bilgiz.org

TüRK’Ün güCÜ

  • Sovyet Hükümeti’nin savaş sonrası durumu sağlamlaşınca, Komünist Partisi ve Siyasi Polis, Sovyetler Birliği halklarını yeniden tam bir kontrol altına almıştı.
  • İslam Dininin esaslarına karşı geniş çapta ideolojik ve ateistçe kampanya, İslam ayin ve geleneklerinin yapılmasını tahdide tabi kılmak
  • Kur’an istismarcı sınıf ve mürteci Müslüman din adamları tarafından emekçi kitleleri ezmeye ve aldatmaya yarar bir alet gibi kullanılmaktadır.
  • Bu muazzam propaganda makinesi tehdit eder bir şekilde, Müslümanların dini bayramlardan, sünnet yapmaktan vaz geçmelerini ve domuz eti yemelerini talep etmektedir.
  • Pakistan heyetinin başkan yardımcısı Mevlana Ragıp İhsan, bu konuda Pakistan Milletlerarası Münasebetler Enstitüsünde yaptığı özel konuşmada şu beyanda bulunmuştur;
  • Sovyet Müslümanlarına her hangi bir din kitabı yayınlamaları, Müslüman halklarının tarih, kültür ve geleneklerinden bahseden eserler bastırmaları yasak edilmiştir.
  • Sovyet Müslümanları, din öğrenimi yapmak ve camilerin faaliyeti ve gereken masrafları kapamak için kendi camilerinden her hangi bir gelir sağlayamazlar.
  • DOĞU TÜRKİSTAN’DA SOVYET YAYILMASI



  • Sayfa8/11
    Tarih13.10.2017
    Büyüklüğü0.51 Mb.
    TipiYazı

    Indir 0.51 Mb.
    1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11

    Sovyetler Birliği Komünist Partisi bir eliyle Müslüman dini için af ilan ederken, öteki eliyle de bir çok Müslüman halklarına karşı acımasızca baskı ve zulüm yapmaktan geri durmuyordu. Mesela, daha savaş yıllarında şu Müslüman Sovyet Cumhuriyet ve eyaletleri ortadan kaldırılarak halkları topyekün Sibirya ve Türkistan’a sürülmüştü. Kırım Muhtar Sovyet Cumhuriyeti, Çeçen-İnguş Muhtar Sovyet Cumhuriyeti, Karaçay ve Balkar Muhtar eyaletleri.

    Bu halklardan bir kısmının zorla sürgüne gönderilirken yok edildiği, sağ kalanlardan mühim bir kısmının da kitlevi salgın hastalıklardan (tifo, dizanteri vs.) toplama kamplarında can verdiklerini ve bir çoklarının da gurbet illerinde kürek cezası ile yaşamaktansa, anayurtta ölümü tercih ederk asi müfrezelerine katıldıklarını gözleriyle gören tanıkların ifadeleri elimizde bulunmaktadır.

    Ancak 9 Ocak 1957 de Sovyetler Birliği Yüksek Şurasının, Kırım Türkleri hariç, bu halkların itibarlarının iadesi hususundaki kararı ilan edilmiştir. Ne var ki, itibarları iade edilen halkların mühim bir kısmı bugüne kadar anayurtları Kafkasya’ya dönmüş değiller. Sürgüne gönderilmiş bu Kafkasya halkları 14 yıl toplama kamplarının sert rejim şartları altında yaşamışlardır.

    Şunu da kaydetmek gerekir ki, Sovyetler Birliğinin Müslüman halkları, din, ırk, gelenek, yaşayış tarzı ve hatta coğrafi şartlar dolayısıyla Sovyet açısından Moskova’daki Sovyet iktidarı için en güvenilmez bir unsurdur. Üstelik gene aynı şartlar gereğince bu halklar, Sovyet propaganda makinesiyle ‘’işlemeye’’de gelmiyorlardı. Müslümanlar, hatta Müslüman Komünistler arasında bile ‘’Komünistçe eğitim’’ nefretle karşılanan boş bir laftan ibaret kaldığı için Müslüman halklarının zihniyetlerini ve dini inançlarını değiştirecek veya ortadan kaldıracak kuvvetten yoksun bulunmaktadır. Sovyet Hükümetinin Müslüman halklarını ortadan kaldırmak yolundaki çabasının sebebini de bu noktada aramak gerekir.

    Sovyetler Birliği Müslümanlarının resmi din büyükleri her vesile ile Hrusçov’u ve hükümetini memnun bırakmaya çalışmaktadırlar. Bu da her halde hiç değilse bu vesile ile İslam dinini ve müminleri kurtarmak için baş vurulan bir tedbir olsa gerek. İşte, ben de Sovyetler Birliğindeki resmi Müslüman din yöneticilerinin Sovyetler Birliği dış propagandası içine alınmalarını bu yönden değerlendiriyorum.

    Böylece Sovyetler Birliğinde dinin genel affı belirli bir süreye kadar dinin açıkça bir varlık göstermesine imkan sağlamıştı. En azgın terör şartları altında bile, Müslümanlık kendisini yer yüzündeki en canlı ve yaşama kabiliyeti olan dinlerden biri olduğunu göstermekten geri kalmamıştır. Bu dinin verdiği sayısız kurbanlar, müminlerin ızdırap ve katlandıkları azaplar, hükümetin gaddarca terörü, komünist propagandasının yalan ve provokasyonları İslamiyet’in kutsiyet ve metanetini Müslümanların gözünde ancak büyütmeğe yaramıştır.

    Sovyet Hükümeti’nin savaş sonrası durumu sağlamlaşınca, Komünist Partisi ve Siyasi Polis, Sovyetler Birliği halklarını yeniden tam bir kontrol altına almıştı.

    Ne var ki, çok geçmeden hükümet, halk üzerinden tam bir siyasi ve iktisadi kontrolün gerçekten kendisine ait olduğunu, yalnız ruhi kontrolün kendi elinde bulunmadığını anlamıştı.

    Sovyetler Birliğinde Müslümanlık, 10-15 yıllık kanuni varlığı süresince büyük manevi bir güç göstermiş ve Hrusçov’u ya Sovyetler Birliğinde bundan sonra dahi Müslümanlığın varlığına tahammül etmek ve bu suretle dış Müslüman ülkeleriyle iyi, dostça münasebetleri devam ettirmek ya da Sovyetler Birliğindeki Müslümanlara karşı yeniden baskı ve zulme başlamak sureti ile bu Doğu Müslüman ülkeleriyle iyi münasebetlerin bozulmasını göze almak gibi bir dilem karşısında bırakmıştı. Bunun da Kremlin için kolay bir dilem olacağı düşünülemez. Zira, Sovyetler Birliğindeki din büyükleri komünist rejimin açıkça tavizler vermiş ve memleket içinde Müslümanlığın nisbi bir hürriyete kavuşması karşılığı olmak üzere Sovyet Hükümetinin dış siyasetini mutlak olarak desteklemek yoluna girmişlerdi. Fakat, iş bununla kalmıyordu. Sovyetler Birliğinde Müslümanlık için çalışan din büyüklerine çok daha önemli ve müşahhas bir rol verilmişti; onlar, Sovyet Komünizminin dış Müslüman ülkelerindeki özellikle Arap memleketlerindeki yer altı faaliyeti için paravana görevini yapacaklardı. Sovyet Hükümeti dış siyasetinde Müslüman büyüklerine verdiği bu özel görev dolayısıyla, manevra yapmak ve Müslümanlığı ortadan kaldırmak için kendilerine daha elverişli yollar bulmak zorunda idi. Kremlin, bu yolları ararken, en sonunda geçici bir hal çaresi buldu. Sovyet Hükümeti Müslüman din adamlarından kendi dış siyasetinin bir aleti olarak faydalanmaya ve memleket içinde kanuni çalışma haklarını tanımaya devam etmekle beraber, Sovyetler Birliğindeki Müslümanlığa karşı yeni, teşkilatlanmış bir kampanya açtı. Bu kampanya, ölçüsünün genişliği yönünden savaştan önceki Stalin’in sıkı tedbirlerini andırıyor ve üç yol üzerinde yapılıyordu.

    1. İslam Dininin esaslarına karşı geniş çapta ideolojik ve ateistçe kampanya,

    2. İslam ayin ve geleneklerinin yapılmasını tahdide tabi kılmak,

    3. Mahalli imamlara, cami ve medreselere karşı idari ve maddi baskılar,

    Müslümanlığa karşı yeniden başlayan ideolojik kampanya, gittikçe insafsızca hakaret ve küfürler, yalanlar, sahtekarlıklar yoluna girmeye başladı. Biz yazımızı komünist basınında bu konu etrafında çıkan yazılardan alınmış parçalar ve vakalarla doldurmak niyetinde olmadığımızdan, yalnız 1953’de basılmış Büyük Sovyet Ansiklopedisinin ikinci baskısında yer almış yetkili kanaati buraya almakla yeticeğiz. Bu yazıda deniliyor ki;

    Daima bir irtica rolü oynamış olan İslamiyet, istimrarcı sınıfların elinde emekçileri manen ezen bir alet olup, yabancı kolonizatörler tarafından Doğu halklarını esaret altına almak için kullanılmaktadır.

    Kur’an istismarcı sınıf ve mürteci Müslüman din adamları tarafından emekçi kitleleri ezmeye ve aldatmaya yarar bir alet gibi kullanılmaktadır.

    İslamiyet’in bir devlet dini olduğu ve dış Doğu ülkelerinde ( Türkiye, Arap Memleketleri, İran, Afganistan, Pakistan ve Endonezya) bu din, yerli mülteciler ve yabancı emperyalistler elinde bir alet olmakta devam etmektedir…

    Sözü edilen Sovyet ansiklopedisi, okurlarına şu bilgiyi vermektedir. ‘’ Sovyetler Birliğinde Müslümanlık denen bir şey yoktur. Sadece bugün, yarın ortadan kalkacak İslam kalıntıları vardır’’. 1959 yılında basılmış Küçük Sovyet Ansiklopedisi de şöyle demektedir.

    ‘’ Sovyetler Birliğinde bir din olarak İslamiyet yoktur. Yalnız başlıca olarak Orta Asya Cumhuriyetlerinde, Kazakistan Sovyet Cumhuriyetinde, Azerbaycan Sovyet Cumhuriyetinde, Tataristan ve Başkırdistan Sovyet Muhtar Cumhuriyetleri ve başka eyaletlerde bir miktar Müslüman yaşamaktadır.’’



    Kremlin, Arap liderlerinin Moskova ile iyi siyasi ve iktisadi münasebetler kurmayı arzu etmelerine rağmen, kendi yurtlarında komünizme tahammül etmediklerini anladıktan sonra, Sovyetler Birliğindeki Müslümanlar üzerindeki baskıyı daha da şiddetlendirme yoluna girmiştir. Bütün yerli basın, radyo, televizyon ve tiyatrolar ‘’İslamiyet’in zararlı kalıntıları’’ ile mücadele için seferber hale getirilmişlerdir.

    Bu muazzam propaganda makinesi tehdit eder bir şekilde, Müslümanların dini bayramlardan, sünnet yapmaktan vaz geçmelerini ve domuz eti yemelerini talep etmektedir.

    Sovyet gazeteleri, satılmış bazı kimselerin ‘’Sabık İmam’’ diye imzaladıkları mektuplar da uydurmakta ve yayımlamaktadırlar. İşte; ‘’ Neden ben Müslümanlıktan vaz geçtim?’’ başlıklı bir mektup. Mektubun yazarı daha doğrusu bunu uyduran gazete, dünyada her hangi bir mendi gazetenin, hatta İslamiyet düşmanı bir gazetenin bile basamayacağı şeyler basmaktadır. Gazete dünyanın büyük dinlerinden İslamiyet’in peygamberi için şöyle demektedir. ‘’ Kendi şahsi şöhreti ve köle sahiplerinin çıkarları için yeni bir din (İslam) yaratan kurnaz bir dolandırıcıdır.’’ ‘’ Kur’an ve şeriat köleliği, hususi mülkiyeti, sosyal adaletsizliği ve saldırgan savaşları savunan eserlerdir.’’

    Ne var ki, bütün baskılara, Müslüman din adamlarına doğrudan doğruya yöneltilen şiddet hareketlerine ve Sovyet Hükümetinin ilan ettiği ‘’din genel affını’’ fiilen ortadan kaldırmasına rağmen, İslamiyet yer altına dönerek varlığını kuvvetle muhafaza etmektedir.

    Bolşevikler, dış ülkeler karşısında, Sovyetler Birliğinde ileri gelen resmi din büyüklerinin uydurulmuş beyanlarıyla İslamiyet’i takip hareketlerini örtbas etmeğe çalışmaktadırlar. Bu din adamları, Sovyet Dış ve İç Bakanlıkları tarafından ve Sovyetler Birliğinde İslam Dininin tam bir hürriyetten faydalanmakta olduğunu bildiren propaganda belgelerini imzalamaya zorlanmaktadırlar. Bundan başka dış ülkelerden Müslüman heyetleri davet edilerek onlara Sovyetlerin ; ‘’din’’ siyasetleri, hatta Sovyetler Birliğinde İslam dininin komünistlerce himaye edildiği sahneleri de gösterilmektedir. Mesela, 1957’de Sovyet Hükümeti, Pakistan Müslüman liderlerinden bir gurubu Sovyetler Birliğini ve Türkistan Sovyet Müslüman Cumhuriyetlerini ziyaret etmeye davet etmişti. Davetin gayesi açıktı; misafirlere güya Sovyetler Birliğinde İslam Dininin faydalandığı; ‘’büyük hürriyetler’’ teşhir edilecekti. Pakistan heyeti iyi karşılanmış ve kendilerine, ‘’devlet imamları’’ ve devlet, ‘’İslam müesseseleri’’ gösterilmişti. Acaba, misafirler neler görmüş, yurtlarına döndükten sonra gördüklerini nasıl ve ne şekilde anlatmışlardır?

    Pakistan heyetinin başkan yardımcısı Mevlana Ragıp İhsan, bu konuda Pakistan Milletlerarası Münasebetler Enstitüsünde yaptığı özel konuşmada şu beyanda bulunmuştur;

    1. Sovyetler Birliğinde İslam Dininin esaslarını öğreten bir tane bile ilk okul yoktur.

    2. Sovyet Müslümanlarına her hangi bir din kitabı yayınlamaları, Müslüman halklarının tarih, kültür ve geleneklerinden bahseden eserler bastırmaları yasak edilmiştir.

    3. Sovyetler Birliğinde bir tane olsun hür cami ve hür dini müessese yoktur.

    4. Sovyet Müslümanları, din öğrenimi yapmak ve camilerin faaliyeti ve gereken masrafları kapamak için kendi camilerinden her hangi bir gelir sağlayamazlar.

    5. Sovyetler Birliğinde yetiştirilmiş din öğretmenleri yoktur.

    İşte, Sovyet diplomatik temsilcilerinin ve onların Asya ve Müslüman Doğudaki komünist ajanlarının göklere çıkardıkları Sovyetler Birliğinde büyük dini hürriyetlerin gerçek durumu.

    DOĞU TÜRKİSTAN’DA SOVYET YAYILMASI
    Eylül 1963 yılında Kızıl Çin basın ajansı ‘’Sinhua’’, Jenminjiboa gazetesi ve Kızıl Bayrak dergisi yazı kurulları tarafından yazılmış bir makale yayınlandı. Bu makalede şöyle denilmektedir.

    ‘’1962’nin nisan ve mayıs aylarında Sovyetler Birliği Komünist Partisi önderleri, kendi idari müesseseleri ve Sinkiang’daki (Doğu Türkistan) ajansları vasıtasıyla İli bölgesinde baltalayıcı faaliyetlerle meşgul olmuş ve on binlerce Çin vatandaşını, baskı yaparak Sovyetler Birliği topraklarına göç etmeye zorlamışlardır. Çin hükümeti, bu göç hareketini defalarca protesto etmiş ise de, Sovyet hükümeti, ‘’Sovyet kanunilik ruhu’’ ve ‘’Sovyet ümanizmi’’ ile bağdaşamayacağı gerekçesiyle bu Çin vatandaşlarını geri çevirmeyi red etmiştir. Aradaki ihtilaf, bugüne kadar halledilmemiş ve bir şekle bağlanmamıştır. Sovyetler Birliği Komünist Partisinin bu inanılmaz tutumunun, sosyalist devletler arasındaki karşılıklı münasebet tarihinde başka bir örneğine rastlanamaz.’’



    Bu çeşit yazılardan sonra geniş dünya kamuoyu, bir taraftan Sovyet Komünist Partisi ve Sovyet devlet organları, öte yandan da Çin Komünist Partisi ve Çin devlet organları tarafından Doğu Türkistan’da yürütülen şiddetli mücadele hakkında Çin Kaynaklarından bilgi edinmek imkanını elde etmiştir. Hong Kong, Hindistan ve Taipeh siyasi çevreleri bu hususta çok daha önceleri bilgi edinmişlerdi ama, Doğu Türkistan kızıl Çin’in en uzak bölgelerinden biri olduğu ve bu bölgedeki durum hakkındaki bilgilerin kaynağını Çin komünistlerinin yukarıda sözü edilen beyanlarına kadar, ancak Doğu Türkistan mültecilerinin ifadeleri teşkil ettiği için, bu bilgileri şüphe ile karşılamak ihtimali yok değildi. Doğu Türkistan’daki bütün Sovyet konsolosluklarının kapatılmış olması, en mühimi, yukarıya aldığımız satırların Jenminjibao ve Kızıl Bayrak organlarında yayınlanması olayı, Doğu Türkistan mültecilerinin durum hakkındaki ifadelerini doğrulamaya yaramıştır. Bundan başka, Doğu Türkistan basını da, yani mültecilerin gizli olarak hür dünyaya çıkarmaya muvaffak oldukları Doğu Türkistan eyalet komünist gazeteleri de bu bölgede her şeyin yerinde olmadığını ortaya koymaktadır. Nihayet, Sovyet basını da son zamanlarda gerek Doğu Türkistan’daki olaylara, gerekse Çin-Sovyet ihtilafının genel durumuna oldukça geniş bir yer ayırmaya başlamışlardır.

    Dikkati çeker bir noktadır ki, Sovyetler Birliği, Çin komünistlerinin yukarıda işaret edilen suçlamalarına bugüne kadar resmi bir cevap vermiş değildir. Sovyet basını bu bahsi sükutla karşılamakla beraber, Sovyet Kazakistan’ı topraklarına geçen ve orada ikametlerine müsaade edilen Doğu Türkistanlıların söylediklerine genişçe bir yer ayırmaktadır.

    Mülteciler verdikleri bütün ifadelerde Kızıl Çindeki milli azınlıkların durumunu çok kötü olarak vasıflandırmışlardır. Mesela, 20 Eylül 1963’de, yani yukarıda sözü edilen yazının Çin basınında yayınlanmasından aşağı 2 hafta sonra, Moskova’da çıkan Komsomolskaya Pravda gazetesi birincisi öğretmen, ikinci köylü, üçüncüsü yazar ve dördüncüsü de memur olmak üzere 4 Doğu Türkistanlının ifadelerini yayınlamıştır. İfadelerine göre, gazete sütunlarında yer verilenlerin hepsi bir ağızdan Kızıl Çin hükümetini, Doğu Türkistan Türklerini baskı altında bulundurmakla suçlandırmış ve en mühimi, halkı soyan ve onu ancak ölmeyecek kadar bir yaşama şartları altında geçinmeye zorlayan halk komünü sistemine saldırmışlardır. İfade veren köylü, köylülerin, kaşık, kova ve hatta taslarının bile ellerinden alındığını, bu halk komünlerinde bir toplama kampı hayatı yaşadıklarını dile getirmiştir. İfade veren 4 kişi hep birden Pekin Hükümetini, ve Çin Komünist Partisinin Sovyet aleyhtarı siyasetine de saldırmış ve Doğu Türkistan yerli Türklerinin asıl bu siyaset yüzünden ızdırap çektiklerini söylemişlerdir. İfade veren öğretmen, ayrıca Doğu Türkistan’daki Sovyet vatandaşlarının Parya’lar durumunda olduklarını, her hangi bir hakka olmayıp bu eyaletin sosyal ve siyasi hayatına katılmak imkanından yoksun bırakıldıklarını da sözlerine eklemişlerdir.

    Bundan iki gün sonra, sözüm ona Kazakistan Sovyet Cumhuriyetinin Komünist Partisi merkez Komitesi ve Bakanlar Kurulunun organı olan Kazakıstanıskaya Pravda gazetesi de bu konuyu ele almıştır. Şöyle ki, Sovyet topraklarına geçerek şimdiki halde Kazakistandaki Sovyet Kolhozlarında yaşamakta olan Doğu Türkistanlı bir Uygur’un bir mektubu gazetede yer almıştır. Bu Uygur Türk, yukarıda bahsi geçen 4 kişinin ifadelerindeki söz konusu noktaları kaydettikten sonra Çin Hükümetinin sistematik olarak Doğu Türkistan Türk halkını izlemekte olduğunu ve yüzlerce Uygur Türkünü sert rejimli toplama kampından sözüm ona ‘’iş, ıslah kamplarına’’ sürmekte olduğunu yazmıştır. Mektup sahibi, aynı suretle Çin Hükümeti’nin Doğu Türkistan’da Sovyet aleyhtarı propaganda yapmakla meşgul olduğunu ve Türklerin Sovyet Kazakistan’ında izlendiği hakkında yalan şaiyalar yaymaktan çekinmediklerini söylemektedir.

    Bir hafta sonra aynı gazete sahifelerinde Kızıl Çin’in ‘’ Halk Kurtuluş Ordusu’’ na mensup olmuş sabık bir generalin sözleri yer almıştır. General, özellikle Pekin hükümetinin doğru olmayan ekonomi siyasetine karşı çıkmaktadır. Generalin söylediklerine bakılırsa, bir sabun köpüğü gibi patlamış halk komünleri, Çin halklarına keder ve ihtiyaçtan başka bir şey getirmemiştir. Generalin anlattığına göre, ‘’Halk Kurtuluş Ordusu’’nun yerli komutanlarına, Pekin’den, Doğu Türkistan’da idareleri altında bulunan komünlerin ‘’gelişip açılması’’ yolunda başarısızlığa uğradıkları takdirde cezalandırılacakları bildirilmiştir. Bunlardan çoğu yerli Türk halkının mukavemetini kırmak işinde bir başarı gösteremediklerinden hayata veda etmek zorunda kalmıştır. Sabık general, daha sonra Mayıs 1962’de İli Muhtar bölgesinde yerli Türk halkının kitle halinde ayaklandığını bildirmektedir. Generalin anlattığına göre, bu bölgede oturan 40 kişi Çin Komünist Partisi makamlarına müracaatla kendilerine Sovyetler Birliğinde yerleşme izni verilmesini istemişlerdir. Bu istekleri red edilince toplanan 300 kişi kadar kalabalık red kararını protesto emek için Çin Komünist Partisine doğru yürüyüşe geçmişlerdir. Ancak makineli tüfek ateşleriyle karşılaşmışlar, sokak aralarında kadın, çocuk ve yaşlılarında aralarında bulunduğu onlarca kişinin cesedi görülmüştür. General sözlerine şu sözlerle son vermektedir. ‘’Acaba her hangi bir başka sebep yüzünden bu çeşit kanlı olayın tekrar olmayacağını kim garanti edebilir?’’

    Hiç şüphesiz bütün bu haberler ve tanıkların ifadeleri, Sovyet Hükümetinin Çin suçlamalarına dolayısıyla verilen cevaptan başka bir şey değildir. Sovyetler böylece, insanları Sovyetler Birliği topraklarına kaçırarak buralarda yerleşmeye zorlamak için her hangi bir ihtiyaç ve lüzum duymadıklarını söylemek istemiş olacaklardır. Oysaki, aksine ‘’Reuter’’ ajansı muhabirinin defalarca Moskova’dan bildirdiğine bakılırsa, yüksek makamlarda oturan Sovyet adamları, Doğu Türkistan bölgesindeki Sovyet-Çin sınırındaki durumun Sovyet Hükümeti için nahoş olaylar ve zorluklar doğurmakta olduğundan daima şikayette bulunmaktadırlar. Doğu Türkistan Türklerinin kitle halindeki kaçışları ve arkasınca Çin Hükümetinin kaçanların iadesi hususundaki talepleri, Sovyet Türkistan’ındaki idari makamlar için, Doğu Türkistan’da Çin Hükümetiyle ihtilaf haline gelmeyi zaruri kılmakta ve çatışmayı kaçınılmaz bir hale sokmaktadır.

    Şunu da kaydetmek gerekir ki, Doğu Türkistan’dan kaçarak hür dünya ülkelerine sığınmış bulunan mültecilerin ifadeleri de bu mesele etrafındaki Sovyet görüşüne tamamı ile uygundur. Gerçekten, sınırın Sovyet kısmındaki Türkistan Türklerinin durumu, Çin sınırındakilerin durumu ile asla kıyas kabul etmeyecek bir fark göstermektedir. Mesela, Sovyet Kazakistan’ındaki Uygur Türkleriyle Kazak Türklerinin hayat seviyeleri, Kızıl Çin’de yaşayan soydaşlarının hayat seviyelerinden biraz daha yüksektir. Durum böyle olunca, sınırı geçip de, Sovyet topraklarında yerleşmek heves ve cazibesini tabii bir olay gibi kabul etmek gerekir. Bu bakımdan, Doğu Türkistanlıların Sovyet sınırını geçerek buralarda yerleşmeleri için Sovyet Hükümetinin özel bir baskı yapmaya lüzum duymasına hiç te bir ihtiyaç olmasa gerek.

    Kaçanların Sovyet hükümetince Çin’e iade edilmemeleri ve kendilerine Sovyet Türkistan’ında siyasi sığınma hakkı verildiği meselesi, Sovyet-Çin sınırının bu bölümünde Sovyet-Çin münasebetlerinin ne derece gergin olduğunu açıkça göstermektedir. Bütün mülteciler, Hongkong’da, Hindistan’da yahut Formoza’da olsun şu noktada birleşmektedirler; Doğu Türkistan’dan kaçanlar, Sovyet Türkistan’ında sadece bir siyasi sığınma hakkı almakla kalmıyor, üstelik bir takım imtiyazlardan da faydalanıyorlar ki, bu da onları bir kaide olmak üzere hayat seviyesi yönünden Sovyet, yani Batı Türkistan yerli Türk halkının hayat seviyesinin üzerine çıkarmaktadır.

    Böylece görülüyor ki, Sovyet Hükümeti’nin bu davranış tarzı arkasında tamamı ile belirli bir siyasi propaganda emelleri saklı bulunmaktadır. Moskova’nın emri üzerine, Kazakistan’daki idari organlar Doğu Türkistan’da Çin Hükümetinin durumunu zorlaştırmak ve Doğu Türkistan’ın en fazla Sovyet Kazakistan’ının doğrudan doğruya hem hudut olduğu İli bölgesi Türk halkının sempatisini kazanmak yolunda her türlü tedbire baş vurmaktadırlar. Elde mevcut bazı bilgiler, Sovyet idari makamlarının sadece sözü edilen tedbirlere başvurmakla kalmadıklarını, Çin Komünistlerine ve idari makamlarına karşı daha saldırgan bir metotla mücadele ettiklerini göstermektedirler.

    1962 yılı, Doğu Türkistan için gerek Çin Komünist partisine, gerekse genel olarak Çin milli devlet üstünlük fikrine karşı yapılan bir çok isyan ve kargaşalık yılı olmuştur. Doğu Türkistan’da Çin Komünist basını tetkik edilince, şu gerçeği tespit etmek mümkündür ki, esas isyan ve kargaşalıklar, özellikle Muhtar İli bölgesinin başkenti olan İnin şehri etrafında ve İnin’den takriben 220 mil uzakta bulunan Taçen şehrinde kendini göstermiştir. Dikkati çeker bir noktadır ki, her iki şehir, Sovyet sınır boyundan pek te uzak değildir. Bu sebeple, Türk halkı, kendi durumunu sınırın Sovyet tarafında bulunan soydaşlarının durumu ile kıyaslamak için geniş imkanlara sahiptir. İşte, bu da sonda, ayaklananların kendi topraklarında da Sovyet Türkistan’ındaki düzenin ve hayat seviyesinin sağlanmasını aralıksız olarak talep etmelerine yol açmıştır. Asiller, aynı zamanda hayat seviyelerinin daha da kötüye doğru düşüşünü önlemek amacı ile yerli yiyecek maddelerinin Çin içerilerine kadar götürülmesini de protesto etmişlerdir.

    Temmuz 1962 yılında gerginlik, Çin Komünistlerinin sözüm ona ‘’Halk-Kurtuluş Ordusu’’ müfrezeleriyle, Kırgız Türklerince desteklenen Türk-Kazak ve Uygur isyancıları arasında vukubulan bir sıra çarpışmalarla son haddini bulmuştu.

    Kaçanların ifadelerine göre, Çin Komünist Partisine mensup bazı Uygur Türkleri, İnin şehrinin merkez meydanında toplanmış, halk kalabalığını yatıştırmaya çalışırken, halk tarafından dövülmüş ve kalabalık Sovyet konsolosluk binasına doğru yürüyerek Sovyetlerden silah ve Çin Komünist kadrolarıyla işbirliği yapan Doğu Türkistanlı alet ve kuklalarla mücadelelerini devam ettirmek için manevi destek talebinde bulunmuşlardır. Ama bu istekleri red edilmiştir. Zira Sovyet Hükümeti, Doğu Türkistan’da elbette bu şekilde açık bir çalışma yoluna girmiş değildir. Kargaşalıklar bununla bitmemiş, halk kalabalığı, bir çok zahire ambarını yağma ederek şehirde bulunan 3 petrol deposunu da ateşe vermişlerdir. Bundan sonra binlerce kişi Sovyet sınırını geçmiş ve Sovyetlerden kendilerine siyasi sığınma hakkı verilme isteğinde bulunmuşlardır.

    Bu arada kargaşalık haberleri, İnin ve Urimçi şehirleri arasındaki yolun takriben ortasında bulunan Tuşancu petrol bölgesine de ulaşmış olduğundan, Çin parti kadroları burada çalışan Türk işçilerine ‘’İnkılap aleyhtarları’’nı dinlememelerini ve işe devam etmelerini söylemişlerdir. Ama bu sözleri tesirsiz kalmış ve sadece işçiler değil, parti kadrosuna dahil bir çok Türkler de işi bırakarak Sovyet sınırına doğru yönelmişlerdir. İşçilerin işi bırakarak çekilmeleri Tuşancu petrol bölgesindeki istihsale indirilmiş büyük bir darbe olmuştur. Zira, bu yüzden buralarda çalışan 15 bin işçi sayısı 10 bine inmiş ve neticede istihsal planı % 23 0ranında yerine getirilmeden kalmıştır.

    Kargaşalıklar ve silahlı çarpışmalar 1962 nin eylül ayına kadar devam etmiş ve sonunda Çin Hükümeti taviz vermek zorunda kalmıştır. Şöyle ki işçi ve köylülere verilen yiyecek miktarı çoğaltılmış, halk komünlerindeki kışla rejimi gevşetilmiş ve Müslümanları din yönünden takip işi asgariye indirilmiştir. Bununla beraber Pekin Hükümeti, buna benzer ayaklanmaların bir daha tekrarlanmasını önlemek amacı ile bir takım tedbirler almayı ihmal etmemiştir.

    Mültecilerin ifadelerine göre, Doğu Türkistan’a yeniden ‘’Halk-Kurtuluş Ordusu’’ndan 4 tümen daha getirilmiş ve Sovyetler Birliği ile olan sınır hattının sıkıca kapatılması için bazı tedbirlere baş vurulmuştur. Ne var ki bu hür dünyanın Güney Vietnam ve Laos’ta karşılaştığı aynı meselelerle karşılaşmaktadırlar. Hür dünya ülkelerine sığınmış bütün mültecilerin ifadelerine göre, Doğu Türkistan topraklarında 1958’den beri aşağı yukarı 60 bin partizan hareket halindedir. Bunlardan 35 bini silahlı olup, Sovyetler Birliğinde gerilla savaşı talimi görmüşlerdir. Bu toprakların oldukça iptidai bir şekilde oluşu, yolların yokluğu, aynı zamanda yerli Türk halkının partizanlara karşı beslediği sempati, Çin Komünistlerinin bu partizanlarla mücadelesini hemen hemen imkansız bir hale getirmiştir. Asya ülkeleri şartları altında komünist partizanlarıyla hür dünya orduları arasında yürütülen mücadele tecrübesinin gösterdiği üzere, partizan kuvvetlerinin tam imhası, ancak partizanlara karşı mücadele eden muntazam ordunun sayıca çok üstün bir durumda olması ile mümkündür. Hür dünya uzmanlarının hesapladıklarına göre, bu üstünlük asgari olarak 1-10 oranında olmalıdır. Yani, bir partizana karşı 10 muntazam ordu askeri çıkartılmalıdır. Çin komünistleri, Doğu Türkistan’da bugüne kadar böyle bir üstünlük elde edememişlerdir. Çok ihtimal, ileride de edemeyeceklerdir.
    1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11






        Ana sayfa


    TüRK’Ün güCÜ

    Indir 0.51 Mb.