bilgiz.org

TüRK’Ün güCÜ

  • İslavlar, Kırım’a miladın başlarından itibaren yerleşmeye başlamışlardır.
  • Kırım Hanlığı, Kırım kültür ve tarihinde her hangi bir iz bırakmamış tesadüfi ve geçici bir merhale gibi kabul edilmiştir.
  • S. Pletneva’nın bu söylediklerine yalnız şunu eklemek gerekir ki, Türk halklarının yer değiştirme ve karışması birkaç yüz yıllık süre içinde olmuş ve Ural’dan Tuna’ya kadar uzanmıştır.
  • İşte, Türkler için oldukça ağır olan böyle bir durumda, Sovyet arkeolog ve tarihçileri ‘’Tatar boyunduruğu’’ zihniyetini daha fazla öne çıkartıyor ve yapılanları perdelemek istiyorlardır.
  • TATARİSTAN MİLLİ YAZARLARININ KADERİ
  • 1954-1958 yıllarında edebiyat ve basın alanındaki Sovyet ahlakını karaktarize bakımından dikkate değer bu yazının kısmen iktibası faydalı olur kanaatindeyiz, bakın gazete ne diyor.
  • Parti de yaşasın, Lenin de yaşasın, Sovyetler de yaşasın, Ya kendimiz ne vakit yaşayacağız
  • Hiç mübalağa etmeden söylenebilir ki, Sovyetlere Birliğinde yazarların ve sanatçıların durumu devlet memurları ile aynıdır. Yazar doğrudan doğruya Komünist Partisinin kontrolü altındadır.



  • Sayfa11/11
    Tarih13.10.2017
    Büyüklüğü0.51 Mb.
    TipiYazı

    Indir 0.51 Mb.
    1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11
    Parti siparişlerini yerine getirmeye çalışan Sovyet tarihçileri, her vesile ile Türk halklarının tarihini tahrif etmeye çabalıyorlar. Mesela Kırım Türkleri, Kırım’dan tehcir edildikten ve İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra Akmesçit’te akademisyen B. Grekov’un başkanlığında tarihçiler konferansı toplanmıştı. Konferansın görüşeceği mesele, ileride bütün tarih çalışmaları, tarih ders kitapları için mecburi olacak Kırım tarihinin yeni şemasını işlemek olacaktı. Bu konferans, hiç te doğru olmayan şu kararlara varmıştı.

    İslavlar, Kırım’a miladın başlarından itibaren yerleşmeye başlamışlardır.

    3.4. yüzyıllara ait Got kültürünün ünlü eserleri, mesela, gayet nefis bir Got kuyumcu işçiliği ile süslenmiş meşhur Soğuk-Su makberesi ‘’İslav’’ ustalarının işçiliği diye ileri sürüldü.

    Kırım Hanlığı, Kırım kültür ve tarihinde her hangi bir iz bırakmamış tesadüfi ve geçici bir merhale gibi kabul edilmiştir.

    Böylelikle Gotlar, Kırım tarihinden tamamı ile silinmiş, İslavlar da Kırımı takriben 3 bin yıl önce ele geçirmişler, Kırım Türkleri ise, ancak Kırımdan Ukrayna ve Moskova’ya yağmacı akınlar yapmış ve kendilerinden sonra hiçbir kültür eseri bırakmamışlardır. Kırım tarihini bu şekilde tahrif, elbette ilmi değil, oldukça açık ve sırf siyasi bir amaçla yapılmaktadır ki o da şudur; gerek Cermen kavimlerinin ve gerekse Türklerin Kırım tarihinde bir rol oynamadıklarını göz önüne sermek ve Kırım üzerinde bir hak iddia edeceklerini ortaya koymak ve Kırım tarihinde idareci rolü her zaman İslavlar ve daha sonra Ruslar oynamışlardır fikrini telkin etmek.

    Baştan sona kadar yalan ve sahtekarlıklarla dolu Sovyet propagandasını bir tarafa bırakarak yalanlanması imkansız tarihi vakıalara dönecek olursak, tamamı ile başka bir manzara karşısında bulunacağızdır. Moskof çarları, daha 16. yüzyılın ortalarından beri, Türk devlet ve halklarını istilaya, yağmaya ve izlemeye başlamışlardır. Türklere karşı bu siyaset, daha büyük ve daha kötü şekilde olmak üzere Sovyet hükümeti tarafından yürütüle gelmiş ve bugün de yürütülmektedir. Rus hükümetince yapılan bu hareketin mahiyetini ve nasıl yürütüldüğünü ne de olsa bazı vakıalardan öğrenmek ve ona göre hüküm vermek mümkündür. Mesela, 1768-1774 yıllarında Rus-Türk savaşı sıralarında sertliği ile tanınan meşhur Rus kumandanlarından Suvorov, muntazam orduya sahip olmak gibi bir üstünlükten faydalanarak Kuban’da kadınlar, ihtiyarlar ve çocuklar da dahil, Nogay ordusunun hemen hemen tamamını imha etmiştir. Ancak birkaç çadırdan ibaret zavallı kalıntılar Hazer denizi steplerine kaçabilmişlerdi. Boş kalan Kuban stepleri de sonradan İslav Kazaklarla iskan edilmişti.

    Kırım istila edildikten sonra, topraklar Kırım Türklerinin elinden alınarak Rusya’dan gelen göçmen Rus toprak ağalarına ve köylülere dağıtılmıştı. Kırım Türkleri de Türkiye’ye sürüldüler. 1828, 1853, 1856, 1877 ve 1878 yıllarındaki Rus-Türk savaşında Nogay Türkleri Kuzey Tavrid’den kitle halinde Rus hükümeti tarafından Türkiye’ye sevk ediliyorlardı. Bu sürgün ve göçler, oldukça iptidai ve vahşi şartlar altında cereyan ettiğinden göçmenlerin yarısı, gıdasızlıktan, dizanteri ve diğer salgın hastalıklardan yollarda telef oluyorlardı.

    19. yüzyılın ikinci yarısında Rus hükümeti, Başkırt ve Kazak Türklerini yağmalamaya başladı. Muazzam, geniş ve iyi topraklar, ellerinden alındı, hemen hemen tamamı Rus memurlarına dağıtıldı. Aynı suretle, Kamlıklar da İdil ve Maniç nehirleri arasında yarı çöl steplere tehcir ediliyor ve iyi toprakları ellerinden alınarak Don at yetiştiricileri arasında paylaştırılıyordu. Kamlıklar da ‘’sürü gözgücü’’ gibi bu adamların yanında hizmet için alıkonuluyordu.

    Rus generali M.Skoblev, Türkistan’ı istila için Hive, Hokand ve Gök-Tepe üzerine yürümüştü. M. Skoblev, bir hücumla Gök-Tepe’yi işgal ettikten sonra, bu kadim ve zengin şehri, yağma etmeleri için üç günlüğüne askerlerine emir vermişti. Askerler üç gün üç gece şehrin sivil halkın öldürüyor, kadınların ırzlarına tecavüz ediyorlar, en küçük değer bile taşısa yağma yapıyorlardı.

    Pek te uzak olmayan bir geçmişte, Sovyet hükümeti, Kazak Türkleri ve hayvancılık yapan Kırgız Türkleri arasında zorla kollektivize siyasetini uygulamaya başladı. Bunun üzerine onlar da yüzbinleri bulan yığınlar halinde hayvanlarıyla beraber Afganistan’a ve Doğu Türkistan’a firar yolunu tutmak zorunda kaldılar. Bu firar esnasında susuzluk, gıdasızlık ve yemsizlik yüzünden kaçanlardan ve hayvanlardan yarıdan çoğu yollarda telef oldu. Yüz kilometrelerce uzayan hareket yolları cesetler ve hayvan leşleri ile örtülmüştü. Aynı zamanda Sovyet ordu birlikleri, hava kuvvetleri, ‘’basmacılık’’ ile mücadele bahanesiyle Türkmen köylerini imha ediyor ve bu arada hiçbir kabahati olmayan ihtiyarlar, kadınlar ve çocuklar da ortadan kaldırılıyorlardı. İşte, böylelikle ileride Türkistan’ın bakir ve çorak steplerini benimseme için toprak sahaları hazırlanıyordu.

    2. Dünya Savaşı sonlarında Sovyet hükümeti, baştan başa Kırım, Karaçay, Balkar Türklerini, Çeçen İnguşları ve Kamlıkları Orta Asya’ya tehcir etmişti. Tehcire tabi tutulanlar bu yüzden kendi çiftliklerini, evlerini, hayvanlarını ve bütün mal ve mülklerini kaybetmişlerdi. Bir süre önce, tehcir edilmiş bu halklara,Kırım Türkleri hariç anayurtlarına dönme müsaadesi verilmişti. Ama, dönenlerin sayısı çok az olmuştur. Bir kısmı tehcir sırasında telef olmuş, çoğunluk da evlerine dönmekten korkup çekinmişlerdi.

    Sovyet hükümeti, 1954 den beri, sözüm ona ‘’bakir ve çorak toprakları benimseme’’ işine başlamıştır. Bu gaye ile Kazakistan ve Kuzey, Güney Sibirya’da 30 milyon hektarlık yer işgal edilmiş ve eskiden Türklere ait olan bu topraklarda yüzlerce sovhoz kurulmuş ve hala da kurulmaktadır. Buralara milyonu aşkın Rus ve Ukraynalı yerleştirilmiştir. Bu iskan bugün de devam etmektedir.

    13. yüzyılda Türk-Moğollar hemen hemen bütün Rus ve Ukrayna prensliklerini ellerine geçirmişlerdi. ‘’Tatar boyunduruğu’’ diye anılan bu hakimiyet, aşağı yukarı 250 yıl devam etmiştir.Şunu kabul ve itiraf etmek gerekir ki, Türk-Moğol hakimiyetinin, feodal merkezi Moskof devletinin kuruluşuna büyük yardımı dokunmuştur. Üstelik Türk-Moğollar, hiçbir zaman Ortodoks kilisesini takibata maruz bırakmamış, Rus prenslerinin iç yönetim işlerine karışmamış ve hiçbir vakit yığınlar halinde Rus ahalisini imha etmemiş, ellerindeki toprakları almamış, hele halkı hiçbir yere tehcir etmedikleri gibi, Rusları Türkleştirmeyi de denememişlerdir.

    Hal böyle iken, daha Çar hükümeti, Türk halklarını, bilhassa Rus-Türk savaşları sırasında, izleyerek dış ülkelere sürmüş ve topraklarını da ellerinden almıştı. Sovyet hükümeti ise, Türk halklarında milli şuur belirtileri namına ne varsa, hepsini şiddetli tedbirlerle ortadan kaldırmaya gayret etmektedir. Sovyet hükümeti, bu gaye ile Türk halklarını birleştiren İslam dinini amansızca takibata maruz bırakmaktadır. Camiler kapatılıyor, tahrip ediliyor, bazı ahvalde de din duygusuna hakaret maksadı ile camiler, domuzluğa çevriliyordu. Uydurma ve düzme suçlarla mahkemeler kuruluyor ve imamlar toplama kamplarına sürülüyordu. Nihayet, tehcir siyaseti ve ahaliyi karma şekle sokma gayreti, okullarda Rusça öğretim, Türk yazısını Rus-Kiril alfabesine çevirme teşebbüsü ve Türkçeye, Rusça ve müşterek Avrupa kelimeleri sokmak yoluyla topyekun bir Ruslaştırma yapılmaktadır. Milli Türk menfaatlerini savunma yolunda yapılan en ufak bir hareket, ‘’pantürkizm’’ ve ‘’burjuva nasyonalizmi’’ yada ‘’sınıf düşmanlığına başkaldırma’’ suçlarından ele alınıyor ve buna maruz kalanlar da en azından toplama kamplarına yollanıyorlardı. Bundan başka, parti ve tarih anlayışında, Sovyet tarihçileri daima, Türk halklarının Rusya ile birleşmelerinin gerçekte ise Rusya tarafından istilalarının onlar için büyük bir ilerleme, önem ve mana taşıdığını ispatlamaya çalışıyorlardı.

    Yukarıda sözü edilen dış siyasi sebeplerden başka, Türk göçebe oymaklarının tarihini tetkik ev aydınlatma işi, üstelik iç sebepler dolayısıyla da zorlaşmaktadır. Bu zorluk bu oymaklar arasında göze çarpan akrabalıktan, daima karışma ve maddi kültürler arasındaki büyük yakınlıktan ileri gelmektedir.

    Hazarlarla Bulgarlar, Peçeneg, Tork Türkleri ve Kıpçaklar, aynı suretle Kıpçaklarla, tarihte Tatar adı altında bilinen Türkler arasındaki mençe, dil ve kültür bakımlarından yakın akrabalık ve sıkı münasebetleri babında, bir çok kaynaklarda iyi şeyler söylenmiştir. Mesela bu arada, İpayitev vakayinamesi, Arap meelliflerinden İbni-Hordad Bey, Kaşgarlı Mahmud, Bizanslı Konstantin Porfirogenet, Anna Kommen ve başkalarını hatırlamak mümkündür. Bayan S. Pletneva bu hususta pek haklı olarak şöyle yazmaktadır.

    ‘’Bu halkları, gerek tarih gerekse arkeoloji yönünden ayırd etmek oldukça zor bir iştir. Bir millet hakkındaki bilgi, başka bir milletlere ait bilgilerle oldukça karışmış ve örtülmüş bir durumdadır. Her üç milletin (Peçeneg, Tork Türkleri ve Kıpçaklar) eşya malzemeleri hemen hemen aynıdır.Defin adet ve törenleri, önemsiz bazı ufak teferruatlar hariç, bir ayrılık göstermemektedir. Bu ayrılıklar da yerine göre ya ortadan kayboluyor, ya da Güney-Rus steplerinde yer değiştiren göçebeler arasında her zaman olduğu gibi milletlerin birleştikleri veya karıştıkları zamanlar da bir değişiklik gösteriyorlar.’’



    S. Pletneva’nın bu söylediklerine yalnız şunu eklemek gerekir ki, Türk halklarının yer değiştirme ve karışması birkaç yüz yıllık süre içinde olmuş ve Ural’dan Tuna’ya kadar uzanmıştır.

    Aynı sosyal gelişme seviyesinde, aynı tabiat şartları içinde bulunan ve aynı ekonomi vasfını taşıyan milletlerin, üstelik hele akrabalık ve müşterek bir dil ile de birbirlerine bağlı olacak olurlarsa, ister istemez sade maddi kültür alanında değil, belki ideoloji hususunda da aynı durumda olacakları, tabii ve kaçınılmaz bir şeydir. Buna göre de Güney-Rus steplerinde Türk halklarının maddi kültürüne ait çok sayıda eserler bulunmasına rağmen, biz bugüne kadar bu eserleri anlayıp kavramış değilizdir. Hun kültürünü asla bilmiyoruz. Bulunmuş bazı eserler Hun eseri diye kabul ediliyorsa da, bunlar her zaman için itibari bir tarif olmaktan ileri gidemiyordur. Avarların, Macarların, hazarların kültürlerini de bildiğimiz yok. Peçeneg ve Tork Türklerinin kültürleri hemen hemen farksızdır ama, bu mesele etrafında Sovyet arkeologları arasında görüş ayrılıkları vardır.

    Sovyetler Birliğinde Türk arkeolojisinin böyle bir durum arz ettiği sırada S. Pletneva’nın, Türk kültürlerini sistemli bir şekle sokma yolunda ilk deneme olması itibariyle göçebe Türkler hakkında yazmış olduğu ve yukarıda söz konusu ettiğimiz eser, özel bir önem kazanmış oluyor. Onun içindir ki üzerinde durulmaya değer bulmaktayız.

    ‘’ Güney Rus steplerinde Peçenegler, Tork Türkleri ve Kıpçaklar’’ adını taşıyan bu eser, 1951-1953 yıllarında Aşağı Don havzasının çok geniş sahalarında, özellikle Hazarlara ait Sarkel şehir-kale şehrinin ve bir çok Türk eserinin bulunmuş olduğu Tsimliyansk Kazak köyleri dolaylarında araştırma yapan Sovyetler Birliği İlimler Akademisi Maddi Kültür Enstitüsünün İdil ve Don arkeoloji heyetinin tetkikleri ile ilgili olmak üzere vücuda getirilmiştir. Bu araştırmalar sayesinde Don’un sağ kıyısındaki Türk şehri Sarkel kalıntıları epeyi tetkik edilmiş ve çok sayıda Türk höyükleri bulunmuştur.



    Elbette, S. Pletneva’nın eseriyle, Türk arkeoloji problemlerinin çözülmüş olduğu söylenemez. Ayrıca ortaya çıkan sonuçların bazılarını olduğu gibi kabullenmek de bir parça zordur. Ama, genel olarak Sovyetler Birliği’nde Türk arkeolojik malzemenin sisteme bağlanması ve izlenmesi yolunda ilk deneme oluşu bakımından eserin meydana gelişini memnuniyetle karşılamak gerekir.

    Göçebe –Türklerin bırakmış oldukları ana tip eserlerin özelliği şu ki, bu eserler bize hemen hemen bilhassa Kurgan höyükleri şeklinde intikal etmiştir. Bununla beraber höyüklerin envanteri, her zaman özel bir vasıf taşımakta ve milletin maddi kültürünü tamamı ile ortaya koymaktan uzak bulunmaktadır. Türkler, yerleşik hayata geçtikleri bir çok yerlerde, yerli ahali ile karışmış, onların kültürünü almış, ancak ideolojilerini aksettiren defin adetlerini uzun bir süre için muhafaza etmişlerdir. Bilhassa Don ve Donets havzalarında daha geniş olarak yayılmış ‘’Saltov-maytık’’ adıyla anılan kültürü, bu çeşit bir kültür karmasının özel bir örneği gibi göstermek mümkündür.

    Buna göredir ki, S. Pletneva göçebe-Türklerin kültürünü tespit ve tarif etmeğe çalışırken Türk urgan höyüklerine baş vurmuştur. Bu iş planında o, 332 göçebe Türk kurgan höyüğü hakkında bilgi toplamış ve bunları gömme merasiminin bir çok emarelerine ve eşya malzemesine göre beş guruba ayırmıştır.

    Birinci guruba alametleri bir çok yönden aynı olan 48 höyük kompleksi alınmıştır. S. Pletneva, bu gurubu, esasen 10. yüzyıla mal etmekte ve bu gurup komplekslerinden ancak bazılarının 9. hatta 11. yüzyıla ait olabileceğini sanmaktadır.Coğrafi bakımdan bu höyükler, İdil’den Moldovya ve Macaristan’a kadar yayılmaktadır Bu tip höyükler, toplu olarak Porosye, Don ve Donets’de özellikle Sarkel şehri dolaylarında bulunmuştur. Birinci guruba dahil höyükler ve bunların belirtileri kültürü S. Pletneva, yerinde olarak Peçeneglere mal etmektedir. S.Pletneva, ikinci guruba Donets’de bulunan ancak üç höyük almaktadır. Yani o kadar höyükten sadece üç höyüğü Türklere mal ediyor. Elbette, göçebe Türkün üç ana gurubundan hiçbiri kendisinden sonra ancak 3 höyük bırakamazdı. Buna göre de S. Pletneva’nın bu 3 höyüğü Türklere mal edişinden, bütün Türk höyüklerinin bununla bitmiş ve tükenmiş olduğu manası çıkartılmamalıdır. Bu höyükler çok ihtimal taşıdıkları özellik dolayısıyla şu veya bu sosyal guruba bağlı bulunmamaktadır. Bize kalırsa, bunların Kıpçaklara ait olması gerçeğe daha yakın olmalı. Çünkü höyüklerin yapılarında ağaçtan yapılmış minyatür heykelcikler ‘’Baba’’lar bulunmaktadır. Halbuki, Karadeniz steplerindeki ‘’Taştan heykelcikler’’ hemen hemen hepsi Kıpçaklara, çok az bir kısmı da daha önceki Türk kabilelerine aittir. Profesör Miller’in söylediğine göre Rus arkeolojisinin ve yerli ahalinin ‘’Taş babalar’’ diye adlandırdıkları Türk anıtlarının ismi, Baba’dan geliyormuş. Bundan başka, bir anıtın üzerinde bulunan bir Orhon yazısından o zamanki göçebe Türklerin bu taş anıtları ‘’Balbal’’ diye adlandırdıkları anlaşılmıştır. Böylelikle ‘’Taş baba’’ tabiri ‘’Baba’’ yada ‘’Balbal’’ manası taşımaktadır.

    S. Pletneva, karışık tipteki, yani kendi ifadesiyle ‘’gruz-tork’’ ve karaklobuk birliğine dahil olan höyükleri üçüncü guruba ayırmaktadır. Bu guruba 150 höyük kompleksi girmektedir. Bu arada Pletneva’nın dediğine göre, Kıpçaklar, her iki birliğin nüvesini teşkil etmektedirler. Bu gurup sadece höyük sayısının çokluğu ile değil, aynı zamanda oldukça karışık ve karanlık olması nedeniyle de öteki guruplardan ayrılmaktadır. İhtimal, bu durum, Kıpçaklarla Türklerin birbirleri ile karışması neticesinde meydana gelmiştir. Kronolojik olarak bu, 9.-12. ve 13. yüzyıl tarihlerine rastlamaktadır.

    S. Pletneva, 78 höyüğü de dördüncü guruba ayırmaktadır. Bu guruba giren höyük kültürü, bundan önceki guruba oldukça yakındır. Fakat, bir parça yüksek bir gelişme seviyesi gösterdiği gibi, çok sayıda eyer, okluk ve at koşum takımının süsüne yarar bezekli kemik parçalarını da ihtiva etmektedir. Müellif, bu kültürün daha önceleri de kabul edildiği üzere, Kıpçaklara ait olduğunu kaydetmektedir. S.Pletneva, son beşinci guruba, Kuzey Donets nehri havzasındaki biriken 40 kurgan höyüğü dahil etmektedir. 11-13. yüzyılların daha sonraki zamanlarına ait olan bu höyükleri S. Pletneva, Donets stepleri halkının Türkleşmiş olan kısmına, bilhassa Yas (Alan) lara mal etmektedir. Fakat bu faraziye için ileri sürülen deliller, şimdilik ikna edici bir yeterlik taşımaktan uzaktır.

    İşte böylelikle S. Pletneva, ritual ve kültür bakımından Türk höyükleri hakkında topladığı bilgileri, Peçeneg, Tork Türkleri, Karışık Türk-Peçeneg, Kıpçak ve Kıpçak-Alan olmak üzere 5 guruba ayırmıştır. Ancak tüm bunlara rağmen S. Pletneva’nın ortaya koyduğu göçebe Türklerin kültür şeması, bazı ahvalde yeteri kadar aydın olmadığı için bir takım şüphelere yol açmaktadır. Çünkü, ileride daha çok malzemenin toplanmasına ve şemanın tam bir şekil almasına çok büyük ihtiyaç vardır. Her şeye rağmen deliller ve arkeolojik kazılar Rusya’nın Türk yurdu olduğunu ortaya koyar.

    Kurgan höyüklerinin beşinci gurubu da mühim şüpheler uyandırmaktadır. Burada Tork Türkleri kültürü, Alan ve Bulgar kültürüyle karıştırılmıştır. Donets ve Don havzalarında bilinen şey tamamı ile aksidir. Bulgar ve Alanlarla karışmış Tork Türkleri yerleşik bir hayata geçtikten sonra onlardan, kurgan olması olmadan çukurlara gömme adetini aldırmışlardı.

    S.Pletnevya’nın eseri, Türk arkeoloji malzemesinin sistemli bir şekle sokulması yolunda yapılan ilk denemedir. İleride daha başka malzemelerin sistemli bir şekle sokulması yolunda yapılan ilk denemedir. İleride daha başka malzemelerin toplanmasına ve gurupların tamamlanmasına ihtiyaç olduğu şüphesizdir. Şunu da söylemek gerekir ki S. Pletneva, malzemeleri toplama sırasında mümkün olan bütün kaynaklardan faydalanmış olduğubnu, bütün merkez müzelerini, step boyu üzerindeki müzeleri dolaştığını yazıyorsa da, toplamış olduğu malzemeler tam olmaktan uzaktır. Faydalandığı malzemeler arasında sade el yazması raporlar ve müzelerde bulunan bazı höyük kompleksleri değil, hatta çoktan beri yayınlanmış ve iyice bilinen malzemeler bile yer almış değildir.

    Mesela, ben uzun yılları bulan araştırmalarımdan S. Pletneva’nın göz önüne almadığı bazı noktaları gösterebilirim. 1905’de Pokrask karşısındaki Mius nehrinin sağ kıyısında tetkik ettiğim, serpuşunda yarı halkalar bulunan ve lacivert cehennem taşından yapılmış 5 tane eşkenar dörtgen (Main) biçiminde gerdanlıklı bir Kıpçak kadını höyükü. Burada ilgi çeken nokta şu ki, yarı halkalar, S.Pletneva’nın bildirdiği gibi gümüşten değil, altın kaplamalı bakırdan yapılmıştı. Eşkenar dörtgenden yapılmış gerdanlıklara Kıpçak ‘’taş baba’’larında sık sık rastlanmaktadır. Bu çeşit lacivert-cehennem taşından mamul eşkenar dörtgenlerden Novoçerkask Müzesinde de vardı. Bu höyükler resimli olarak vaktiyle yayınlanmıştı.

    S. Pletneva, 1934’de Karpovka (Don nehrinin sol kolu) nehrinin sağ kıyısında tetkik ettiğim son derece ilgi çekici bir Kıpçak höyüğünden söz etmemektedir. Buradaki kurgan dolmasında ayakları, karnına doğru bükülmüş bir at höyükte çok sayıda kemikten yapılmış tokalar ve gem süsleri de ele geçirilmiştir. Bu kemik işleri takımı Ermitaj müzesine alınmıştır. Höyük hakkında bilgi resimli olarak yayınlanmış bulunmaktadır.

    1930 da Zaporoj’da Dniyeper nehrinin yüksek sol kıyısında tetkik ettiğim at ve kılıçlı höyük dahi, S. Pletneva’nın meçhulü kalmıştır. Bu höyükte en fazla dikkati çeken eşya, çok iyi muhafaza edilmiş kemikten levhalı, asmak delikler, deriden yapılmış bir okluk idi. Oklukta demirden ok uçları, çürümüş sap kalıntıları vardı. Bu höyük hakkında edindiğim bilgi, resimleriyle beraber 1930’da Dneprostroy arkeoloji heyetinin çalışmaları hakkında verdiğim ve Kiyev’de Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti İlimler Akademisi Enstitüsünün arşivinde bulunan raporunda yer almıştır. Bu höyükte bulunan eşyalar da Dneprostroy müzesine alınmıştı.

    S. Pletneva, 1902 yılında Taganrog eyaletinde Guşelşikov çiftliğinde A. Miller tarafından tetkik edilen Kıpçak höyükten dahi söz etmiyor. İskeletin göğsünde, Kıpçak taş erkek ‘’baba’’larının göğüslerindekini oldukça hatırlatan bakır süsler vardı. Höyük hakkındaki bilgi resimlerle beraber yayınlanmıştı.

    1906’da Mius nehrinin sağ kıyısında Malçevski köyü civarında bir höyük tespit etmiştim. Büyük bir ihtimal ile Kıpçaklara ait bu höyükte muharibin koynunda oval biçiminde iki büyük akik boncuk vardı. İskeletin yanında eğri bir kılıç bulunuyordu. Bu höyükte bulunan eşyalar, kısa bir mütalaa yazısı ile beraber Tagangrov müzesinde bulunuyordu.

    D. Evarnistki tarafından da 1903 de Yekaterinoslav vilayetinin Aleksandrovsk ilçesinde oldukça ilgi çeken tetkikler yapılmıştır. Burada zengin bir kadın höyüğünde bakırla kaplanmış ağaçtan iki tekerlekli araba kalıntıları bulunmuştu.

    Dneprospetrovsk müzesinde özel vitrinlerde Dneptorostroy’da V. Grinçenko’nun idaresi altında çalışan arkeoloji heyetinin kazıları sırasında bulunan ve zenginlik yönünden oldukça ilgi çekici kadın höyüğü yer almıştır. İskeletin alnında nefis bir şekilde tuçtan yapılmış iki dizi üzerinde elmas taklidi ajurlu yıldızlar ki her halde serpuş kalıntıları olacak ki bulunuyordu. Ellerde bilezik ve yüzüklerle süslenmişti.

    Böylelikle özel olarak Türk arkeolojisi ile hiçbir zaman meşgul olmamış benim gibi bir adam, bilhassa Türk kültürünü karakterize için oldukça önemli olan, fakat S. Pletneva’nın araştırmalarında yer almamış bir çok Türk höyüğü hakkında bilgi sahibi bulunduktan sonra, artık gerçekte gözden kaçmış bu çeşit höyüklerin ayrıca oldukça fazla olacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. S.Petneva’nın araştırmaları taraflıdır ve Türk kültürünü silmeye yöneliktir.

    Ama tarih susmuşsa, yada susturulmuş sa, arkeoloji henüz son sözü söylememiştir. Arkeolojiyi susturmak, tarihi yok etmek mümkün olmayacaktır bunlar evrensel değerlerdir. Ne zaman bilmiyoruz, ileride Sovyetler Birliğinde durum değişerek Türk ‘’burjuva nasyonalizmi’’ ve ‘’pankürkizm’’ karşısında duyulan panik derecesinde korkunun ortadan kalkacağını umuyoruz. Türk arkeolojisi kendi haklarını elde edecek ve Türk ilim adamları, Türk eserlerini arkeoloji bakımından araştırma hak ve imkanını kazanacaklardır. Bu eserlerin özel araştırmaları daha bir çok yeni, hatta belki beklenmedik şeyler ortaya koymuş olacaktır. Unutmamalı ki, Türk eserleri yığınının bulunmasına ihtimal verilen bir çok yerler, bugüne kadar asla araştırılmamış değildir.

    Daha çocuk iken, vaktin ağır basan tarih şemasına göre, bize Rusya üzerinde 250 yıl süren ‘’Tatar boyunduruğunu’’ öğretiyorlardı. Güye Rusya, bu yüzden Avrupa’dan kopmuş bir duruma düşmüş, gelişme bakımından ondan yüzlerce yıl geri kalmıştır. Gerçekte ise bu ‘’boyunduruk’’ hemen hemen sözde bir boyunduruk olmaktan ileri gidememiştir. Altınordu Hanları, Rus prenslerine normal bir itaat göstermelerini kabul ederek kendilerinden ancak haraç almakla yetinmişlerdi. Buna karşılık Moskof Çarları, daha 16. yüzyılda Kazan, Astrahan ve Sibirya Tatar hanlıklarını 17. yüzyılda da Pasifik Okyanusuna kadar Sibirya’nın tamamını oralarda yaşayan Türk-Moğol halklarını istila altına almışlardı. Moskof çarları 18. yüzyılda Kırım ve bütün Karadeniz step hattını, 19. yüzyılda ise, Kafkasya ve Orta Asya’yı işgal etmişlerdi. 18. yüzyılın sonlarından itibaren ise Çar hükümeti Türk halklarının topraklarını ellerinden almaya başlamış, 19. yüzyılda ise Türkleri dış ülkelere sürmüştü.

    Ama Türk halklarını sistematik ve şiddetli bir izleme, yoğun bir baskı ve soykırım politikası bilhassa Sovyet iktidarı zamanında başlamıştır. Bu iktidar zamanında gerek yerleşik çiftçiler gerekse hayvancılıkla meşgul göçebe halk arasında zorla kollektivize siyaseti uygulanmıştır. Türk halkları yığınlar halinde tehcire tabi tutulmuş, toprakları, mal, mülk ve canları ellerinden alınmıştır. Nihayet tehcir ve Rus ahalisiyle karıştırmak yolu ile de zorla Ruslaştırma başlamıştır.

    İşte, Türkler için oldukça ağır olan böyle bir durumda, Sovyet arkeolog ve tarihçileri ‘’Tatar boyunduruğu’’ zihniyetini daha fazla öne çıkartıyor ve yapılanları perdelemek istiyorlardır.

    Ama, objektif tarih vakıaları gerçekte kimin, Türk halklarının mı? Yoksa Moskof çarlarının mı, özellikle Sovyet diktatörlüğünün mü, saldırgan istilacı ve zalim olduğunu yalanlamayacak bir şekilde ispat etmektedir. Sovyet Hükümetinin Türk bilim adamlarına arkeoloji ve bilimsel alanda yol vermemesinin sebebi budur.

    TATARİSTAN MİLLİ YAZARLARININ KADERİ
    Moskova’lı Drujba Narodov adlı ‘’Milletlerin dostluğu’’ dergi 5 Mayıs 1957 tarihinde Kazan Türklerinin tanınmış şairlerinden Hasan Tufan’ın kaderi hakkında kısa bir yazı yayınlamıştır. Bu yazıda Sovyet Siyasi Polisinin (NKVD) gazabına uğrayan şairin, uzun yıllara mahkum olarak, Vorkuta, Peçera ve Sibirya’nın Sovyet temerküz kamplarına nasıl sürüldüğü hikayesi anlatılmaktadır. Dergi’nin yazdığına göre, Tufan bu sürgünden, ‘’ Sovyet sistemine karşı her hangi bir küskünlük ve kin hissi beklemeden ‘’ dönmüş bulunmaktadır. Moskovalı dergi, okyucularını şair Tufan’ın bir vatansever olmasına rağmen, hemen hemen 20 yıllık sürgün hayatı süresince, güya ‘’Sovyet Komünist rejiminin sadık taraftarı’’ olarak kaldığına inandırmaya çalışmaktadır.

    Bu yazı, Drujba Nadorov dergisince, Stalin’in ölümünden sonra, Sovyet hükümetinin, Sovyetler Birliği milli azınlıklarına karşı yürüttüğü ‘’yeni siyaset’’ propagandasını yapmak maksadı ile yayınlanmıştı. Dikkat çekici yanı şudur ki, şairin kaderine ve sürgünden dönmesine hasredilen bu kısa yazıda, şairin ‘’Sovyet rejiminin sönmeyen sadakati’’ teranesinin üç defa tekrarlanmasına lüzum görülmüştür. Bununla beraber yazıda, itibarın iadesi meselelerinde öteden beri tatbik edilen Sovyet siyasetine uygun olarak, Tufan’ın tevkif ve sürgün sebepleri hakkında bilgi verilmediği için, onun her hangi ‘’cinayet’’ işlediğine dair bir hükme varmaya imkan yoktur. Yazıda, Tufan’ın sürgünü hakkında gayet sati bilgi verilmekte ve sudan cümleler kullanılmaktadır. ‘’Çevremizden kopartılmış’’,’’tekrar dönmüş’’, ‘’onun şahsi talihsizliği’’ vs hikayeler anlatılmaktadır. Bununla Tufan’ın uzun yıllar süren sürgün hayatı maskelenmek istenmektedir.

    1954-1958 yıllarında edebiyat ve basın alanındaki Sovyet ahlakını karaktarize bakımından dikkate değer bu yazının kısmen iktibası faydalı olur kanaatindeyiz, bakın gazete ne diyor.

    ‘’ Tufan, Tatar Sovyet şiirinin rükünlerinden biridir. 1920. yılların ortalarında gazete ve dergi sahifeleri sık sık onun şiirleriyle süslenmeye başlıyor. Tufan, Hadi, Taktaş, Kavi Nemci, A.Feyzi ile beraber, genç Tatar Cumhuriyeti şiirinin ateşli mugannisi ve yetkili mümessili olarak, sahneye çıkıyor. Tufan o yıllarda memlekette cereyan eden her şey hakkında şiirler yazıyordu. O her konuyu büyük bir duygu ile işliyordu. Düşman iftirası şairi uzun yıllar süresince aramızdan kopardı, attı ve şimdi 1956 yılında ‘’Sovyet Edebiyatı’’ dergisinin 12. sayısında yeniden tanıdık bir isme, Hasan Tufan’ın ismine rastlıyoruz. Biz tekrar onun şiirlerini okuyor, onun heyecan dolu şairane sesini duyuyoruz, bu ses temiz ve berraktır. Şair eskisi gibi bize hislerinin zenginliğini, düşüncelerinin derinliğini duyuruyor. Tufan çok görmüş ve geçirmiş bir insandır. Tayga ormanları, soğuk Usa’nın suları, Sibirya’nın ıssız sahaları, Kazanlı şairin hafızasında ebediyen muhafaza edilecektir. Fakat şair, her yerde vatan aşkıyla yaşamıştır. İşte, bu vatan aşkıdır ki, onu manevi çöküntüden, ümitsizlikten kurtarmıştır. İnsan, şirin geçirmiş olduğu felaket ve yalnızlık yılları hakkındaki acı sözlerini korku ile okuyor ve ızdırap ile haksızlıkla çökmüş ruhunu görmek endişesiyle satırlara göz attırıyor ve artan bir inançla, şairin şahsi felaketini, hüzünlü şahsi düşüncelerini, vatan hakkındaki düşüncelerinden tamamı ile ayırabilmiş olduğunu görüyor. Tufan’ın yeni şiirlerinde içten gelen yurt sevgisi çınlıyor… Tufan! Şiirle dolu şanlı bir isim… Biz tekrar Tufan’ın şiir ve manzumelerini okuyor.’’



    Tufan’ın kaderi hakkındaki Sovyet propaganda yazısı müellifinin bu parlak tantanalı sözlerinin arkasında, şairin büyük faciası gizlidir. Tufan hemen hemen 20 yıl, halkın buzlu cehennem adını verdiği Sovyet temerküz kamplarının ağır şartları içinde yaşamıştır. Onun, yazar G. İbrahimov, hicv yazarı M.Budaylı, şair ve dram yazarı Fethi Burnaş, dram yazarı Kerim Tinçurin, tenkitçi profesör G. Nimati, yazar-profesör G. Tolımbay,şair G. Muhammedşin gibi pek çok dost ve yurttaşları mecburi emek ve açlığa dayanamayarak Sovyet temerküz kampları ile hapishanelerinde can vermişlerdir. Hasan Tufan açlık, soğuk ve sefalet ile hakaretlere katlanarak, her nasılsa hayatta kalmış ve ölüler diyarından yurduna dönmeye muvaffak olmuştur. Onun Stalin terörü zamanında tevkif edilen bazı meslektaşları, İkinci dünya Harbinin arifesinde veya içinde serbest bırakılmışlardır. Mesela, Kavi Nemci (1901-1957) tahliye edilmiş ve cephede Kazanlı Türk er ve subayları arasında Sovyet propagandasını yapmaya zorlanmıştır. Fakat Hasan tufan, 1956 yılına kadar temerküz kamplarında tutulmuştur. Tufan’ın tahliyesi ancak, Stalin’in ölümünden ve Sovyetler Birliği Komünist Partisinin 20. kongresinden sonra mümkün olabilmiştir.

    Sovyet propagandası, komünist rejimin bu kurbanından, Sovyet hükümetinin 1953 den sonra tatbik ettiği yeni siyasi hattın menfaatine faydalanmak için azami gayret sarf etmekte ve onu komünist nizamını seven, sadık bir Sovyet vatanperveri gibi takdim etmeğe yeltenmektedir. Drujba Narodov dergisine göre, ‘’Tufan vatan hasretini değil de, vatana sadakati terennüm ederek dönmüştür.’’ Halbuki Tufan, kendi gerçek vatanını Tataristan-İdil-Ural’a olan sadakat ve sevgisinden hiçbir zaman şüphe etmemiştir. Onun, işte bu vatan sevgisinden ötürüdür ki, başına bu kadar bela gelmiştir. Sovyet propaganda dergisi, Tufan’ın vatanı ile Sovyet rejiminin aynı şey olduğunu göstermeye çabalamaktadır. Fakat bu, kuyruklu yalandan başka bir şey değildir. Tufan’ın öz vatanını, eskiden olduğu gibi bugün de onun ideolojisine ilk yeri işgal etmektedir. Tufan sürgünden döndükten sonra, karşımıza bir Sovyet-ajan sıfatı ile değil ki eskiden de değildi olgun ve ağırbaşlı bir milli şair olarak çıkmaktadır. Tufan’ın Sovyet kürek cezasından evvel traktör, yükse fırın ve uyanıklık hakkında şiir ve manzumeler yazdığı doğrudur. Fakat o, bununla, halkına hizmet ettiğini düşünüyordu. Sovyet temerküz kamplarında ise o, rejim, millet ve vatan kavramlarını çok iyi ayırt etmesini öğrenmiştir. Sovyet temerküz kamplarında cereyan eden ve onun insan ve milli haysiyetini kıran sayısız olaylar şüphe yok ki, şairin hafızasında kalacaktır. Sovyet dergisi ise propagandasını şu şekilde sürdürmektedir. ‘’Düşmanın iftirası, uzun yıllar boyunca şairi aramızdan koparıp atmıştı’’ diyordu. Fakat bu düşmanı açıklayamıyordu.

    Acaba Tufan hangi cinayetten dolayı bu kadar uzun bir cezaya çarptırılmıştı? Bilindiği gibi Tufan, kendi kudretli kabiliyet ve kaleminden, adalet ve hakikat uğrunda bir mücadele silahı olarak faydalanmak istemişti. Onun ilk şiirleri 1924 yılında yayınlanmaya başlamış ve derhal dikkat nazarı çekmişti. Tufan’ın, yaratıcılığının ilk devresinde, siyasetten uzak problemlerle ilgilendiğini ve eserlerine başlıca olarak aşk, tabiat, aile ve saadet gibi konular seçtiğini görmekteyiz. Fakat, Sovyet parti organlarının tehdit ve baskısı nedeniyle Tufan’ın yaratıcılığında yavaş yavaş bir değişiklik husule geliyor.

    Kazan Türklerinin bir çok çağdaş yazarları, gerek tek başlarına gerekse birlikte hareket ederek, Sovyet rejiminin baskısından kurtulmak, hür yaratıcılığı savunmak gayretlerinde bulunmuşlar ve bununla da Bolşeviklerin edebiyatı tamamen Sovyet rejiminin menfaatlerine tabi kılmak teşebbüslerine karşı koymaya çalışmışlardır. 1927 yılında şair, G. Kutuy’un idaresinde ‘’Yediler’’ adı altında gizli bir edebi gurup teşekkül etmişti. Bu gizli gurup, Tataristan Edebiyat Cemiyetinden Moskova taraftarlarını atmak ve hür, milli yaratıcılığı temin etmek maksadı ile Edebiyat Cemiyetinin idaresini eline geçirmek istiyordu. Fakat, bu gizli teşkilatın ömrü kısa sürdü. 1930 da Sovyet makamları tarafından çıkartılan bu teşkilat dağıtılmış, üyeleri tevkif edilmişti. Bu olaydan sonra Sovyet makamlarının Kazan Türklerinin milli yazarları üzerindeki baskısı bir kat daha şiddetlendi. Bolşevikler bakımından şüpheli yazarlar edebi faaliyetten uzaklaştırılarak sürgüne gönderildiler. Yazarların bazıları yurtları Tataristan’ı ve mensup oldukları Kazan Türklüğünü lüzumundan fazla methetmekle, diğerleri de dar milliyetçi formalist vs ile suçlandırılıyorlardı. Bununla ilgili olarak Sovyet Edebiyat Ansiklopedisi Kazan Türklerinin edebiyatı hakkında, o yıllarda şöyle yazıyordu.

    ‘’ 1926 dan 1937 yılına kadar tatar edebiyatı, bir çok yıllar boyunca Tatar edebi teşekküllerinin kilit mevkilerinde bulunmuş olan aksi-inkılapçı bir gurup tarafından idare ediliyordu. Bugün meydana çıkartılan bu halk düşmanı milliyetçi gurup, edebiyat cephesinde zarar verici faaliyetlerde bulunuyordu. Bunların himayesinde, 1930 da meydana çıkartılan ‘’Yediler’’ adı altında aksi-inkılapçı edebi bir teşkilatta kurulmuştu. Bütün bu düşman ajanları açığa vurulmuş bulunmaktadır.’’



    Fakat Sovyet makamlarının tüm bu baskılarına rağmen, Tataristan’ın bazı milli yazarları kendi temiz inançlarını muhafaza etmek ve milli vicdanlarının sesine uyarak yaratıcılık faaliyetlerine devam etmek cesaretini göstermişlerdir. İşte, bunlardan birisi de Hasan Tufan idi. Sovyet idareciler onu komünist ruhunda yetiştirmek ve Sovyet işçi ve kolhozcu-köylülerin hayat ve psikolojisini tetkik maksadı ile sık sık köylere ve fabrikalara gönderiyorlardı. Bu suretle onu, Sovyet idarecilerinin istediği şekilde Sovyet hayatını tasvir etmeye zorluyorlardı. Bu baskı neticesinde, 1930 dan sonra Hasan Tufan’ın eserlerinde yeni Sovyet hayatını aksetmeye başladı. Bu yıllarda Sovyet idarecilerin siparişi üzerine yazılan ve Sovyet gerçekliğini idealize eden Tufan’ın eserleri ‘’ilerlemeye çağırış’’parolası ile doludur. Böyle olmakla beraber, onun bu şiir ve manzumeleri yüksek sanat değeri bakımından eşsizdir.

    Tufan araştırmalarda bulunmak üzere bir yıl müddetle fabrikalara gönderilmişti. Bu tetkik seyahati neticesinde Tufan’ın Tataristan Sovyet işçilerinin hayatını tasvir eden bir çok manzume ve şiirleri intişar etti. Manzumelerinden birinde Tufan Kazanlı Türk işçilerinin bir toplantısından bahsetmektedir. Hatipler bermutat, Sovyet idarecilerini methedici basmakalıp nutuklar söylemekte ve nutuklarını; ‘’Yaşasın Sovyet Hükümeti! Yaşasın Komünist Partisi! Yaşasın Lenin Stalin’’ diye bitirmektedirler. Bu sözlerden sonra da konuşma hakkı bir Türk işçisine veriliyor, işçi komünist hatiplerin yüzüne baka baka şöyle der;

    Parti de yaşasın,

    Lenin de yaşasın,

    Sovyetler de yaşasın,

    Ya kendimiz ne vakit yaşayacağız?

    Tufan’ın bu eseri çıktıktan sonra Sovyet parti organlarınca şiddetli bir tepki yağmuruna tutulur. Onu faşist, milliyetçilik, devlet düşmanlığı suçlamaları ile Tataristan Sovyet Yazarları Birliğinden ihraç ederler.

    1930 lu yılların ortalarında ise Komünist Partisi Kazan Türklerinin milli edebiyatına karşı, bu sefer oldukça merhametsizce taarruza geçiyor. Şair Hasan Tufan hemen hemen 20 yıl boyunca Sibirya’nın temerküz kamplarında çile çekmiştir. Tatar edebiyatının ünlü isimlerinden G. İbrahimov ise Kazan hapishanesinde işkenceler dayanamayarak vefat etmiştir. Ayrıca ünlü şair ve yazarlar Kerim Tinçürin, F. Burnas, G. Nimati, Slah Atnagul, Fatih Seyfi ve Mahmut Budaylı ile bir çok sanatçı işkencelerde öldürülmüştür.

    Şair Hasan Tufan’ın ağır kaderi hiç şüphe yok ki, eserlerinde bir takım izler bırakacaktı. O sürgünde iken de eser vermeye devam etmiştir. Fakat, onun Sovyet temerküz kamplarında yazmış olduğu eserlerinde biz, tam bir manevi çöküntü, çaresizlik gibi haleti ruhiyeye rastlamıyoruz. Stalin’in ölümünden sonra ise yazarlara baskı azaltılmış ve üzerlerindeki kontrol gevşemişti. Bu meyanda Hasan Tufan’ın da itibarı sözde iade edildi. Bununla beraber işkencelerde ve kamplarda hayatlarını kaybeden yazarlarında itibarları iade edildi.

    Hiç mübalağa etmeden söylenebilir ki, Sovyetlere Birliğinde yazarların ve sanatçıların durumu devlet memurları ile aynıdır. Yazar doğrudan doğruya Komünist Partisinin kontrolü altındadır.
    1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11






        Ana sayfa


    TüRK’Ün güCÜ

    Indir 0.51 Mb.