bilgiz.org

Stephen King Kara Kule Cilt5 Calla'nın Kurtları




Sayfa8/54
Tarih01.10.2017
Büyüklüğü2.69 Mb.

Indir 2.69 Mb.
1   ...   4   5   6   7   8   9   10   11   ...   54

Kadın üzerindeki çamuru ve kanı yıkarken Roland geldiği yoldan dönmeye başladı. Sağ kalçasındaki sıklaşan sancıları göz ardı ediyor, tüm maharetiyle ilerliyordu. Onu bu haldeyken üç kez izlemişti ve duyularının ne kadar keskin olduğunu biliyordu. Dehşet verecek kadar keskinlerdi.

Tekerlekli sandalyenin yanına vardığında, hiçbir iz bırakmadığından emin olmak için etrafına bakındı. Bir çizme izi görerek sildi. Sonra garanti olsun diye üzerine birkaç yaprak attı. Ama fazla değil; fazlası, hiç olmamasından daha kötüydü. Bunu da hallettikten sonra yola ve kamp yerlerıdoğru yürümeye başladı. Artık acele etmiyordu. Mia'nın bir süre oyalanacağını biliyordu. Acaba Susannah'nın sandalyesini temizlerken ne pörüyordu? Bir tür küçük servis arabası mı? Fark etmiyordu. Önemli olan, yaptığını son derece ustaca ve akıllıca yapmasıydı. Mia'nın bir ziyafetinden hemen önce küçük su dökmek için uyanmamış olsaydı, bunları hiç bilmeyecekti- Bir de kendini böyle konularda uyanık sanırdı.

Ama onun kadar akıllı değilsin, solucan. Vannay'in hayaleti yetmezmiş gibi Cort da ona akıl öğretmeye gelmişti. Bunu sana daha önce de göstermişti, değil mi?

Evet. Üç kadın da akıllıydı. Şimdi de dördüncüsü çıkmıştı.
9
Roland ağaçların arasındaki açıklığı görünce (izledikleri yol ve kamp kurdukları alan) iki derin nefes aldı. Kendini biraz olsun rahatlatmaya çalışıyordu ama nafileydi.

Tanrı isterse suları olur, diye hatırlattı kendine. Boyunu aşan olaylar için yapabileceğin bir şey yok, Roland.

Bu, pek rahatlatıcı bir gerçek sayılmazdı. Özellikle de onun gibi amacı olan biri için, ama bu gerçeği kabullenmeyi öğrenmişti.

Bir başka soluk alarak ilerledi. Eddie ve Jake'in ölü kamp ateşinin yanında derin bir uykuda olduğunu görünce büyük bir ferahlık hissederek soluğunu bıraktı. Jake'in, Roland, Susannah'nın peşine düşmeden önce Eddie'nin elini tutan sağ eli, şimdi Oy'un vücuduna dolanmıştı.

Hantal Billy tek gözünü açarak Roland'a baktı. Sonra tekrar kapadı.

Roland, kadının geldiğini duyamıyordu ama hissediyordu. Hızla yattı, yan döndü ve yüzünü dirseğinin iç kısmına gömerek gizledi. Bu pozisyonda, ağaçların arasından çıkan sandalyeyi görebiliyordu. Sandalye çabucak ama çok iyi temizlenmişti. Roland tek bir çamur izi bile göremi-yordu. Tekerleğin çubukları ay ışığında parlıyordu.

Kadın, sandalyeyi daha önce bulunduğu yere bıraktı, her zamanki zarafetiyle indi ve Eddie'nin yattığı yere yöneldi. Roland, kadının kocasına sokulmasını endişeyle izledi. Detta Walker ile tanışmış olan herkes bu endişeyi hisseder, diye düşünüyordu. Zira kendine anne diyen bu kadın ona fazlasıyla benziyordu.

Roland derin bir uykudaymış gibi hiç kıpırdamadan yatarak harekete geçmeye hazırlandı.

Ama kadın, Eddie'nin saçını bir kenara çekerek şakağına nazik bir öpücük kondurdu. Öpücükteki şefkat, Silahşor'un içini rahatlatmıştı. Artık uyuyabilirdi. Gözlerini kapadı ve karanlığın üzerine çökmesine izin verdi.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM GÖRÜŞME


1

Roland sabah uyandığında Susannah hâlâ uyuyordu, ama Jake ve Eddie ayaktaydı. Eddie eski ateşin gri kemiklerinin üzerine yenisini yakmıştı. Jake ile ateşin başında otufuyorlar, Eddie'nin silahşor dürümü dediği şeyleri yiyorlardı. İkisi de endişeli ve heyecanlı görünüyordu.

"Roland," dedi Eddie. "Konuşmamız gerek. Dün gece bir şey..."

"Biliyorum," dedi Roland. "Geçiş yaptınız."

"Geçiş mi?" diye sordu Jake. "O nedir?"

Roland anlatmaya başlayacak oldu, sonra başını iki yana salladı. "Eddie, konuşacaksak Susannah'yı uyandırsan iyi olacak. Böylece ilk bölümü tekrar anlatmak zorunda kalmayız." Güneye doğru baktı. "Ve umarım konuşmamız ziyaretçilerimiz gelmeden önce tamamlanmış olur. Bununla bir ilgileri yok." Ama bu fikirden şimdiden şüphe duymaya başlamıştı.

Eddie'nin Susannah'yı uyandırmasını sıradan bir ilgiden çok daha fazlasıyla izledi. Gözlerini açanın Susannah olacağından neredeyse emindi ama içinde küçük bir şüphe kırıntısı da yok değildi. Susannah'ydı.

Doğruldu, gerindi ve bir elini kıvırcık saçlarının arasından geçirdi. "Ne oldu, tatlım? Daha en az bir saat uyuyabilirdim."

"Konuşmamız gerek, Suze," dedi Eddie.

"Nasıl istersen ama hemen olmaz," dedi Susannah. "Tanrım, her tarafım tutulmuş."

"Sert toprakta yatmanın kaçınılmaz sonuçları," dedi Eddie.

Gece yarısı bataklıkta çırılçıplak avlanmak da cabası, diye düşündü Roland.

"Benim için biraz su döker misin, hayatım?" Susannah ellerini uzatınca Eddie avuçlarını su tulumundan döktüğü suyla doldurdu. Susannah suyu yüzüne çarptı ve titrek bir çığlık attı. "Soğuk."

"Oğuk!" dedi Oy.

"Roland," dedi Susannah. "Siz Orta-Dünya insanları kahveden haberdarsınız, değil mi?"

Roland başını salladı. "Dış Kavis'teki ekili alanlardan gelir. Güneyden."

"Karşımıza çıkarsa biraz ediniriz, değil mi? Söz ver bana."

"Söz veriyorum," dedi Roland.

Bu arada Susannah, Eddie'yi inceliyordu. "Neler oluyor? Pek iyi gö-rünmüyorsunuz."

"Rüyalar," dedi Eddie.

"Bende de," dedi Jake.

"Rüya değil," dedi Silahşor. "Susannah, sen nasıl uyudun?"

Susannah, ona dürüst gözlerle baktı. Roland aldığı cevapta yalanın gölgesini bile hissetmemişti. "Her zamanki gibi, yani kütük gibi uyudum. Bu seyahatin iyi bir tarafı varsa o da kahrolası Nembutal'e ihtiyacının kalmaması."

"Bu geçme şeyi de neyin nesidir, Roland?" diye sordu Eddie.

"Geçiş," diye başladı Roland ve onlara bildiklerini anlattı. Vannay'in anlattıklarından hatırlayabildiği kadarıyla Manniler, zihinlerini uygun koşullara sokabilmek için günlerce oruç tutuyordu. Geçiş yapılabilecek noktaları aramak için sürekli seyahat ederlerdi. Doğru noktayı belirlemek için mıknatıslar ve şakul kullanıyorlardı.

"Anlattıklarına bakılırsa bu insanlar Needle Park'ta0 kendilerini evlerinde hissederlerdi mutlaka," dedi Eddie.

"Greenwich Village'irt'"' herhangi bir yeri onlara uyar," dedi Susannah.

"'Havai müziği gibi, değil mi?'" dedi Jake son derece ciddi bir tavırla ve güldüler. Hatta Roland bile biraz gülmüştü.

"Geçiş, yolculuk yapmanın bir başka şekli," dedi Eddie gülüşmeler sona erince. "Kapılar gibi. Ve cam küreler. Bu doğru mu?"

Roland onaylayacaktı ki tereddüt ederek durdu. "Sanırım hepsi de aynı şeyin farklı biçimleri olabilir," dedi. "Vannay'e göre Büyücü'nün Gökkuşağı'nın parçaları olan cam küreler, geçiş yapmayı kolaylaştırıyor. Hatta bazen fazla kolaylaştırıyor."

"Yuvasına tam oturmamış ampuller gibi yanıp sönüyor muyduk gerçekten?" diye sordu Jake. "Senin kıvılcım ışığı dediğin şeyler gibi?"

"Evet, bir görünüyor, bir kayboluyordunuz. Kaybolduğunuzda, eskiden olduğunuz yerde cılız bir ışıltı kalıyordu. Sanki sizin için yerinizi tutan bir şey vardı."


"Gerçekten varsa Tanrı'ya şükürler olsun," dedi Eddie. "Sona erdiğinde... o lanet çınlamalar tekrar başladığında... açık konuşayım, geri dönebileceğimize ihtimal vermiyordum."

"Ben de öyle," dedi Jake usulca. Gökyüzü yine bulutlarla kaplanmıştı. Çocuğun yüzü, zayıf gün ışığı altında çok solgun görünüyordu. "Seni kaybettim."

"Gözlerimi yolun üzerinde açtığımda hissettiğim mutluluğu daha önce hiç hissetmemiştim doğrusu," dedi Eddie. "Ve seni yanımda gördüğüme de çok sevindim, Jake." Susannah'ya döndü. "Dün gece sen buna benzer bir şey yaşamadın mı, hayatım?"

"Yaşamış olsaydı onu görürdük," dedi Jake.

"O başka bir yere geçiş yapmadıysa," dedi Eddie.

New York'ta, "Needle Park'ta vakit geçiren bir grup eroinmanın hayatından kesit sunan 1971 yapımı filme atıfta bulunuluyor. <") New York'ta bir bölge.

Susannah kafası karışmış bir ifadeyle başını iki yana salladı. "Bütün gece uyudum. Sana da söylediğim gibi. Ya sen, Roland?"

"Söylemeye değer bir şey yok," dedi Roland. Bildiklerini, her zaman olduğu gibi içgüdüleri açıklamasını söyleyinceye dek gizleyecekti. Hem tam olarak yalan söylemiş de sayılmazdı. Eddie ve Jake'in yüzüne dikkatle baktı. "Sorun var, değil mi?"

Eddie ve Jake önce birbirlerine, ardından Roland'a baktılar. Sonra Eddie iç geçirdi. "Galiba."

"Ne kadar kötü? Biliyor musunuz?"

"Bildiğimizi sanmıyorum. Sence, Jake?"

Jake başını iki yana salladı.

"Ama benim bazı varsayımlarım var," diye devam etti Eddie. "Ve haklıysam, bir sorunumuz var demektir. Hem de büyük bir sorun." Yutkundu. Jake uzanıp eline dokundu ve Silahşor, Eddie'nin çocuğun elini ne kadar çabuk ve sıkıca kavradığını gördü.

Sonra uzandı ve o da Susannah'nın elini tuttu. Bir anlığına tuttuğu elin bir kurbağayı karnını patlatacak kadar sıkması gözünün önüne geldi. Bu görüntüyü aklından hemen uzaklaştırdı. Onu yapan kadın o an orada değildi.

"Anlatın," dedi Eddie ve Jake'e. "Bize her şeyi anlatın. Sizi dinliyoruz."

"Her sözcüğünüzü," diye onayladı Susannah. "Babalarınızın hatırı için anlatın."


2

1977'nin New York'unda yaşadıklarını tüm ayrıntılarıyla anlattılar. Roland ve Susannah, Jake'i kitapçıdan içeri takip etmelerini ve Balazar ile adamlarının gelişini ilgi ve hayretle dinliyordu.

"Hah!" dedi Susannah. "Aynı kötü adamlar. Neredeyse bir Dickens romanı gibi."

"Dickens kim ve roman nedir?" diye sordu Roland.

"Roman, biri kitap olarak hazırlanmış uzun hikâyedir," dedi Susannah. "Dickens'ın bir düzine kadar romanı var. Belki de yaşayan en iyi romancıydı. Hikâyelerinde, Londra adındaki büyük şehirde yaşayan insanlar sürekli olarak bir başka yerden veya çok eskiden tanıştıkları insanlarla karşılaşır. Kolejde, bunun her defasında olmasından nefret eden bir öğretmenim vardı Dickens romanlarının kolay tesadüflerle dolu olduğunu söylerdi."

"Bu ya ka'yı hiç duymamış ya da ona inanmayan bir öğretmen olmalı," dedi Roland.

Eddie başını sallıyordu. "Evet, bu kesinlikle ka. Buna şüphe yok."

"Çuf-Çuf Charlie'yi yazan şu kadın ilgimi Dickens'tan daha çok çekti," dedi Roland. "Jake, acaba diyorum..."

"Senden çok ilerideyim," diyen Jake, heybesini açtı. Lokomotif Charlie ve arkadaşı Mühendis Bob'm maceralarını anlatan yıpranmış kitabı neredeyse huşuyla çıkardı. Hepsi kapağa baktı. Resmin altındaki isim hâlâ Beryl Evans'tı.

"Tanrım," dedi Eddie. "Bu çok garip. Yani, raydan çıkmak falan istemiyorum ama..." Bir demiryolu deyimi kullandığını fark edip duraksadı. "...ama bu acayip. Yetmiş Yedi'deki Jake'in aldığı kitabı Claudia bir şey Bachman yazmıştı."

"Inez," dedi Jake. "Ayrıca bir de y vardı. Küçük bir j\ Ne anlama geldiğini bilen var mı?"

Hiçbiri bilmiyordu ama Roland, Mejis'te buna benzer isimler olduğunu söyledi. "Sanırım bir tür şeref payesi. Jake vitrindeki tabelanın da önceki gidişinden farklı olduğunu söyledin. Nesi farklıydı?"

"Hatırlamıyorum. Ama bak aklıma ne geldi. Beni yine daha önce yaptığın gibi kurşunla hipnotize edersen hatırlayabilirim."

"Belki daha sonra yaparım," dedi Roland. "Ama bu sabah vaktimiz dar."

Yine aynı yere döndük, diye düşündü Eddie. Dün zaman yok gibiydi, bugünse dar. Her şey bir şekilde zamanla ilişkili, değil mi? Roland'ın eski günleri, bizim eski günlerimiz ve önümüzdeki yeni günler. Tehlikeyle dolu ye-ni günler.

"Neden?" diye sordu Susannah.

"Dostlarımız," dedi Roland başıyla güneyi işaret ederek. "İçimden bir ses, yakında kendilerini bize göstereceklerini söylüyor."

"Onlar dostlarımız mı?" diye sordu Jake.

"Bunu göreceğiz," dedi Roland ve doğru olup olmadığını bir kez daha merak etti. "Şimdi /c/zefimizin dikkatini Zihin Kitapçısı'na ya da adı her neyse ona çevirelim. Eğik Kule'den yağmacıların, yerin sahibini zorladığını gördünüz, değil mi? Tower veya Tören denen adamı."

"Evet," dedi Eddie.

"Kesinlikle," dedi Jake.

"Likle," diye yankıladı Oy.

"Tower ve Toren'ın aslında aynı isim olduğuna her şeyine bahse girerim," dedi Susannah. "Bence tören mutlaka Felemenkçede 'kule' anlamına geliyordur." Roland'ın konuşmaya hazırlandığını görünce elini kaldırıp onu susturdu. "Evrenin bize ait bölümünde insanlar böyle şeyleri sıkça yapar, Roland yabancı dildeki isimlerini daha... şey, daha Amerikalı yaparlar."

"Öyle," dedi Eddie. "Stempowicz, Stamper olur... Yakov, Jacob... veya..."

"Veya Beryl Evans, Claudia y Inez Bachman olur," dedi Jake. Bir kahkaha attı ama pek eğleniyormuş gibi görünmüyordu.

Eddie ateşten yarısı yanmış bir sopayı alıp toprağın üzerine harfler yazmaya başladı: C... L... A... U... "Hatta Koca Burun Tower'in Hollandalı olduğunu söylemişti." Onaylaması için Jake'e baktı. Jake harflere bakıp başını salladı. Sonra sopayı alıp yazmaya devam etti: D... I... A.

"Hollandalı olması çok mantıklı, biliyorsunuz, değil mi?" dedi Susannah. "Hollandalılar bir zamanlar tüm Manhattan'a sahipmiş."

"Bir başka Dickensvari ayrıntı ister misin?" diye sordu Jake. CLAU-DIA'nın ardından toprağa bir y yazıp Susannah'ya baktı. "İçinden geçerek bu dünyaya geldiğim hayaletli eve ne demeli?" "Malikâne," dedi Eddie. "Dutch Hill'de\de malikâne," dedi Jake.

"Dutch Hill. Evet, haklısın. Kahretsin."

"Asıl konuya dönelim," dedi Roland. "Sanırım gördüğün anlaşma belgesiydi. Ve onu görmen gerektiğini hissetmiştin, değil mi?"

Eddie başını salladı.

"Duyduğun ihtiyaç, Işın'ı takip etmeye duyduğun ihtiyacın bir parçası gibi miydi?"

"Roland bence bu Işın'ın ta kendisiydi."

"Bir başka deyişle Kule'ye giden yol."

"Evet," dedi Eddie. Bulutların Işının Yolu üzerinde ilerlemesini, gölgelerin Işın'la aynı yönde uzamasını, bütün ağaçların her bir dalının Işın'a doğru dönmesini düşünüyordu. Her şey Işın'a hizmet eder, demişti Roland, onlara ve Eddie'nin Balazar'm Calvin Tower'in önüne koyduğu kâğıdı görmek için duyduğu ihtiyaç, çok acil, sert ve zorlayıcıydı.

"Ne yazdığını anlatın."

Eddie dudağını ısırdı. Bu durum onu, Jake'i kurtarıp bu dünyaya çekebilmelerini sağlayan anahtarı oymak kadar olmasa bile çok korkutuyordu. Çünkü, anahtar gibi bu da önemliydi. Unuttuğu bir şey olursa dünyalar çarpışabilirdi.

"Hepsini hatırlamıyorum, ahbap. Kelimesi kelimesine..."

Roland sabırsızlık belirten bir hareket yaptı. "Gerekirse seni hipnotize edip her bir sözcüğü öğrenirim."

"Sence bir önemi var mı?" diye sordu Susannah.

"Bence her şeyin önemi var," dedi Roland.

"Ya hipnoz bende işe yaramazsa?" diye sordu Eddie. "Ya bu iş için uygun değilsem?"

"O kısmı bana bırak," dedi Roland.

"On dokuz," dedi Jake birdenbire. Hepsi ona döndü. Jake, Eddie ile ölü kamp ateşinin biraz ötesine yazdıkları harflere bakıyordu. "Claudia y Inez Bachman. On dokuz harf."


3

Roland bir süre düşündükten sonra o an bunun üzerinde durmamaya karar verdi. On dokuz rakamı gerçekten de bu işin bir parçasıysa, anlamı zamanla ortaya çıkardı. O an daha önemli konular söz konusuydu.

"Kâğıt," dedi. "Şimdi ona odaklanalım. Bana hatırlayabildiğin her şe-yi anlat."

"Şey, altında mührü ve her şeyiyle yasal, resmi bir evraktı." Çok te-mel bir soruyla sarsılan Eddie sustu. Roland muhtemelen bu kısmı anla-mıştı (ne de olsa o da bir tür kanun koruyucusu sayılırdı) ama yine de emin olmakta yarar vardı. "Avukatları biliyorsun, değil mi?"

Konuştuğunda, Roland'ın sesi soğuktu. "Gilead'dan geldiğimi unu-tuyorsun, Eddie. İç Baronluklar'ın merkezi. Sanırım tacirler, çiftçiler ve hizmetlilerin sayısı daha çoktu ama avukatlar da onlardan pek aşağı kalmıyordu."

Susannah güldü. "Bana Shakespeare'den bir sahneyi hatırlatıyorsun, Roland. İki karakter (Falstaff ve Prens Hal olabilir, emin değilim) savaşı kazanıp yönetimi ellerine geçirdiklerinde neler yapacaklarını konuşuyorlar. Biri diyor ki, 'Önce avukatları geberteceğiz.'"

"Hiç de fena bir başlangıç sayılmaz," dedi Roland. Eddie bu düşünceli ses tonunu ürpertici bulmuştu. Silahşor sonra tekrar ona döndü. "Devam et. Jake ekleyeceğin bir şey olursa araya girmekten çekinme. Ve babalarınız aşkına ikiniz de rahatlayın. Şu an için sadece genel hatları istiyorum."

Eddie bunu zaten biliyordu galiba; yine de Roland'dan da duymak içini epey rahatlatmıştı. "Pekâlâ. Bir Sözleşme Belgesi'ydi. Tepede büyük harflerle böyle yazıyordu. En altta ise taraflara ait iki imza vardı. Biri Calvin Tower'di, diğeriyse Richard bilmem kim. Neydi, hatırlıyor musun, Jake?"

"Sayre," dedi Jake. "Richard Patrick Sayre." Kısa bir süre sustu. Dudakları kıpırdıyordu. Sonra başını salladı ve, "On dokuz harf," dedi.

"Peki bu sözleşmede ne deniyordu?" diye sordu Roland.

"Doğruyu söylemek gerekirse fazla bir şey değil," dedi Eddie. "Ya da bana öyle göründü. Özet olarak Tower'in Kırk Altıncı sokakla İkinci Cadde'nin köşesinde boş bir arsası olduğunu..."

"Boş arsa," dedi Jake. "İçinde gül olan."

"Evet o. Her neyse, Tower bu anlaşmayı 15 Temmuz 1976'da imzalamış. Sombra Şirketi ona yüz bin dolar ödemiş. Anladığım kadarıyla Tobu para karşılığında arsayı sonraki bir yıl boyunca Sombra'dan başkasına satmamayı, arsayla ilgilenmeyi (vergileri ödemek falan) ve o zamana dek satmamışsa bir yıldan sonra da ilk alım hakkını Sombra'ya vermeyi taahhüt ediyor. Oraya gittiğimizde satmamıştı ama anlaşmada belirtilen sürenin sona ermesine daha bir buçuk ay vardı."

"Bay Tower yüz bin doların hepsini harcadığını söyledi," diye ekledi Jake.

"Anlaşmada Sombra Şirketi'nin üstün imtiyazı olduğu belirtiliyor muydu?" diye sordu Susannah.

Eddie ve Jake bunu bir süre düşündüler. Kısaca birbirlerine baktıktan sonra başlarını iki yana salladılar.

"Emin misiniz?" diye sordu Susannah.

"Tam değil ama oldukça eminim," dedi Eddie. "Sence bu önemli bir nokta mı?"

"Bilmiyorum," dedi Susannah. "Bahsettiğin türde bir sözleşme... şey, üstün imtiyaz yoksa biraz anlamsız görünüyor. Durup düşününce karşınıza ne çıkıyor? 'Ben, Calvin Tower, boş arsamı size satmayı düşünmeyi kabul ediyorum. Bana yüz bin dolar verin, ben de bir yıl boyunca bu konuyu düşüneyim. Yani kahve içip arkadaşlarımla satranç oynamadığım zamanlarda. Bir yıl sona erdiğinde belki arsayı size satarım, belki kendime saklarım, belki de açık arttırmaya çıkarırım. Hoşunuza gitmiyorsa, bu sizin sorununuz canlarım.'"

"Bir şeyi unutuyorsun," dedi Roland sakince.

"Neyi?" diye sordu Susannah.

"Bu Sombra yasalara saygılı sıradan bir kuruluş değil. Öyle olsaydı mesajlarını iletmesi için Balazar gibi birini tutar mıydı sizce?"

"Haklısın," dedi Eddie. "Tower çok korkmuştu."

"Her neyse," dedi Jake. "Bu en azından birkaç şeyi açıklığa kavuşturuyor. Örneğin boş arsada gördüğüm tabela. Sombra Şirketi, ödediği yüz bin dolar karşılığında 'Gelecekteki Projelerin Reklamı' hakkını da almış. O kısmı görmüş müydün, Eddie?"

"Galiba. Sombra'nın 'belirtilen' ilgisi yüzünden Tower'in arsayı ipotek ettiremeyeceğini anlatan bölümün hemen altındaydı, değil mi?"

"Evet," dedi Jake. "Arsada gördüğüm tabelada..." Duraksayıp bir an düşüncelere daldı. Sonra ellerini kaldırıp, aralarında sadece kendisinin görebildiği bir tabela varmışçasına baktı, "MILLS İNŞAAT VE SOMBRA EMLAKÇİLİK ORTAKLARI MANHATTANTN ÇEHRESİNİ YENİLEMEYİ SÜRDÜRÜYOR.

Ve sonra, ÇOKYAKİNDA, LÜKS KAPLUMBAĞA KOYU SİTESİ."

"Demek arsayı bunun için istiyorlar," dedi Eddie. "Kat mülkiyetleri. Ama..."

"O nedir?" diye sordu Susannah kaşlarını çatarak.

"Bir tür kooperatif anlaşması," dedi Eddie. "Muhtemelen sizin zamanınızda da vardır ama ismi farklıdır."

"Evet," dedi Susannah sertçe. "Kooperatif derdik. Bazen de apartman derdik."

"Bunların bir önemi yok, çünkü konu hiçbir zaman kooperatifler olmadı," dedi Jake. "Oraya hiçbir şey inşa edecek değillerdi. Bu sadece bir... hay aksi, neydi o kelime?"

"Kamuflaj mı?" dedi Roland.

Jake sırıttı. "Evet, kamuflaj. Konu inşaat falan değil, gül. Ve üzerinde büyüdüğü arsaya sahip olmadan güle ulaşamıyorlar. Bundan eminim."

"İnşaatın bir anlamı olmadığı konusunda haklı olabilirsin," dedi Susannah. "Ama Kaplumbağa Koyu ismi size bir şey düşündürmüyor mu?" Silahşor'a baktı. "Manhattan'ın o bölümüne Kaplumbağa Koyu denir, Roland.''

Roland başını salladı. Şaşırmış görünmüyordu. Kaplumbağa, on iki Gardiyan'dan biriydi ve yolu üzerinde ilerledikleri Işın'ın diğer ucunda olduğu neredeyse muhakkaktı.

"Mills İnşaat'takiler gül hakkında hiçbir şey bilmiyor olabilir," dedi Jake. "Ama Sombra Şirketi'ndekilerin bildiğine bahse girerim." Parmaklarını Oy'un tüylerine gömdü. Hantal Billy'nin tüyleri öyle uzundu ki parmakları içinde kaybolmuştu. "Bence New York'ta bir yerlerde, belki de Doğu Yakası'nda Kaplumbağa Koyu'nda bir iş hanında üzerinde SOMBRA ŞİRKETİ yazan bir kapı var. Ve o kapının ardında bir yerlerde başka bir kapı var. Buraya açılan türde bir kapı."

Bir süre bunu düşünerek oturdular (tek bir eksen üzerinde ölmekte olan bir uyumla dönen dünyaları) ve kimse tek kelime etmedi.


4

"Bence olan biten şu," dedi Eddie. "Suze, Jake, yanıldığımı düşünürseniz araya girmekten çekinmeyin. Bu Cal Tower denen adam gülün bir nevi muhafızı. Belki bunun bilincinde değil, ama mutlaka öyle bir görevi olmalı. Belki ailesinin ondan önce gelenleri de bu görevi yapıyordu. İsimleri bunu açıklıyor."

"Ve o, kalan son Tower," dedi Jake.

"Bundan emin olamazsın , tatlım," dedi Susannah.

"Parmağında evlilik yüzüğü yoktu," dedi Jake. Susannah, bunun kesin bir gösterge olamayacağını düşünmekle birlikte Jake'in haklı olabileceğini bilerek başını salladı.

"Belki bir zamanlar New York'ta pek çok araziye sahip bir çok Tören vardı," dedi Eddie. "Ama o günler artık mazide kaldı. Şimdi Sambra Şirketi ve gül arasında kalan tek şey, ismini değiştirmiş, neredeyse meteliksiz, şişman bir adam. Adam bir de... kitapları sevenlere ne deniyordu?"

"Bibliyofil," dedi Susannah.

"Evet, işte onlardan biri. Ve George Biondi, Einstein olmayabilir, ama biz onları dinlerken akıllıca bir laf etti. Tower'm kitapçısının bir dükkân değil, parasını gömdüğü bir çukur olduğunu söyledi. Ona olanlar, bizim geldiğimiz yerlerde çok eski bir hikâyedir, Roland. Annem televizyonda zengin birini, örneğin Donald Trump'ı gördüğünde..."

"Kimi?" diye sordu Susannah.

"Sen onu tanımazsın, '64'te daha küçücük bir çocuk olmalı. Önemli de değil zaten. 'Üç nesilde attan eşeğe,' derdi annem bize. 'Amerikan tarzı bu işte, çocuklar.'

"Yani Tower, bir anlamda Roland gibi... neslinin sonuncusu. Oradan buradan birer parça arazi satıyor, vergilerini ödüyor, ev masraflarını karmıyor, kredi kartlarının borçlarını ve doktor faturalarını ödüyor. Ve evet, bunları uyduruyorum... ama bir şekilde öyleymiş gibi gelmiyor."

"Hayır," dedi Jake büyülenmişçesine. "Gelmiyor."

"Belki khef'ini paylaşmışsınızdır," dedi Roland. "Daha da muhtemeli ona dokunmuş olmanız. Eski dostum Alain'in yaptığı gibi. Devam et, E& die."

"Ve adam her yıl, kitapçının durumunun düzeleceğine inanıyor. New York'ta bazen olduğu gibi, düze çıkmasını. İbre kırmızıdan çıkıp siyaha girerse rahatlayacak. Sonunda satacak tek bir yer kalıyor: Kaplumbağa Ko-yu'nda iki yüz doksan sekiz parsel, on dokuz nolu adadaki arazi parçası."

"İki, dokuz ve sekizin toplamı on dokuz ediyor," dedi Susannah. "Keşke bunun bir anlamı olup olmadığını bilseydim. Belki de Mavi Araba Sendromu'dur."

"Mavi Araba Sendromu nedir?" diye sordu Jake.

"Mavi bir araba aldığında, her yerde mavi arabalar görmeye başlarsın."

"Burada görmezsin," dedi Jake.

"Görmezsin," dedi Oy da ve herkes ona baktı. Günler, hatta bazen haftalar geçer, Oy sadece ara sıra söyledikleri bir kelimeyi tekrarlardı. Sonra öyle bir şey söylerdi ki duyan, belirli bir düşüncenin sonucu olarak söylenmiş olduğunu sanırdı. Yine de tam anlamıyla emin olamazdı. Jake bile emin olamazdı.

Biz de on dokuz konusunda aynı şekilde emin olamıyoruz, diye düşündü Susannah ve hayvanın kafasını okşadı. Oy, ona dostça göz kırparak karşılık verdi.

"Acı sona kadar o arsadan medet umuyor," dedi Eddie. "O salaş kitapçının olduğu bina bile ona ait değil. Orayı kiralıyor."

Jake sözü aldı. "Tom ve Jerry'nin Artistik Şarküterisi iflas ediyor ve Tower orayı yıktırıyor. Çünkü bir parçası, arsayı satmak istiyor. Hatta içinden bir ses, orayı satmamanın çılgınlık olacağını söylüyor." Jake gece yarısı düşüncelerin nasıl gelip insanın aklına çöreklendiğini hatırlayarak bir süre sustu. Çılgınca düşünceler, çılgınca fikirler ve hiç susmayan sesler. "Ama içinde bir başka ses daha var ki o..."

1   ...   4   5   6   7   8   9   10   11   ...   54






    Ana sayfa


Stephen King Kara Kule Cilt5 Calla'nın Kurtları

Indir 2.69 Mb.