değerlilik” semidir. “Araba” ve “kamyon” kelimelerini birbirine bağlayan ve bir üst kavram olan “taşıt” kelimesi, bir genel sem, bir sınıf semidir. Eski Belagatçılarımız, kelimeleri birbirine bağlayan seme “cihet-i camia” diyorlardı. Sözlerin anlaşılabilmesi için birbiriyle bağıntılı olması gerekir diyorlardı. Birbiriyle ilişkili kelimelerin ortak yönlerinin oluşturduğu kümeye “İttisal” kümesi diyorlardı. Bu ortak yön bir anlam birimciği yani (séme) “cihet-i câmia” idi. Belâgat geleneğimizde “cihet-i camia” kuramı kısaca şöyledir: İki kelime yahut iki cümlenin birbirine bağlanabilirliğini ve anlaşılabilirliğini sağlayan ortak bir yön, anlamsal bir kesişim kümesi vardır. Meselâ "ve" bağlacıyla yapılan bağlamaların kabul edilebilir olmasının bazı şartları vardır: Kendisine bağlanan (ma'tufun aleyh) ile bağlanan (ma'tuf) arasında ortak yön (cihet-i camia) bulunmalıdır. Ortak yön, kendisine bağlanan ile bağlananı zihinde birleştirecek bir alâka ve münasebettir. Meselâ iki kelimenin birbiriyle "ve" aracılığıyla bağlanabilmesi için aralarında bu beş ortak yönden birisinin bulunması gereklidir diyorlardı. Meselâ "Güneş ve Ay, Dünya'yı aydınlatır." diyebiliriz ama "Deniz ve börek gördüm." denilemez, böyle bir anlatım, anlaşılmayı engeller. Çünkü deniz ve börek arasında bir alâka, bir münasebet yoktur. "Mehmet Bey bestekâr ve şâirdir." denebilir, çünkü bu iki iş arasında bir ilişki vardır. "Ahmet Bey, şairdir ve kısa boyludur." demek uygun düşmez, zira şairlik ile kısa boyluluk kelimelerinin yani anlambirimcik demetinin yahut "semem"lerinin kesişim kümesini oluşturacak ortak bir "sem"leri yoktur, yani aralarında sözü dinleyen için anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir ilişki bulunmamaktadır. “Kendisine bağlanan” ile “bağlanan” arasında hem fark, hem benzerlik bulunur yani bu ikisi anlam yönünden bir kesişim kümesi kurarlar. Cümlelerin birbirine bağlanmasına "vasl", bağlanmadan ard arda getirilmelerine "fasl" denirdi. Birbirine bağlanan cümleler arasında da "cihet-i camia" bulunması gerekir. Meselâ "Ahmet şairdir ve Mehmet katiptir." şeklinde iki cümleyi birbirine bağlayabilmek için bu iki cümlenin özneleri arasında arkadaşlık, kardeşlik, düşmanlık gibi belirli bir münasebet ve alâka bulunması gerekir. Bu kuram, aynı zamanda A. J. Greimas’ın meşhur “İzotopi” kuramıyla da örtüşmektedir. Greimas, bu kuramıyla metinde anlam bütünlüğünü sağlayan şeyin ortak “sem”ler olduğunu ispatlamıştı. Bu ise eski belagatçılarımızın “cihet-i camia” kuramından başka bir şey değildir.

Görüldüğü gibi Belagat geleneğimizde ilginç edebiyat kuramları bulunmaktadır. Ancak Belagat ve retorik alanlarının mukayeseli ve ayrıntılı bir araştırılması henüz yapılmış değildir. Böyle bir karşılaştırmalı araştırmanın yapılması, edebiyat dünyamıza yeni bilgiler kazandıracaktır.


C) BATI EDEBİYATI ETKİSİNDE ÇAĞDAŞ TÜRK ELEŞTİRİSİ
Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi adlı kitabının önsözünde şu dikkate değer hükme yer verir:

Bu arada hemen söyleyelim ki, yeni Türk edebiyatını sadece Batı edebiyatının tesiri altında vücuda gelmiş gibi görmek yanlıştır. Bu edebiyat, klasik Türk edebiyatı, Tanzimat’tan sonra değeri bilinmeğe başlanan Halk edebiyatı ve belli bir açıdan okunan Batı edebiyatının ortak tesirleri altında teşekkül etmiş yeni bir terkiptir.

Mehmet Kaplan’ın bu tespiti, Tanzimat’tan bugüne kadarki edebiyatımız için yapılmış en kapsamlı, en doğru tespitlerden birisidir. Bu paragraf, yeni Türk edebiyatını besleyen üç temel kaynağı göstermektedir. Bunlar:


  1. Klasik edebiyat

  2. Batı edebiyatı

  3. Halk edebiyatı’dır.

Edebiyatımız, Tanzimat döneminden günümüze kadar bu üç kaynağın etkisinde varlığını sürdürmektedir. Tanzimat’tan sonra yetişen bütün sanatçılarımız için söylenebilecek en kapsamlı ifade şudur: Onlar, ya bu üç akımdan sadece birisinin etkisi altında ya da ikisinin yahut üçünün ortak etkisi altında eserler vermişlerdir.

Bu üç eğilim, sırasıyla, üç farklı kurama dayanıyordu: a) Belagat, b) Retorik, c)Halk edebiyatı Örnekleri. Tanzimat’tan sonra günümüze kadar savunulan ve ortaya çıkan başlıca kuramlar ve örnekler de bu üç kaynağa bağlı olmuştur. Tanzimat’tan sonra yetişen bütün sanatçılarımız gibi, bütün eleştirmenlerimiz de ya bu üç akımdan sadece birisinin etkisi altında ya da ikisinin yahut üçünün ortak etkisi altında fikirler ileriye sürmüşlerdir. Tanzimat’tan günümüze kadar ortaya çıkan dil ve edebiyat tartışmaların büyük bir kısmı bu üç farklı yol ve kuramın etrafında dönüp dolaşmıştır. Edebiyatımız zaman içinde birleşen ve bibirine katılan bu üç ana nehirle beslenmektedir.

Tanzimat Dönemi aydınları, Avrupa’ya gittiklerinde orada çok gelişmiş bir kültür ve edebiyat hayatı ile karşılaştılar. Sadece savaş meydanlarında değil, bilim ve teknik alanlarında da gerilediğimizi kavradılar. İmparatorluğun devamının ancak bu gelişime ayak uydurarak mümkün olacağını sezdiler. Şinâsi, Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi Osmanlı aydınları, Batı’da örneklerini gördükleri tiyatro, roman, makale gibi türlerin ilk örneklerini verdiler, önemli gördükleri eserleri tercüme ettiler. Şinâsi ve Namık Kemal, eski dil ve edebiyat anlayışına karşı çıktı. Böylece Batı’daki örneklerinden yola çıkan yeni bir belagat ve yeni bir eleştiri anlayışı doğdu. Böylece edebiyatımız iki farklı kaynaktan beslenir oldu. Tanzimat’tan sonra yazılan bazı belâgat kitapları, tamamen eski yolu takip ettiler, bazıları ise Batı retoriğinden ve belâgat geleneğinden yararlanarak yeni bir terkip yaratmaya yöneldiler. İki ayrı kaynaktan beslenmek edebiyat ve eleştiri kuramlarının zenginleşmesine yol açtı.

Batı dünyasında iki bin yıldan fazla bir zaman içinde gelişmiş olan eleştirel düşünce geleneğinin Tanzimat döneminde, yirmi-yirmi beş yıl içinde kültür hayatımıza bir bütün halinde taşınması tabii ki mümkün olmadı. Ama bir defa yeni bir yol açılmıştı ve sistemli bir şekilde olmasa da Batılı anlamda bir eleştiri başlamış oldu. Servet-i Fünûn dönemi, Milli edebiyat ve Cumhuriyet döneminde eleştiri, daha çok Batıyı örnek alarak gelişti ve büyük bir çeşitlilik gösteren çağdaş eleştiri kuramları ülkemizde geniş ölçüde tanındı.

Tanzimat aydınları, Batı edebiyatlarını incelerken ikinci bir şeyin de farkına vardılar: Batılı ülkelerin hepsi özgün bir dil ve edebiyat geliştirirken Yunan ve Roma örnekleriyle yetinmemişler, kuramda ve uygulamada halk edebiyatı kaynaklarından da yararlanmışlardı. Batıyı örnek alan Tanzimat aydınları ve onları takip edenler, az yahut çok halk edebiyatımıza, kültürümüze, folklorumuza da ilgi göstermişler ve bunlardan yararlanmışlardır. Bunun sonucunda yeni edebiyatımızın kaynaklarından birisi de halk edebiyatı olmuştur. Halk edebiyatına yönelmenin kuramları bir bütün halinde Milli Edebiyat döneminde ortaya konmuştur.

Bugünkü edebiyat hayatımız, bu üç eğilimin etkisi altında varlığını sürdürmektedir.

Milletlerin edebiyat ve eleştiri tarihleri, daima karşıt görüşlerin birbiriyle mücadelesinin tarihidir. Fransız edebiyatında da Arap edebiyatında da Türk edebiyatında da bir “eskiler- yenilerkavgası olduğunu görüyoruz. Tanzimat’tan sonraki edebiyat ve eleştiri hayatımızın esasını da bu “eskiler- yeniler” kavgası teşkil eder. Bu kavgaların ortak yönü hepsinin “red ve kabul” kesin kutuplarına çekilmeyi beraberinde getirmesidir. Dolayısıyla red ve kabul cephelerinde daima bir “katı”lık gözlenir, tarafsızlık, nesnellik azalır. Tanzimat döneminden itibaren sanatçılarımız klasik edebiyat, Batı edebiyatı ve Halk edebiyatlarından birisinin yahut ikisin savunuculuğunu ve diğerinin yahut diğerlerinin eleştirisini yapmıştır. Ancak kuramsal alanda kesin olan bu ayırım, uygulamada çok zaman, hiç de kesin değildi. Tanzimat’tan sonra Batı edebiyatını savunanlar, sömürge edebiyatlarında olduğu gibi bu edebiyatı olduğu gibi taklit etmeyi asla düşünmüyorlardı. Yeni bir edebiyatı, çöken toplumu yükseltmek için bir araç olarak görüyorlardı. Klasik edebiyatımız ile Batı edebiyatlarından yeni bir senteze, yeni bir terkibe ulaşmak istiyorlardı. Klasik edebiyatı savunanlar da Batı’dan gelen yöntemlere tamamen kapalı değillerdi. Her iki akımın mensupları da eserlerinde eski ve yeni unsurlara ve halk edebiyatı unsurlarına belli oranlarda yer veriyorlardı. Bundan dolayı Tanzimat’tan sonraki Türk edebiyatı tarihi, bu üç akımın bir senteze ulaşma çabasının hikâyesidir.

Eski belâgat geleneğimiz sistemli bir düşünceye dayanıyordu, ancak bu sistemli düşünce günümüzde yeterince çözümlenmiş değildir. Batı’nın retoriği de sistemli bir düşüncenin ürünüdür. Ancak onu da sistemli olarak alamadığımız için gereğince yararlı olamamaktadır. Yapılması gereken iş ise bu iki sistemi doğru ve tam olarak kavramak ve bunlardan yeni bir senteze ulaşmaktır.

Mehmet Akif Ersoy, bundan dolayı haklı olarak “Bana öyle geliyor ki ne varsa Şarkta vardır, diyenler yalnız Garbı değil, şarkı da bilmiyorlar; nitekim ne varsa Garpta vardır davasını ileri sürenler, yalnız Şark’ı değil Garbı da tanımıyorlar.” demektedir. Türkiye, bu gerçeği siyasî mülahazalarla saptırdığı sürece yerinde sayacaktır.

1   2   3






    Ana sayfa


Yeni TÜrk edebiyatinda temalar

Indir 127.68 Kb.