bilgiz.org

Türk değerleri Üzerine bir değerlendirme prof. Dr.İbrahim Arslanoğlu

  • 1. Küresel dil;
  • Demokrasi ve İnsan Hakları;
  • Türkler Değerlerine Sahip Çıkan ve Onu Koruyup Geliştiren Bir Ulus Mudur
  • 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesinde
  • Nijerya, Kenya, Etiyopya, Uganda, Tanzanya, Filipinler, Macaristan, Bulgaristan ve Türkiye



  • Sayfa1/2
    Tarih08.07.2017
    Büyüklüğü137.25 Kb.

    Indir 137.25 Kb.
      1   2

    TÜRK DEĞERLERİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

    Prof.Dr.İbrahim Arslanoğlu

    G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi

    Felsefe Grubu Eğitimi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

    Asıl konumuza geçmeden önce kongremizin başlığı olan küreselleşme üzerinde çok kısa durmak istiyorum.Küreselcilere göre küreselleşme; sermayenin, mal ve hizmetlerin bütün dünya ülkelerinde serbestçe dolaşmasıdır. Oysa uygulama böyle olmamıştır. Örneğin ABD Türk tekstil ürünlerine kotalar koymuş, AB ise gümrük birliğini tek taraflı uygulamıştır. Onun için bana göre Küreselleşme;çok uluslu şirketlerin dünyayı daha iyi sömürebilmeleri için kendi çıkarlarına engel olarak gördükleri ulusal devletleri ortadan kaldırmalarına denir.

    Çok uluslu şirketler bu amaca ulaşmak için başlıca şu araçları kullanmaktadırlar:

    1. Küresel dil; ulusal dillerin eğitim-öğretim ve kültür hayatından çıkarılarak yerine İngilizce'nin konulması

    2 Serbest piyasa ekonomisi; gümrük duvarlarının kaldırılarak ulusal şirketlerin çok uluslu şirketlerle rekabet edememeleri sonucu iflasa sürüklenmeleri. Ayrıca ulus devletleri ayakta tutan kamu iktisadi teşebbüslerinin, özelleştirme ve serbest rekabet gerekçesiyle, yabancılara satılması. Bir de baba, oğul, kutsal ruh üçlemesine paralel olarak ekonomide faiz, borsa ve döviz gibi üretimden uzak üç kağıda dayalı bir ekonomik modelin dayatılması. Bütün bunların sonucu olarak ulusal devletlerin ekonomik olarak çökertilmeleri.


    1. Evrensel hukuk; çok uluslu şirketlerin mensup olduğu devletlerin, kendi çıkarlarına
      göre uyguladığı uluslaraüstü hukukun, ulus devletlerin yasalarının üzerine çıkartılarak,
      vatandaşa devletini uluslar arası hukuk kurumlarına şikayet etme hakkının tanınması ve
      böylece ulus devletin otorite ve egemenliğinin yok edilmesi.

    2. Demokrasi ve İnsan Hakları; çok uluslu şirketlerin, parçalamak istedikleri ulusal
      devlette etnik, kültürel ve dinsel azınlıklar yaratarak ulus devlete karşı kışkırtarak ulusal
      devletin siyasal olarak çözülmesini sağlamaları. Bununla ilgili olarak ABD Dışişleri Bakanı
      Condalize Rice, Fas'tan Çin'e kadar 22 devletin sınırlarının değişeceğini bütün dünyaya ilan
      etmiştir, bunların çoğu Müslüman ülkelerdir. Batı Dünyasında ABD, imparatorluk yapısını
      korurken ve Avrupa devletleri AB adı altında para, bayrak ve sınır birliğini oluşturup
      bütünleşmeye giderlerken kendi dışındaki dünyayı parçalamayı planlamaktadırlar.

    Esas konumuz olan değerler konusuna gelirsek, değerler; felsefe, sosyoloji, sosyal psikoloji, ekonomi ve sosyal antropoloji gibi bilimler ile ahlak ve dinin konusudur. Hepimizin bildiği gibi felsefenin varlık, bilgi ve değer gibi üç temel ve klasik konusu vardır. Felsefede değerler, ahlak ve estetik gibi iki alanı içine alır. Ahlak, eylemde bulunan insan davranışlarını iyi-kötü olarak nitelerken estetik, kendisine güzeli konu olarak seçmiştir.

    Bazıları, değerlerin keyfi, sübjektif nitelikler taşıdığı ve bunların objektif temellerinin olmadığı, bu sebeple değerlerin bilimsel bir araştırmasının yapılamayacağını söylemişlerdir. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra değerler, gerek felsefenin ve gerekse sosyolojinin ilgi çekici bir konusu haline gelmiştir. Öyle ki, bir çok sosyal değere başvurmadan açıklama yapma olanaksız hale gelmiştir(Topçuoğlu, 1971).

    Felsefe tarihinde değerler, ilk defa filozof Sokrates tarafından ele alınmıştır. Sokrates'in yaşadığı dönemde Eski Atina'da filozoflar ve sofistler olmak üzere iki tip aydın vardı. Başlangıçta Sokrates de sofistler arasında bulunuyordu, fakat zamanla onlardan ayrılmıştır. Sofistler dinsel esasta temellendirilmiş ahlaksal değerlere karşı çıkmışlardır. Sofistlerden Protagoras, "insan her şeyin ölçüsüdür" diyerek değerlerin insandan insana değişerek göreceli olduğunu söylemişti. Buna karşılık Sokrates bütün insanlık için geçerli olabilecek ortak evrensel değerlerin olması gerektiğini savundu. Örneğin iyi nedir, kötü nedir? gerçek nedir, gerçek olmayan nedir?...(Aytaç, 1980). Çünkü Peloponnes savaşları sonunda toplumda değerler anlamında bir çöküntü söz konusu idi.

    Günümüzde hırsızlık, adam öldürme, birisinin namusuna tecavüz, bir insanın hakkını gasbetme, birisine zulüm etme vb. şeyler hemen bütün kültürlerce yasaklanmıştır. Bunlar evrensel değerlerden kabul edilmektedir. Bunlara karşılık her ulusun kendine özgü değerleri bulunmaktadır. Bu konuşmada daha çok Türk ulusal değerleri konu edilecektir.



    Türkler Değerlerine Sahip Çıkan ve Onu Koruyup Geliştiren Bir Ulus Mudur?

    Ne yazık ki bu soruya olumlu cevap veremiyoruz. Çünkü tarih boyunca Türkler, kendi değerlerine yeterince sahip çıkıp, koruyamamışlardır.Örneğin Göktürkler, Çin kültür emperyalizminin etkisinde kalmışlardır. Göktürk Yazıtları, Türklerin Çinlilerin ipekli kumaşlarına kandıklarını, Çinli kadınlarla evlendiklerini ve çocuklarına Çince isimler vererek Çinlileştiklerini anlatmaktadır. Ayrıca Türkler İran'da Farslılaşmış, Arabistan'da Araplaşmış ve Avrupa'da ise zamanla birlikte yaşadıkları toplumların kimliklerini benimseyerek asimile olmuşlardır. Batı Hun Devleti, Attila döneminde(400-453) Hazar Denizinden Baltık Denizine ve Fransa'ya kadar olan Avrupa topraklarını içine alacak şekilde genişlemiştir. Attila, Doğu Roma'yı vergiye bağlamış, Batı Roma'nın bazı şehirlerini işgal etmiş ve başkent Roma'yı kuşatma altında tutarak Batı toplumlarını korkutup dehşete düşürmüştür. Bugün bile Batılılar çocuklarını "Türkler geliyor" diye korkutmaktadırlar. Fakat Attila'nın torunları başta dilleri olmak üzere kültürlerini kaybetmişler ve Batılı toplumlar içinde eriyerek yok olup gitmişlerdir.Türkler sadece Anadolu'da kimliklerini koruyabilmişlerdir.

    İnsanın yarattığı ilk değer ise onun konuştuğu dilidir. Türk ulusunun dili olan Türkçe bir taraftan kültür emperyalizminin etkisiyle yabancı kelimelerin istilasına uğramış, öte yandan 1950'lerden sonra Türkiye'de eğitimde Türkçe yerine yabancı dil kullanılmaya başlanmıştır.

    İşin daha da vahimi,Türkiye'de "Türkçe'nin bilim dili olmadığını ve gelecekte de olamayacağını" söyleyen YÖK başkanları ve "Bizim miladımız Cumhuriyettir", diyen Milli Eğitim Bakanları görev yapabilmiştir.Söz konusu kişilerin, Atatürk'ün ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin dil ve tarih politikasına aykırı olan bu düşüncelerini, Atatürkçülük adına savunabilmiş olmaları da Türkiye'nin bir talihsizliği olsa gerektir.

    Son yıllarda kültür emperyalizmi, müzik alanında da kendisini gösterdi. Bugüne kadar lüks lokantalardan çeşitli resmi ve özel kuruluşlara, üniversite kafeteryalarına ve hatta askeri gazinolara kadar çeşitli mekanlarda İngilizce müzikle beyinler sürekli olarak yıkanmış ve buna hala devam edilmektedir. 9 Ocak 2004 tarihinde TRT INT kanalında bir

    müzik programına katılan Türk halk müziği sanatçısı Sabahat Akkiraz, Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde yapılan müzik yarışmalarında ödüller aldığını ve dilini bilmeyen insanların kendisini ayakta alkışladıklarını fakat Türk Devleti'ni kurumu olan T.H.Y. yetkililerinin yolculara Türk müziği yerine yabancı müzik dinlettirdiklerini, oysa diğer ulusların hava yollarının hepsinin kendi müziklerine yer verdiklerini söyledi. Bütün bunlar, Türklerde tarih boyunca, yabancı hayranlığının neredeyse tedavisi mümkün olmayan bir sosyal patoloji halini aldığını göstermektedir.

    Ayrıca 2003 Eurovision Şarkı Yarışmasında Türkiye, İngilizce bir parça ile birinci yapılmıştır. Neden şimdiye kadar Türkçe müzikle birinci olunamamıştır? Bu sevinilecek ve gurur duyulacak bir durum değil, aksine Türk kültürü açısından üzücü bir olay olarak değerlendirilmelidir.Türkiye'nin yabancı müzikle birinci olmaktansa kendi müziği ile sonuncu olması çok daha iyidir. Bununla Batılılar Türkiye'ye "Eğer aramızda yer almak istiyorsan kendi dilini ve kültürünü inkar etmeli ve kendi kimliğinden utanmalısın" demek istemişlerdir.

    Değerler Nedir?

    Bilim yargısı doğru-yanlış iken değer yargıları iyi-kötü, güzel-çirken gibi kavramlardır. Bilim yargısı olabildiğince objektif iken değer yargısı nesneldir. Çünkü her toplumun iyisi-kötüsü, güzeli çirkini öteki toplumlardan farklıdır. Zaten bir ulus bu nitelikleri ile ötekilerden ayrılır.

    Değere konu olan şey bir nesne, bir davranış, bir kurum, bir rol olabilir(Topçuoğlu, 1971).Örneğin Hıristiyanlarda haç kutsaldır. Türklerde kayınvalideye anne denilir ve ona diğer insanlardan farklı bir saygı gösterilir. Askerlik, Türk toplumunda kutsaldır. Hıristiyan toplumlarında papaz toplumda önemli bir role sahiptir.

    Sosyolojik açıdan değerler, grubun veya toplumun "kişilerin, modellerin, amaçların ve diğer sosyo-kültürel şeylerin önemlerini ölçmeye yarayan ölçütler demektir(Topçuoğlu,1971).

    Değerler, bir inanç olması bakımından dünyanın belli bir kısmıyla ilgili algı, duygu ve bilgilerimizin bir bileşimidir(Güngör, 1998).

    Değerler, gideceğiniz yönü belirleyen pusulalardır. Ne giydiğiniz, nerede yaşadığınız, kiminle evleneceğiniz, yaşamak için ne yaptığınıza kadar her şey değerlerin etkisindedir. Ayrıca neleri yapıp, neleri yapmamanız gerektiğini söyleyen de değerlerdir(Robbins,1993).

    Değerler, kendi hayatımızda neyin doğru, neyin yanlış olduğu konusundaki inançlarımızdır. Hayatı daha saygın kılmak için bizim yarattığımız yargılardır(Robbins, 1993).

    Değerler her kararın rehberidir. Kendi değerlerini iyi bilen ve onlara göre yaşayan insanlar, toplumun lideri durumuna geçerler(Robbins,1995). Atatürk, çeşitli konuşmalarında Türk değerlerine büyük vurgu yapmış ve onların korunması için bazı kurumlar oluşturmuştur.

    İnsanlarla yakınlaşmanın yolu onların temel değerlerini önem sırasına göre bilmektir. Bu yüzden ülkelerini savunan askerler, paralı askerleri her zaman yenerler(Robbins,1993). Nitekim ABD, bütün teknik üstünlüğe rağmen işgal ettiği bütün ülkelerde yenilmiştir.

    Temel değerlerin oluşmasında baba-anne büyük rol oynarlar. Neleri söyleyip söylemeyeceğimiz, nelere inanıp inanmayacağımızı, söyleyerek bize değerleri aşılarlar.

    Değerleri benimserseniz iyi çocuk olur, ödüllendirilirsiniz. Tersi olursa kötü çocuksunuzdur(Robbins, 1993).

    Ayrıca örgün eğitimle birlikte her türlü eğitim-öğretim faaliyetinde değerlere yer verilir. Çünkü eğitimde bireylere bilgi, beceri ve tutumların kazandırılmasının yanında toplumun kültürünün yeni nesillere aktarılması da söz konusudur.

    Ulusal ve kültürel değerler, ülkeyi biçimlendirir(Robbins,1995). Çünkü değerler, niçin yaşanacağını ve niçin ölüneceğini de ortaya koyarlar.

    Ülkenin yaşam kalitesini değiştirmek istiyorsanız, çok sayıda insanın değer sistemlerini etkilemekten başka çare yoktur(Robbins, 1995). İstiklal Savaşı, çok sayıda insanın değer sisteminin etkilenmesi sonucu kazanılmıştır. Ayrıca ülkelerin kalkınması ile o toplumun değerleri arasında çok yakın ilişki vardır. Gerek Japonya'nın ve gerekse Almanya'nın dünyanın kalkınmış ülkeleri arasında yer almalarında bu toplumların kültürel değerlerinin rolü bulunmaktadır. Çünkü bu ulusların halkları, toplumlarının dünyanın en güçlü ulusları olmaları konusunda güçlü bir inanca sahiptirler.

    Değerlerin araştırılması adlı geniş bir çalışma yapan Allprort, Vernon ve Lindzey'den sonra değerleri; estetik, teorik(bilimsel), ekonomik, siyasal, sosyal ve dinsel değerler olarak 6 grup halinde toplamak adet olmuştur(Güngör,1993). Spranger de aynı şekilde değerleri teorik, ekonomik, estetik, sosyal, politik ve dinsel olmak üzere olmak üzere 6 kısma ayırır(Ünal,1981).

    Sosyoloji ve sosyal psikolojide değerler ise bir toplumun kültürüdür. Bir toplumu var eden ve onu sonsuza kadar yaşatan o toplumun kültürdür. Kültürünü koruyup geliştiremeyen toplumlar başka toplumların kültürü içinde eriyip, yok olurlar. O halde kültür nedir? Kısaca kültür, insanın yaptığı ve yarattığı şeylerdir. Sosyologlar kültürü somut ve soyut olarak ikiye ayırırlar. Somut kültür; bir toplumun kullandığı kap-kacak, giyim eşyaları, her türlü alet ve teknik araçlardır. Soyut kültür ise bir toplumun başta dili, tarihi, edebiyatı, ahlakı, hukuku, sanatı, bilimi, felsefesi, dinsel anlayışı, örf ve adetleri, düğün şekilleri, yemek yeme şekilleri vb. şeylerdir. Sanat alanına ait olan müzik, resim, mimarlık, halk oyunları da soyut kültür öğelerindendir.

    Değerler, insanların hayat görüşü ve hayat felsefelerini tamamlayıcı parçasıdır. Kişinin hayat felsefesi, onun yaşadığı bir değerler sistemidir. Bu sistem, bireylerin amaçlarına, ideallerine, düşünce biçimine ve davranışlarına rehberlik ederler. Bazı insanlar hayat felsefelerinde dinsel kavramları, bazıları insani, edebi, materyalist, oportünist veya pragmatist yaklaşımları benimserler(Ünal, 1981).

    Değerler insanla ilgilidir. Doğada insan dışında diğer canlılar değerlere sahip değildir.Ancak hayvanlar ve bitkiler bunun farkında olmasalar da insanla birlikte bütün canlılar bir çevrede yaşarlar. Ekolojik koşullar elverişli olmazsa canlıların yaşamı devam edemez. İnsan bunun bilincinde olduğu için üzerinde yaşadığı topraklara yurt adını vererek kutsallaştırmıştır. Çünkü vatansız bir ulusun yaşaması ve güçlü olması mümkün değildir.Bir ülkenin toprakları erozyon ve düşman işgali gibi iki büyük tehlike ile karşı karşıyadır. Bunun için hemen hemen her ulus, ülkesini düşman işgaline karşı korumak zorundadır ve yetiştirdiği nesilleri bu uğurda ölmeye hazır olarak yetiştirir. Aksi halde bağımsız bir vatana sahip olamaz. Erozyon ise düşman işgalinin daha tehlikelidir. Çünkü savaşarak düşman ülkeden çıkarılabilir fakat erozyonla yok olan verimli toprakları geri getirmek neredeyse mümkün değildir. Bu tehlike, gelişmekte olan uluslarca ne yazık ki fazlaca önemsenmemektedir.

    Doğayı hem bilinçli olarak korumak hem de bilinçsizce fakat isteyerek yok etme gücü canlılar içinde sadece insanda vardır.

    Bir toplumun değerlerini öğrenmek, o toplumdaki insan ilişkilerinin anlamlarını da çözümlemeye yardımcı olurlar. Örneğin bundan yaklaşık 10 yıl önce ülkemize gelen bir ABD'li gazeteci Türkiye'yi gezip ülkesine döndükten sonra izlenimlerini bir gazetede yazarak şunları söylemiştir: " Ankara, İstanbul ve İzmir'de gezerken çok sayıda el ele kol kola bir sürü erkek gördüm, demek ki Türkiye'de oğlancılık son derece normal bir olgudur." ABD'li gazeteci, Türkiye'deki erkeklerin birbirlerine olan fiziksel yakınlıklarını Batı değerleri ile değerlendirdiği için yanılmıştır. Oysa buradaki insanlara, bu insanlar arasında ne gibi bir ilişkinin olabileceğini, sormuş olsaydı, işin aslını öğrenip böyle korkunç hatalara düşmezdi.



    Türk Değerleri

    Her ulusun olduğu gibi Türklerin de iyisi-kötüsü, güzeli-çirkini ve niçin yaşanacağı ve niçin ölüneceğini gösteren değerleri vardır. Prof. Mahmut Tezcan(1974), Türk değerlerini aile, eğitsel, ekonomik, dinsel, siyasal ve boş zamanlar değerleri olmak üzere 6 kısma ayırır.

    Ayrıca Tezcan(a.g.e), Türk değerlerini olumlu ve olumsuz olmak üzere de ikiye ayırır. Ona göre Türklerin olumlu değerleri şunlardır: "Kahramanlık, yurtseverlik, mertlik, dindarlık, kanaatkarlık, tutumluluk, toprağa bağlılık, konukseverlik, saygı-hürmet, hayırseverlik, hoşgörülülük, namus-şereflilik, ciddilik ve ağırbaşlılık, alçakgönüllülük ve iç temizlik."

    Olumsuz değerler: "Cahillik, hilekarlık, kurnazlık, saldırganlık, şehvete düşkünlük, pislik(çevre bakımından), hurafecilik, bencillik, ihmalcilik, tevekkül sahipliği, dindarlık(tutucu ve bağnazlık), gururluluk(uluslar arası ilişkilerde) tembellik, hainlik, intikamcılık, zalimliktir." Burada daha çok ahlaki ve dinsel değerlerin konu edildiğini görüyoruz.

    Prof. Tezcan'a göre Almanya'ya giden işçilerin çalışkanlılıklarını görerek Türklerin tembel değil dünyanın en çalışkan insanları olduğunu Batıllar gördüler. Yine Tezcan Türklerin hainlik, intikamcılık ve zalimliğinin araştırma sonuçlarının ortaya çıkarmadığını ve ayrıca gözlemlerine de ters düştüğünü yazar. Hainlik ve zalimliğin özellikle Ermeni ve Yunan propagandası sonucu ortaya çıkan bir kalıp yargı olduğunu bunda politikacı ve papazların rolü bulunduğunu ve Türklerin haçlı seferlerine karşı koymasından dolayı uydurulduğunu yazar.

    Hainlik konusunda Prof. Tezcanla aynı görüşte değilim. Çünkü Ziya Gökalp(2003), İngiliz milletinin medeni ahlakının çok düşük olduğunu fakat milli ahlakının yüksek olduğunu çünkü İngilizlerden vatanına ihanet eden tek kişinin bulunmamasına karşılık Türklerden ihanet eden çok sayıda kişi bulunduğunu yazar. Ayrıca Eski Bakanlardan Kamuran İnan, Türkiye aleyhine ve yabancı ülkeler lehine casusluk yapan 200 bin kişinin MİT tarafından saptandığını açıklamıştır.

    Bana göre Türk değerlerinin en başında, kutsal sayılan vatan toprağı gelir, onun için ölmek bir şereftir. Türkler, vatan için ölmeye şehitlik gibi yüksek bir makam vermişlerdir. Şehitlik dinsel anlamda peygamberlikten sonra gelen en yüksek bir makamdır. Türk kültürü ile kültürlenmiş olan her Türk, bu yüksek makama ulaşmak ister. İşte bu inançtır ki Türkleri tarihin hiçbir döneminde vatansız bırakmamış ve Türkler hep bağımsız bir vatanda yaşamışlardır. Ancak bugün vatan toprakları yabancılara para ile satılmaya başlanmıştır.

    Halbuki Ortaçağ'da Endülüs ve yirminci yüzyılda Filistin toprakları satılmak suretiyle elden çıkmışlardır.

    Belli başlı Türk kültür değerlerini şöyle sıralayabiliriz: dil, tarih, ahlak, hukuk, dinsel anlayış, sanat, bilim, felsefe, örf, adet, gelenek, yemek yeme şekilleri, düğün şekilleri, cenaze gömme, vs.dir. Sanatla ilgili olarak resim, müzik, heykel, mimari ve halk oyunları, tiyatro vb. şeylerdir. Görüldüğü gibi Türk kültürünün unsurları çok geniştir. Bunların hepsini bir bildirinin hacmi içinde ele alıp incelemek mümkün değildir. Onun için bu bildiride Türk kültürünün temelini teşkil ettiğini düşündüğümüz dil, tarih, ahlak ve din değerleri üzerinde durulacaktır.

    1. Dil

    Soyut kültür unsurları içinde en başta geleni dil olup diğer kültür unsurlarını da içine almaktadır. Çünkü değerlerin hepsi dille ifade edilir ve eğitim yoluyla gelecek nesillere ve bütün insanlığa aktarılır. Dil, insan bilgi ve deneyimlerini ölümsüzleştirir. Örneğin Göktürk Yazıtları, Kutadgu Bilig, Dede Korkut Hikayeleri, Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli'nin eserleri, Atatürk'ün Nutku ve Demeçleri v.b. eserler, dil ile bugünlere gelmiş ve yine onunla bizden sonraki kuşaklara ulaşacaktır. Türk kültürünün temel taşları sayılan bu yapıtlar, Türk ulusunun sonsuza kadar yaşamasını sağlayacaklardır.

    Anthony Robbins(1993)'e göre, aynı değere sahip gibi görünen insanlar bazen hiçbir ortak değere sahip değillerdir bunların ortak noktası, sadece konuşmada kullandıkları kelimelerdir. Bu düşünce pek doğru olmasa gerektir. Çünkü dil, boş sözlerden ibaret değildir, onda çeşitli semboller, duygu ve düşünceler, inançlar ve insan deneyimi demek olan kültür vardır.

    Türkler, tarih boyunca Türkçe konuştular fakat ne konuştukları dile ne de kendilerine Türk adı verdiler. Bilindiği gibi, Göktürk Devleti ile T.C. Devleti hariç tarihte kurulan bütün Türk devletleri, onları kuran hanedanların adıyla anılmıştır. İkisi de birer Türk devleti olan Osmanlılar da Selçuklular gibi Batılıların kendilerine verdiği "Turhia" adını hep duydu ama onu benimsemedi(Güvenç,1994). Fakat Cumhuriyetle birlikte hem ulusun hem de konuşulan dilin adı bilinçli bir şekilde konuldu ve çok sık vurgulanmaya başlandı.

    Türklerin tarihini yazan Fransız Paule Roux'a göre Türklerle ilgili tek tanımlama ölçüsü, Türk dilidir. Türk, Türk dilini konuşandır, başka tanımlar geçersizdir, yetersizdir(Güvenç, 1994).Bununla ilgili olarak Atatürk de "Türk demek Türkçe demektir, ne mutlu Türküm, diyene" demiştir.

    Bugünkü dilimiz, bin yıllık geçmişimizin belki de en güvenilir belleği, bilgeliğidir. Türkler çağdaş kimliklerini, kültürel varlıklarını taşıyan dillerinde bulacaklardır(Güvenç, 1994). Bir ulusun dili varsa o ulus yaşıyor demektir. Dilini kaybeden veya dilini bilim ve kültür yaşamından çıkaran toplumlar, eninde sonunda asimilasyona uğrayıp yok olmaya mahkumdurlar.

    Ne acıdır ki, Türkler nerede ise tarih boyunca bilim ve kültür dili olarak Türkçe'nin dışındaki dilleri kullanmışlardır. Örneğin Büyük Selçuklu Devletinde yazışma dili Farsça, medresede eğitim dili ise Arapça idi. Anadolu Selçuklularında ise devlet kurumlarında resmi yazışma dili olarak yüz yıl Arapça, yüz yıla yakında Farsça kullanılmıştır. Anadolu Selçuklu hükümdarlarının ruhuna Fars kültür emperyalizmi o kadar işlemiştir ki, çocuklarına İslam öncesi Fars diline ait olan Keykubat, Keykavus gibi adlar vermişlerdir. 1980'lerde TRT kanalında gösterimde olan Dallas dizisinin etkisi ile bazı Türk ailelerinin çocuklarına Suelın, Pamela gibi adlar verdiklerini biliyoruz.

    Osmanlıların kuruluşundan Fatih dönemine kadar medresede bilim dili Osmanlıca iken, daha sonra bunun yerini Arapça almış, bu Batılılaşma dönemine kadar sürmüştür. Bu dönemde yine bilim dilinde Osmanlıca'ya bir dönüş gözlenmekte ise de, medrese dışında Batı tipinde açılan ilk lise olan Galatasaray Sultanisinde eğitim dili Fransızca idi(Akyüz, 1997). Daha sonra adı Galatasaray Lisesi olan bu okulda, eğitim dili hala Fransızca'dır. Oysa Türk eğitim tarihinde, eğitimle ilgili ilk yazılı belge olarak kabul edilen 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesinde, "Bir ulusun bilimde ve eğitimde ilerlemesi ancak kendi dili ile mümkündür.Yabancı dilde, bilimde ve kültürde ilerleme zordur." denilmesine rağmen uygulama hep bunun tersi olmuştur.

    Yine Tanzimat döneminde Fransızların açtığı Katolik, Amerika ve İngilizlerin açtığı Protestan okullarında yabancı dilde eğitim yapılmıştır(Akyüz, 1997). Atatürk, bunları Lozan Barış Antlaşması görüşmeleri sırasında kapatmış hatta bu yüzden görüşmeler belli bir süre çıkmaza girmiştir.

    Türkiye, 2000 ve 2001 yıllarında iki büyük ekonomik kriz yaşamıştır. Kriz sırasında ve ondan önce Türkiye'de başbakanlık yapan üç kişinin üçü de yabancı okul mezunudur. Ekonomik kriz, sosyal bir olay olduğu için çok sayıda sebebi bulunabilir. Fakat bu üç başbakanın aldığı yabancı eğitim ve kültürün de bu sebeplerden birisi olabileceğini düşünüyorum.

    Atatürk, ulus olmanın dile ve tarih bilincine dayandığını bildiği için Türk Dil ve Tarih Kurumlarını kurmuş ve Ankara'da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ni açmıştır. İlk defa Cumhuriyetle birlikte resmi yazışma ve bilim dilimiz Türkçe olmuştur. Atatürk öldükten sonra onun kültür ve eğitim politikası sürdürülememiş, eğitim ve kültür hayatımız tamamen Batının güdümüne girmiştir. Şöyle ki; Oktay Sinanoğlu(2002), 1945'li yıllarda Milli Eğitim Bakanlığında eğitimle ilgili dördü Türk, dördü ABD'li olmak üzere sekiz kişilik bir komisyon kurulduğunu, bu komisyonda görevli ABD elçisinin oyunun her oylamada iki oy sayıldığını yazmaktadır. Böylece Türk eğitim sistemi ile ilgili kararlar ABD'li üyeler tarafından alınmış oluyordu.

    1955 yılında Maarif Koleji adında İngilizce eğitim yapan liseler açılmış(Cicioğlu, 1982) ve bu okullar, adları sonradan Anadolu Liselerine çevrilerek bütün illere ve büyük ilçelere kadar yayılmıştır.Yine 1957 yılında ODTÜ açılmış(Kısakürek, 1976), Oktay Sinanoğlu'nun eğitim dilinin Türkçe olması için gösterdiği tüm çabalara rağmen, eğitim dili İngilizce olmuştur. Daha sonra 1971 yılında İngilizce eğitim yapan Boğaziçi Üniversitesi açılmıştır(Kısakürek, 1976). Son yıllarda Türk Üniversitelerinde İngilizce tıp, İngilizce iktisat gibi fakülte ve bölümler açılmıştır. Bu durum, Türkçe'nin yerini tamamen İngilizce'nin alabileceği endişesini gittikçe arttırmaktadır.

    Son Ecevit hükümeti döneminde Milli Eğitim Bakanlığı İngilizce derslerini ilköğretim 4. ve 5. sınıflara kadar indirmiştir. Şu anda anaokullarına İngilizce dersleri konularak Türkiye'de anadili İngilizce olan insanlar yetiştirmek üzere hazırlıkların sürdürüldüğü ifade edilmektedir.Öte yandan Almanya'da Türklere uygulanan asimilasyon politikası, Anadolu'ya paralel olarak yürütülmektedir. Son yıllara kadar Almanya'da Türk çocuklarına Türkçe öğretilirken Türklerin Almanya'da yerleşmelerinin kesinleşmesi üzerine okullardaki Türkçe dersleri kaldırılmıştır. Bugün Türk çocukları, velilerinin karşı çıkmasına rağmen kiliselere bağlı anaokullarında(kindergarten) Hıristiyanlık dersleri verilerek Hıristiyanlaştırılmaya çalışılmaktadır. Liselerde ise, Almanca Müslümanlık dersi verilmekte, Türkiye'deki Diyanet İşleri Başkanlığı'nın da buna destek olduğu söylenmektedir. Buradaki amaç Müslüman Alman yetiştirmektir.İleride bunlara denilecektir ki:"Siz Türkçe bilmiyorsunuz, Türk

    değilsiniz, Müslüman Almansınız." Tıpkı Yunanistan'da Yunan hükümetinin Batı Trakya'daki Türklere "Siz Türk değil, Müslüman Helensiniz" dediği gibi.

    Amerikalılar, Türk dilinin bilimde ve eğitimde kullanılmasını engelleyerek kendi dillerini ve kültürlerini yaymak isteyebilirler. Fakat buna karşı gerekli önlemleri alarak Türk dilini ve kültürünü koruma ve yayma görevi, T.C. Hükümeti yetkililerinindir. Oysa Türkiye'nin Washington Büyükelçisi ve New York Konsolosu ABD'deki Türk derneklerine "İngiliz dilini kullanın", diye resmi bir yazı gönderebilmektedir. Halbuki bu yazılar gelmeden önce adı geçen dernekler gerek kendi aralarındaki yazışmalarda ve gerekse bilimsel toplantılarında Türkçe'yi kullanıyorlardı(Sinanoğlu, 2002). Ne yazık ki, Türk Devletinden maaş alan, Türk dilini ve kültürünü desteklemekle görevli olan diplomatlar, İngiliz diline ve kültürüne arka çıkabilmektedir.Acaba dünyada bunun bir başka örneği var mıdır?

    Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinde toplanan Ulusal Eğitim Kurultayında yaptığı konuşmada yabancı dilde eğitim yapan ülkelerin Nijerya, Kenya, Etiyopya, Uganda, Tanzanya, Filipinler, Macaristan, Bulgaristan ve Türkiye olduğunu söylemişti.Türkiye'nin bu ülkeler safında yer alması kabul edilebilir bir durum değildir. Türkiye'nin ulusal kişiliğini ve onurunu koruyabilmesi ve kendi düzeyindeki uluslar yanında yerini alabilmesi için yabancı dilde eğitimi en kısa sürede bırakarak, kendi ulusal diline dönmelidir.

      1   2






        Ana sayfa


    Türk değerleri Üzerine bir değerlendirme prof. Dr.İbrahim Arslanoğlu

    Indir 137.25 Kb.