bilgiz.org

TüRK’Ün güCÜ

  • SOVYETLER TÜRK’TÜR TÜRK KALACAKTIR
  • Miletlerin tarihi tahrif edilmeye devam ediyor. Bilhassa Sovyet esiri Türklerin tarihi üzerinde yapılmakta olan sahtekarlıklar tam manasıyla manevi bir katliam şeklini almıştır.
  • ALEKSANDR VLADİMİROVİÇ YURÇENKO (1904-1962)
  • Kendisi nur içinde yatsın, Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun, vede toprağı bol olsun diyerek,takdiri Cenabı-Allah’a bırakalım. TARİHİNİZ UYDURMA
  • Sofya’da bir konferansa katılan Avusturyalı profösörün bu görüşleri ülkedeki aşırı milliyetçileri harekete geçirdi.
  • Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov’da bu tür bir tasarının meclise gelmesi durumunda yasa tasarısına destek vereceklerini duyurmuştu.
  • KIRIMDA TECHİR VE KATLİAM – 2



  • Sayfa4/11
    Tarih13.10.2017
    Büyüklüğü0.51 Mb.
    TipiYazı

    Indir 0.51 Mb.
    1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11

    Şamili Kafkasya ve Dağıstan Ruhani İdaresi, Merkezi Buynaks.

  • Maveray-i Kafkasya ve Müslümanları Ruhani İdaresi, Merkezi Bakü.

    Sovyet Müslüman ülkelerinin cumhuriyet merkezlerinde din ve camilerin yanı başında din aleyhtarı propagandaya da yer verilmiştir. Bu propaganda, sözün ona ilmi ve teknik bilgiler veren cemiyetler tarafından yapılmakta ve bu suretle Komünist Partisi’nin nezareti altında din aleyhtarı propagandaların hususi kurlarında propagandacılar kadrosu yetiştirmektedir. Yine camilerin yanı başında Azerbaycan, Şimali Kafkasya, Türkistan, Tatar-Başkırdistan ülkelerinde din aleyhinde sergiler kurulmuş ve din aleyhtarı müzeler yeniden tesisi edilerek sayıları İkinci Dünya savaşından evvelki sayısına nispeten birkaç misli artmıştır. Burada Sovyetlerin dini faaliyetleri denetim altında serbest bırakmasının bir sebebi de ülkedeki rejim aleyhtarı kişilere ve faaliyetlere ulaşma çabasıdır. Sovyet yöneticiler rejim aleyhtarı çok kuvvetli ve ABD destekli bir alt yapının olduğunu hissediyorlardı. Çünkü tüm Sovyet liderler yatak odalarına kadar dinleme altında idi.

    Mesela Moskova Camii İmamı Ahmetcan Müstafi, 11 Mayıs 1956 da Ramazanda Müslümanları oruç tutmaya davet etmiş ve Kuran-ı Kerim’e göre, oruç tutmanın mecburi olmadığını ispata çalışmıştır. Kuran-ı Kerim sadece devlet denetimi altındaki camilerde bir tane bulunurdu ve imama zimmetli idi bunun dışında Kuran bulundurmak ağır bir suç idi. Gene mesela Çarlık Rusya’sında Hacc amacıyla Mekke’ye 20 bin ziyaretçi her yıl gider iken, Komünist yönetim devrinde bu rakam yılda 20 ye kadar inmiştir. Zaten Komünist Rusya’da seyahat yasağı vardı, bu yirmi kişide tamamen göstermelik olarak hacc’a gönderilmiş olup devletin imamlarından ibarettir. Gene Çarlık Rusya’sında bir Cuma namazında üç bin kişi toplanırken daha sonra Cuma namazları yasaklanmıştır.

    Komünist Moskova Radyosu, Arap ülkeleri halkı üzerinde tesir uyandırmak için Arapça yayın yapardı ve konuşmanın son bölümünü Kuran’dan ayetlerle kapatırdı. 25 Şubat 1957 tarihinde Moskova Radyosunda konuşma yapan Müftü Babahan şöyle demektedir; ‘’Sovyetler Birliği’nin Merkezi Asya Cumhuriyetlerinde Müslümanlar için tam manası ile dini hürriyet mevcut bulunmaktadır.’’ Ancak Sovyet Siyasetinin ve tecavüzünün Müslüman Şark Ülkelerine sızmasını önlemek amacıyla Müslüman Ülkeler arasında ‘’Bağdat paktı’’ vücuda getirilmiştir. Bu nedenle Orta Doğu ve Yakındoğu heğ gergin yaşamıştır.

    Hindistan, Pakistan ve Endonezya gibi bir çok Müslüman ülkeler kendi milli istikballerine kavuştukları ve devlet mekanizmalarında bir tek Avrupalı bırakmadıkları halde, Kafkasya, Türkistan ve bir çok Avrupa ülkesinin Sovyetleştirilmiş memleketleri Moskova’dan tayin edilen komünist amir ve memurlarının hakimiyetine maalesef son verememiştir. Bunların baskısı altında inlemektedir. Sovyet Müslüman Cumhuriyetlerinde tüyler ürpertici siyasi cinayetler ve katliamlar alabildiğine ilerlemektedir. Komünist yöneticilerin İslam’ı çökertme planlarının akıbetine gelince bu konuda tarafsız yazarlardan Arthur Pelegrin şöyle demektedir; ‘’ Dünyadaki bir çok ideler, iymanlar ve sistemler sarsılıp çöktüğü halde, İslamiyet, tek bir sistem, tek bir iyman ve tek bir düşünce gibi metanetle ayakta durmaktadır, ömrümüz yeterse İslam’ın Komünizmi yendiğini göreceğiz.’’

    Sovyet esareti altındaki hayat göstermiştir ki, İslamiyet’i halkın gönlünden koparmanın imkanı yoktur. Binaenaleyh, Sovyet Hükümetlerinin Sovyetler Birliği dahilinde ve haricinde gerek Müslüman ülkelere gerekse Müslüman olmayan ülkelere karşı izlediği siyaset yanlıştır, sonu inşallah yıkım olacaktır.


    SOVYETLER TÜRK’TÜR TÜRK KALACAKTIR
    ‘’Tarih Meseleleri’’ dergisi tarafından tertip edilen tarihçiler konferansında Sovyetler Birliği İlimler Akademisinin Tarih Enstitüsü Müdürü A.L.Sidorov, 1928’de toplanan birinci konferanstan beri Marksist tarihçilerin bir araya gelmediklerinden şikayet etmiş ve Sovyetler Birliği’nde Marksist Tarihçiler Cemiyeti’nin kurulması için bütün imkanların mevcut olduğunu zikrettikten sonra M.N. Pokrovskiy’i hatırlatmıştır. M.N.Porkrovskiy’e Tarih Meseleleri Dergisinin daha evvelce bir baş makale tahsis etmesi de dikkatini çekmişti.

    Ortodoksal bir Marksist sayılan M.N.Pokrovskiy, nisbi hürriyetin, hususi mülkiyetin ve şahsi teşebbüsün muvakkaten hakim bulunduğu ‘’NEP’’ devrinde Sovyet Tarihçiliğini rakipsiz hakim bir mektep haline getirmeye muvaffak olmuştur. Tasfiyeye uğrmadan öldükten sonra Troçkizm ile suçlandırılarak eserleri kanun dışı ilan edilen M.N.Pokrovsky, hakiki bir Marksist görüşüyle Rus Tarihini, kölelik, feodal, ticaret kapitali, sanayi kapitalizminin hakimiyeti, Rus Emperyalizminin Doğuşu, Rus Sömürgeciliği, İşçi Sınıfının Teşekkülü, Proleterya İhtilali gibi devirlere ayırır ve her hangi bir milletin tarihi gibi sınıf mücadelesi halinde mütalaa ediyordu. Bugün Sovyetlerde mevcut resmi kanaatin hilafına (muhalefetine) olarak Doğu Avrupa’nın milattan önceki devirlerdeki asıl yerli ahalisinin Slavlar olmadığını ve Slavların burada milattan çok daha sonra yani 17. Asırlarda gözüktüklerini yazan Pokrovskiy’e göre;

    ‘’ Bugünkü Rusya Ahalisinin Slavca konuşması, Slavlardan oluştuklarına dair deliller işaret etmez. Latinceden gelme dillerden birinde konuşan bugünkü Fransızlar’da ırken Romalı değillerdir. Bunlar sonraları Romalılar tarafından itaat altına alınan Kelt’lere mensup idiler. Bugünkü Rusya bozkırlarında Slavlarla beraber başka milletlerin ve dillerin de yaşamakta olduğunu kesin olarak bilmekteyiz. ‘Moskova’ ‘Oka’ ve ’Klyazma’ gibi kelimelerin Fince olması vaktiyle bu yerlerin Finlerle meskun bulunduğunu göstermektedir. Hala da yaşamakta olan bu Finlerin bir kısmı yalnız dillerini kaybetmemişlerdir. Finlerden öteye, doğuya doğru çok daha sonraları itaat altına alınan Çuvaş, Mari ve Ceramis gibi başka milletler yaşamakta idi. Böylelikle konuşmakta olduğumuz bu günkü Rus-Slav dili, damarlarımızda akan kanın da Slav kanı olduğunu ispat etmez.’’



    Yine bu günkü hakim zihniyetin tamamı ile zıddı bir kanaat olan Pokrovskiy’e göre, ilk Rus Devletinin tarihinden bahseden Rus Kuruluşlarının 9. Asır ortalarında, yani Slavlar hakkında ilk bilgilerden üç asır sonra kurulduğunu iddia ettikleri ilk devlet dahi Ruslara ait olmadığı gibi Ruslar tarafından da kurulmamıştır;

    ‘’Rusya Bozkırlarında ilk büyük devletleri kuranlar Orta Asya’dan gelen Hazarlar’la (Hazar Türkleri), İskandinav Yarımadasından gelen Varyag’lar olmuştur. Sonraları Hazarları mağlup eden bu Varyaglar Avrupa Rusyasının hakimi kesilmişlerdir. En yeni tarihçilerin bazen bu hakikati inkara kalkışmaları patriyotik, yani milliyetçilik duygularından ileri gelmektedir. İlk hükümdarlarının yabancılardan ibaret oluşunu, onlar Slav Ruslarının milli izzetinefisler (gururları) için ağır buluyorlar. Halbuki bu, 18. Asrın ortasından itibaren Rusya’nın, Romanov adı altında Alman Kontları idare edilmesinden daha ağır değildi. Çünkü 1.Petro’nun kızı Elizabeht evlat bırakmadığından hakiki Romanovların nesli 1761 de nihayete ermiştir. Keza adlarını bildiğimiz Novgorod, Kiev prenslerinin de İşveçli olmaları hiçbir mana ifade etmez. Asıl mühim olan nokta bu İsveçlilerin esircilik yaptıkları ve esir ticaretiyle meşgul olduklarıdır… Bu suretle ilk Rus Hükümdarlıkları ‘Esir ticareti yapan’ eşkıya çetesinden ibaret olmuştur. Bu kadar acımasız ve merhametsiz oluşları kanlarının bozuk oluşlarından ve aşağılık duygusu içinde olmalarından da gelmektedir.’’



    Hazarlardan evvel ve sonra Doğu Avrupa’ya hakim olan muhtelif Türk Boy ve Ulusları ve onların en müteşekkili ve uzun ömürlüsü olan Altınordu Türk Devleti hakkında ve bu devletin Moskof Çarlığı’nın teşekkülünde başlıca amil olduğuna dair etraflıca malumat veren Pokrovski’nin Slavların Doğu Avrupa’da il zuhuru hakkındaki kanaati 2.Dünya Harbinin sonlarına kadar itibarını muhafaza edebilmişti. Harp neticesinde Sovyet Hudutlarının Garba doğru genişlemiş olması ile ilgili olarak, Sovyet tarihçiliği Komünist Partisinin yeni direktifleri ile karşılaştı. Sovyet tarihçiliği Rus Milletinin yeni işgal edilen memleketler ve milletler üzerindeki ‘’Tarihi Hakkını’’ ispat etmekle mükellef tutuluyordu. Yani işgale uluslar arası arenada kılıf bulmaya çalışılıyordu. 24 Mayıs 1945 yılında Kızılordu Kumandanları şerefine Kremlin’de verilen ziyafette Stalin’in Rus Milletini ‘’Sovyetler Birliğine dahil bütün milletlerin en üstünü’’ olarak övmesinden sonra harp yıllarında hakim olan ‘’Sovyet Vatanperverliğine’’son verilmiş ve resmen Rus Milliyetçiliği dönemi başlamıştı.

    Stalin bu tarihi nutkunu, Doğu Avrupayı Rus olmayan milletlerden temizleye ve burada halis bir Rus vatanı yaratmak, bütün milletleri Ruslaştırmak yolunda ilk adım olmak üzere, Kırım, Karaçay, Balkar, Çeçen, İnguş, Kamlık ve Volga boyu Almanların topyekun tehcire ve katliama tabi tutulmasından bir yıl sonra söylemiş olması da dikkate şayandır. Bundan sonra ‘’İlim’’ perdesi altında yapılan sahtekarlıklar, tehcir ve katliama uğrayan milletlere karşı savrulan ‘’İhaneti Vataniye’’ iddialarının asıl menşeini saklamak içindir.

    Rus Arkeoloji İlmi Vistul, Dnesper, Dneper, Don ve Volga havzalarında, yani Sovyetler Birliği’nin bütün Avrupa kısmında, doğu Slavlarında eskiden beri yerli halk olduğunu ve kenardan gelme olmadıklarını ispat edecek maddi deliller bulmaya mecbur edilmektedir.Bu ‘’Ana’’ vatanın civar ve etrafını teşkil eden Baltık Boyu, Tuna Havzası, Şimali Kafkasya, Sibirya, Türkistan, Kırım ve diğerleri ise 3. ve 4. asırlardan itibaren Slavlar tarafından işgal olunmuş gibi gösterilecektir.

    Rusların Kırım üzerinde ‘’Tarihi haklarını ispat’’ için Kırımdaki Simferopol) Akmesçit şehrinde Sovyetler Birliği ilim adamlarının iştirakiyle Mayıs 1952 de bir konferans toplandı. Konferansa riyaset eden akademisyen B.D.Grekov, açış nutkunda, ‘’Kırım tarihi meseleleri’’ ni Marks ve Lenin metodolojisinin ve Stalin’in ‘’Marksizm ve dil bilgisi meseleleri’’ gibi eserinin ışığı altında tetkik edilmesinin lazım geldiğini ve bu sayede Sovyetler Birliği tarihine dair bir çok meselelerin yeni baştan tetkik edilmesi mümkün olduğunu iddia etmiştir.

    Stalin öldükten sonra artık ‘’Beşer’’ zekasının en yüksek zirvesi değildir, bütün zamanların ve milletlerin en büyük alimi makamından da düşürülmüştür. Fakat bir zamanlar (1945-1953) yıllarında dahiyane addedilen Marksizm ve Dil Bilgisi Meseleleri üzerine yapılan tarih ilmindeki sahtekarlıklar olduğu gibi durmaktadır.

    Miletlerin tarihi tahrif edilmeye devam ediyor.

    Bilhassa Sovyet esiri Türklerin tarihi üzerinde yapılmakta olan sahtekarlıklar tam manasıyla manevi bir katliam şeklini almıştır.

    Garpte ve yeni işgal memleketlerde esaret altına alınan milletler Slav ve Rusların Avrupa Medeniyetini kuran ilk millet olduğunu, bu hususta Latinlere bile takaddüm ettiklerini telkine çalışıyorlar.

    Şarkta muhtelif kabilelere parçaladıkları Türk Topluluğunu dil, din, alfabe ve kültür hazineleriyle tarihi mazilerinden koparmaya, onları soysuzlaştırmaya çalışılıyor, yeni nesile ve geniş halk kitlelerine yalnız Rusya’ya’ya ilhak sayesinde medeniyete kavuştukları telkin ediliyor.

    Şark ve Garp için bütün yeni tarih kitapları hep bu iki görüş doğrultusunda yazılmakta, yani Sovyet esaretindeki bütün milletleri tek bir dil ve tek bir kültür etrafında sosyalistik bir Sovyet Milleti haline getirmek için uğraşılmaktadır. Sovyet Komünist Partisi’nin bütün kongrelerinde maalesef hava bu şekildedir.

    ALEKSANDR VLADİMİROVİÇ YURÇENKO

    (1904-1962)
    Sovyetler Birliği Öğrenme Enstitüsü asil üyesi, aynı zamanda Enstitü İlim Şurası Başkan Yardımcısı, Münih’teki Hür Ukrayna Üniversitesi Profesörü ve Şevçenko İlim Cemiyeti üyesi, Ukrayna milliyetçilerinden, annesi Kırım Türk’ü olan değerli insan, kendini Sovyetler’in dağılmasına ve Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlık mücadelesine adamış ilim ve irfan sahibi Prof.Dr.A.V. Yurçenko 28 Haziran 1962’de şaibeli bir kaza neticesinde aramızdan ebediyen ayrılmıştır.

    Yurçenko, 18 Kasım 1904 yılında Kiyev’de dünyaya gelmiştir. Kiyev Lisesini bitirdikten sonra, Kiyev Halk Ekonomisi Enstitüsünün Hukuk Fakültesine giden müteveffa, bu fakülteden 1926 yılında mezun olmuş, fakat bununla yetinmeyerek 1929’da Ukrayna Halk Eğitimi Komiserliği Devlet Komisyonu önünde imtihan vermek suretiyle, yüksek tahsilli öğretmen olarak, yüksek ve orta okullarda Ukrayna Dili ve Edebiyatını okutmak hakkını da kazanmıştır. Rahmetinin en karakteristik özelliklerinden birisi de ilme olan sonsuz aşkı idi. Bu nedenle üçüncü yüksek tahsil yapmaya kendini adadı. 1933 yılında dışarıdan girdiği Kiyev Mübadele ve Tevzi Enstitüsü’nün bütün imtihanlarını başarı ile vererek bu enstitüden de diploma almıştır.

    Yurçenko, Hukuk Fakültesini bitirir bitirmez derhal ilim alanındaki çalışmalarına başlamıştır. Ukrayna İlimler Akademisine bağlı Ukrayna ve Batı Rus Hukuku tarihini araştırma ve Sovyet Hukukunu tetkik komisyonlarının üyesi olan mütevefta, 1926-1930 yıllarında bu komisyonların yayınladıkları eserlerde bir çok ilmi yazılar yazmıştır.

    Sovyetlerin 1930 yılında Milli Ukrayna aydınlarına indirdiği darbe, genç ilim adamının bu çalışmalarına son verdirmiştir. Bundan sonra Yurçenko, bir ekonomi uzmanı olarak, kısa bir süre Kiyev’deki Sovyetler Birliği Tütün Mamulatı İlmi-Araştırma Enstitüsünün ilmi üyesi sıfatıyla çalışmıştır. Fakat müteveffanın Bolşeviklerin hakimiyeti altındaki hayatının ikinci kısmı (1930-1941), başlıca olarak, muhtelif okullarda Ukrayna Dili ve Edebiyatı öğretmenliğini yapmakla geçmiştir.

    Yurçenko’nun gerçek-yaratıcı faaliyeti, ikinci dünya savaşı sıralarında iltica ettiği hür dünya şartları dahilinde gelişmiştir. Bu çalışmaları neticesinde rahmetli, 1948 yılında Münih’te ki Hür Ukrayna Üniversitesi’nin, Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyetinde hukuk kürsüsüne doçent olarak seçilmiş, aynı üniversitede 1952 yılında doktora tezini savunarak, hukuk doktoru payesini almıştır. 1953 yılında ise profesör olmuştur.

    1954 yılında Münih Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsünün asil üyeliğine seçilen Yurçenko, bu enstitüte kademe kademe yükselerek, Sovyetler Birliğinde devlet kuruluşu, devlet hukuku ve milli mesele araştırmaları alanında verimli bir şekilde ölünceye kadar çalışmıştır. Yurçenko, Sovyetler Birliği’nin devlet kuruluşu ve Sovyetler Birliğinde milli münasebetler meseleleri hakkında bir çok kıymetli etütler yazmıştır. Sovyetler Birliğinde alt yapısı ve haber kaynakları çok kuvvetli idi.

    Rahmetli, ‘’Sovyet Federatif Formlarının Mahiyet ve Fonksiyonları’’ adlı monografisinde, Merkezileştirilmiş Sovyet Devletinin gerçek mahiyetini perdeleyen uydurma Sovyet Federalizminin iç yüzünü ilmi metotla açıklamıştır.

    Sovyetler Birliğinde milli mesele konusu üzerine yaptığı etütlerde rahmetli, Sovyetler Birliğinde vuku bulan olayları dikkatlice takip etmiş ve Bolşevik Diktatörlüğünün en zayıf noktasının, Sovyetler Birliğindeki milli münasebetler alanının teşkil ettiği neticesine varmıştır. Rahmetli ayrıca, Sovyetler Birliğinin Rus olmayan milletlerinin milli cumhuriyetlerinde Bolşeviklerin iktidarı gasp problemiyle de özellikle ilgilenmiş ve; ‘’Ukrayna Komünist Partisi ve onun komünist diktatörlüğünün Ukrayna’yı zaptetme mücadelesindeki rolü ve vazifesi’’ adlı son eserini bu sıkıntıya adamıştı.

    Yurçenko’nun etütleri, Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsünün çeşitli dergilerinde İngilizce, Almanca, Fransızca, Rusça, Türkçe, Ukraynaca ve İspanyolca yayınlanmıştır. Rahmetli aynı zamanda mensup olduğu Enstitü ve Hür Ukrayna Üniversitesi ilmi konferanslarında sık sık raporlar okumuş, Alman Doğu Hukukunu Araştırma Enstitüsünün Hür Hukukçular Cemiyeti (Batı Berlin) ve diğer ilim müesseselerinde ilmi konferanslara katılmıştır.

    İlmi araştırmaların yanı başında Yurçenko, Ukrayna emigrasyonunun siyasi hayatına da aktif olarak katılıyordu. Yurçenko, 1951 yılından beri ölünceye kadar Ukrayna Milli Konseyinin üyesi olmuş, 1951-1954 ve 1957-1961 yıllarında bu konseyin icra organı çalışmalarına fiilen katılmış, Sovyetler Birliği Halklarının Kurtuluşu Birliği (Paris Bloku) komite toplantı ve kongrelerine iştirak etmiştir.

    Bir araştırmacı, yorulmaz cemiyet ve siyaset adamı, sıcak Ukrayna mizahına sahip saygılı ve hassas bir iş arkadaşı, işte entelektüel bir şahsiyetin ana vasıfları, adam gibi adam olan rahmetlinin çalışma arkadaşları ile onunla işbirliği yapanların onu daima anacaklarına şüphe yoktur.

    Kendisi nur içinde yatsın, Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun, vede toprağı bol olsun diyerek,takdiri Cenabı-Allah’a bırakalım.

    TARİHİNİZ UYDURMA
    Berlin Doğu Avrupa Enstitüsünde görevli Avusturyalı tarihçi Ulf Brunbaur, Sofya’da verdiği konferansta, ‘’Osmanlı yönetimi altındaki Bulgaristan’ın tarih kitaplarında yazan hali uydurmadır. Bulgar isyanı sırasında Batak’ta soykırım olduğu iddiaları da asılsızdır’’ deyince Bulgar ırkçılar çıldırdı.

    Bulgaristan’ın Osmanlı egemenliğinde bulunduğu sıralarda ülkelerinin Batak köyünde, 131 yıl önce yaşanan ve ‘’Batak Katliamı’’ olarak adlandırılan olayı inceleyen Avusturyalı tarih profösörünün soykırım iddiaları tam bir uydurma sonucuna varması ülkedeki aşırı milliyetçileri çıldırttı. Berlin’deki Doğu Avrupa Enstitüsü üyesi tarih profösörü Ulf Brunbauer Bulgar tarihçilerin, ‘’Osmanlı yönetimine karşı 21 Nisan 1876’da başlatılan Batak isyanı sırasında çoğu kadın ve çocuk 5000 kişinin Batak’taki Sveta Nedelya kilisesinde Osmanlılar tarafından kılıçtan geçirildiği şeklindeki iddialarını çürüttü. Ulf Brunbauer bununla ad kalmadı, ‘’Osmanlı yönetimi altındaki Bulgaristan’ın tarih kitaplarında yazan hali uydurmadır’’ diyerek Bulgar tarihçilere yüklendi.

    Sofya’da bir konferansa katılan Avusturyalı profösörün bu görüşleri ülkedeki aşırı milliyetçileri harekete geçirdi.

    Başını Türk karşıtı ATAKA partisinin çektiği yüzlerce kişilik gurup Sofya’da konferansın yapıldığı otelin önünde Bulgar bayrakları ile eylem düzenledi. Bu sırada tarihçiye de Bulgar halkından özür dilemesini talep eden bir not iletildi. Ancak bu notu konferans sırasında alan tarihçi, ‘’Aptal Milliyetçiler’’ diye tepki verince gurup iyice çıldırdı. Brunbauer konferansta, ‘’Bulgaristan tarihçileri Batak’taki olayları fazlasıyla abartarak, Bulgar halkı arasında Müslümanlara ve özellikle Türklere karşı nefret duyguları oluşturmaya çalışıyor. Bu da herkesin bildiği gibi Komünizm döneminde Türklere karşı uygulanmaya çalışan asimilasyon kampanyasına ilham vermiştir. Özellikle Komünizm döneminde bazı çevreler Bulgar-Türk ilişkilerine zarar vermek için hayali efsaneler üretip tarihsel olayları saptırdığını belirledik’’ diye konuştu. ATAKA partisinden yapılan açıklamada ise; ‘’Batak olayını Bulgar halkına karşı bir soykırım olduğu’’ öne sürülerek, ‘’Batak katliamını reddeden kişilere 1 yıldan 5 yıla kadar hapis ve 5 bin levadan elli bin levaya (2.500-25.000 Euro) kadar para cezası verilmesini öngören bir yasa tasarısı hazırlandığı bildirildi.

    Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov’da bu tür bir tasarının meclise gelmesi durumunda yasa tasarısına destek vereceklerini duyurmuştu.

    Bulgar milliyetçilerinin iddiasına göre 1876 da gerçekleşen ‘’soykırım’’ şöyle oldu. Bulgar isyanı sırasında Batak kenti Osmanlıdan bağımsızlığını ilan etti. Ahmet Ağa komutasındaki 8 bin Türk askeri 17 Mayıs 1876’da Batak’ı kuşattı. İlk çatışmaların ardından şehir yönetimi Ahmet Ağa ile müzakere masasına oturmak istedi. Batak’taki milislerin silahsızlanması durumunda Ahmet Ağa kuşatmayı kaldırma sözü verdi. Ancak isyancılar silahları bırakınca Osmanlı Askerleri şehre saldırdı ve sadece Batak’ta 5 bin kişiyi öldürdü. Ardından Plovdiv’e saldırıp 15 bin kişiyi de bir çoğunu kellesini uçurarak öldürdü. (Vatan Gazetesi Dış Haberler Servisi 30.11.2009)

    Bu haberi okuyunca geriye dönüp Komünist dönemin arşivlerini okuduğumuzda aynı Sovyet taktiğinin karşımıza çıktığını görmekteyiz. Kafkaslarda Sovyetleştirmeler sırasında yaşanan iftiralarla aynı, ayrıca Ermeni Soykırım iddialarının da ana kaynağı zamanın Sovyet gizli polis teşkilatı KGB olduğunu görmekteyiz, gene ülkemizi 30 yıldır meşgul eden PKK terörünün de kökleri KGB’nin emriyle Atatürk’e giden ve bağımsızlık isteyen Şeyh Bedirhan’ın daha sonra sürgünde gene KGB’nin emriyle ilk Kürt Alfabesini oluşturmasını görmekteyiz. Yani hem Kürtler hem de Ermeniler hakkında iki uydurma tarihte Türkiye’de yazmış zamanın Sovyet idarecileri. Neymiş Türkler Orta Asya’dan gelince Kürtler Anadolu’da varlarmış, bildiğiniz gibi iddiaları bu. Alparslan Anadolu’yu Bizans İmparatoru Romen Diyojen’den aldı. Peki sen kimsin bu durumda ? Bizanslı mısın? Bizans’ı temsilen mi öyle konuşuyorsun? Kaldıki sen Bizanslı da değilsin. Bizans adına da konuşamazsın. Peki Alparslan Romen Diyojen’le savaşırken sen ne iş yapardın? Anadolu’yu beraber savaştık aldık demiyorsun. Kimse açtırmasın bu konuları kaybeden sizler kendilerine Kürt diyenler olur.
    KIRIMDA TECHİR VE KATLİAM – 2 –

    Cebri kolektifleştirme ve Kırım hububatı ile hayvanlarının harice sevki neticesinde Kırım halkı, Sovyet hükümetinin Kırım Türklerine karşı tatbik ettiği kitle halinde imha siyasetinin beşinci merhalesini teşkil eden 1931-1933 açlık yıllarını geçirdi. Aleksandrov bu açlık yıllarını şöyle anlatmaktadır.

    ‘’ Korkunç 1931-1933 açlık yıllarında, cesetler şehir ve köy sokaklarını kaplarken, en iyi cins buğday Kırım limanlarında, devamlı bir surette, yabancı vapurlara yükleniyor, taze şarap borular vasıtasiyle gemilerin ambarlarına aktarılıyordu. Korkunç açlık henüz sağ kalmış olanları biçiyordu. Kendi mahsulünden mahrum edilen bu ülkeye, gıda maddeleri, bilinçli olarak sevk edilmiyordu.’’



    Bu soyguncu siyasete karşı, 1931 yılında, Kırım Cumhuriyeti Merkezi İcra Komitesi Reisi ve yerli Komünist partisi azası Mehmet Kubay şiddetle protestoda bulundu. Mehmet Kubay Sovyet Hükümetini şöyle suçluyordu; ‘’ Moskova Kırım Cumhuriyetini yağma ve bütün tabii servetini ihraç ediyor ve buna mukabil açlıktan kırılan ahaliye yiyecek bile vermiyor.’’ Tabiî ki Mehmet Kubay derhal sürgün edildi, onun protestosuna cevaben de Moskova Kırım’ın Sovyetleştirilmesine daha da hız verdi.

    Kırım’ın 1931-1936 yıllarındaki ‘’Sovyetleştirme’’ çalışmalarına, Sovyet Hükümetinin Kırım Türklerine karşı tatbik ettiği maddi ve manevi imha siyasetinin altıncı merhalesi denilebilir. Bu yıllarda Müslüman din adamlarının büyük çoğunluğu yurttan sürülmüş ve katledilmiş, Kırım camileri ile medreseleri kapatılmıştır.

    ‘’Burjuva Milliyetçilik’’, ‘’Aksi inkılapçılık (Karşı Devrimcilik)’’, ‘’Troçkizm’’ vs ile suçlandırılan Kırımlı Türk münevverlerinin büyük bir kısmı, sistematik bir surette, tatbikata uğruyor, sürülüyor ve kurşuna diziliyordu. İhtilalden evvelki hemen hemen bütün Kırım milli edebiyatı ortadan kaldırıldı. ‘’Burjuva’’ damgası vurulan Arap, Fars ve Türk kelimelerinin kullanılması yasak edilerek, yerine Rus kelime ve gramer kaideleri konuldu. Bu suretle Kırım Türklerinin dil ve yazısının, geniş çapta Ruslaştırılmasına girişildi. Bu Ruslaştırma, Kırım Türklerinin yazısına, Türk dilinin ifadesine katiyen uymayan, Rus alfabesinin cebren tatbiki ile tamamlanmış oldu. Bu arada, köylerde de, yeni ‘’Sovyet’’ hayat tarzı ile değiştirilen milli yaşayış ve aile adetlerinin kökünü kurutmak maksadı ile tatbikata geçildi. Bütün bu olayların bilançosunu yapan Kırım müellifi Cafer Seydahmet, tamamı ile haklı olarak, Kırımın ‘’Sovyetleştirilmesini’’ Kırım Türklerinin milli varlık, milli kültür ve diline karşı tatbik edilen bir imha siyaseti şeklinde vasıflandırmaktadır.



    Kırım’da 1937-1938 de hüküm süren kanlı tasfiye yılları, Sovyet hükümeti tarafından Kırım Türklerine karşı girişilen imha siyasetinin yedinci kanlı merhalesi idi. Kırım Türklerinin bütün sosyal tabakaları, kelimenin tam manası ile, bu imha hareketinin kurbanı oldular. Henüz hayatta kalan ‘’Milliyetçi’’ ve ‘’Burjuvalarla’’ (Münevverlerin ve din adamlarının orta ve yaşlı nesli, orta halli köylülerle) beraber, başta Kırım Cumhuriyeti Merkezi İcra Komitesi Reisi İlyas Tarhan ile Halk Komiserleri Heyeti Başkanı (Başvekil) Sameddin olmak üzere bir çok Milliyetçi Komünistler, Kırım Hükümetinin bütün azaları ve Sovyet rejimi şartları dahilinde yetiştirilerek Kırım’ın ‘’Sovyetleştirilmesine’’ bir fiil iştirak etmiş olan yeni Sovyet münevverlerinin (Profesörler), doktorlar, öğretmenler, gazeteciler, edipler, şairler, artistler, ressamlar ve diğerlerinin büyük kısmı tevkif, sürgün ve idam edildiler. Kırımın Türk köylüleri bile bu zulümden yakalarını kurtaramadılar. Binlerce köylü zindanlara atıldı. Bu hadiselerin şahidi olan kimselerin ifadelerine göre, bu kanlı tasfiye yıllarında tevkif edilenlerin büyük çoğunluğu bir daha evlerine dönmediler. Bu tüyler ürpertici olaylara tanıklık edenlerin vermiş oldukları bazı ifadeler şöyledir.
  • 1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11






        Ana sayfa


    TüRK’Ün güCÜ

    Indir 0.51 Mb.