bilgiz.org

Stephen King Kara Kule Cilt5 Calla'nın Kurtları




Sayfa6/54
Tarih01.10.2017
Büyüklüğü2.69 Mb.

Indir 2.69 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   54

"Bu tahtadakiler de değişik," dedi.

"Nasıl?"


"Hatırlamıyorum."

"Önemli bir şey mi?"

Jake, ona döndü. Kalın kaşlarının altındaki gözlerinde büyülenmiş gibi bir bakış vardı. "Bilmiyorum. Bu da bir başka bilmece. Bilmecelerden nefret ediyorum!"

Eddie, çocuk için üzüldü. Beryl ne zaman Beryl değildir? "Claudia olduğu zaman," dedi.

"Ne?"

"Boş ver. Çekilsen iyi olur Jake, yoksa kendinle çarpışacaksın."



Jake yaklaşmakta olan John Chambers'a şaşırarak baktıktan sonra Eddie'nin söylediğini yaptı. Yetmiş Yedi'deki Çocuk, sol eline aldığı yeni kitaplarıyla İkinci Cadde'den aşağı yürümeye başladığında Orta-Dünyalı Jake, Eddie'ye bitkince gülümsedi. "Bir şeyi çok iyi hatırlıyorum," dedi. "Kitapçıdan ayrılırken buraya bir daha asla gelmeyeceğimden emindim. Ama geldim."

"İnsandan çok hayaletlere benzediğimiz göz önüne alınırsa bunun tartışmaya açık olduğunu söyleyebilirim." Eddie, Jake'in ensesini dostça sıvazladı. "Ve önemli bir noktayı unutmuş olsan bile Roland hatırlamana yardım edebilir. O konuda üstüne yoktur."

Bunun üzerine Jake rahatlayarak sırıttı. Silahşor'un diğer insanların hatırlamasını sağlamakta gerçekten çok becerikli olduğunu kişisel deneyimlerinden biliyordu. Roland'ın dostu Alain diğer zihinlere dokunmakta ondan daha iyi, Cuthbert de fca-tef'lerinin espri anlayışı en fazla gelişmiş üyesi olabilirdi ama Roland, aradan geçen yıllarda müthiş bir hipnozcu °lup çıkmıştı. Las Vegas'ta bir servet kazanabilirdi.

"Artık beni takip edebilir miyiz?" diye sordu Jake. "Güle bakabilir miyiz?" İkinci Cadde'nin (aynı anda hem aydınlık, hem karanlık olan cadde) üst ve alt kısmına mutsuzlukla karışık tereddütle baktı. "Orada her şey daha iyidir. Gül her şeyi iyileştirir."

Eddie tam, "Olur," diyecekti ki koyu gri bir Lincoln, Calvin Tower'ir, dükkânının önünde durdu. Hiç duraksamadan sarı kaldırımın üzerindeki yangın musluğunun önüne park etti. Ön kapılar açıldı. Eddie direksiyo. nun arkasından çıkan kişiyi görünce Jake'in omzunu sıkıca kavradı.

"Ayy!" dedi Jake. "Acıyor, ahbap!"

Eddie hiç aldırmadı. Hatta parmaklarının baskısı daha da arttı.

"Tanrım," diye fısıldadı Eddie. "Ulu Tanrım, nedir bu? Neler olu-yor?"


8

Eddie'nin yüzü, Jake'in gözleri önünde bir anda kül gibi oldu. Gözleri yuvalarından fırlamıştı. Jake pençe gibi yapışmış eli omzundan pek de zahmetsiz sayılmayacak şekilde çekip aldı. Eddie bir şeyi işaret edecek oldu ama yeterince kuvveti yok gibiydi. Kolu tekrar yan tarafına düştü.

Lincoln'ün yolcu tarafından çıkan adam kaldırıma doğru yürürken direksiyonun başından kalkan adam arka kapıyı açtı. Hareketleri, Jake'e bile daha önceden çalışılmış gibi gelmişti. Neredeyse dans adımları gibi. Arka koltuktan inen adamın üzerinde pahalı bir takım elbise vardı, ama bu adamın tıknaz, göbekli, kır teller karışmış siyah saçlı, ufak tefek biri olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Takım elbisesinin omuzlarına bakılırsa siyah saçlarının kepekli olduğu söylenebilirdi.

Jake'e gün daha da kararmış gibi geldi. Güneşin bir bulutun ardında kalıp kalmadığını görmek için başını kaldırdı. Bulut yoktu. Ama güneşin çevresinde, şaşkın bir gözün çevresindeki rimele benzeyen kara bir halka vardı.

Yarım blok ileride, kendisinin 1977 versiyonu bir restoranın camından içeri bakıyordu. Jake, ismini hatırlayabiliyordu: Chew Chew Mama's. Onun biraz ötesinde Tower of Power Plakçılık vardı. Jake, orayı gördüğünde bugün Tower'da ucuzluk var, diye düşündüğünü hatırlıyordu. 1977 ki Jake arkasına dönüp bakmış olsaydı gri arabayı görebilirdi... ama irınarmşti- Yetmiş Yedi'deki Çocuk'un aklı gelecekteydi. "Bu Balazar," dedi Eddie.

"Ne?"


Eddie, Sulka kravatını düzeltmek için duraksayan tıknaz adamı işaret etti. Diğer ikisi, adamın iki yanında koruyucu pozlarda duruyordu.

"Enrico Balazar. Çok daha genç görünüyor elbette. Tanrım, neredeyse orta yaşlı!"

"1977'deyiz," diye hatırlattı Jake. Sonra jeton düştü. "Bu Roland ile öldürdüğünüz adam mı?" Eddie, Jake'e 1987'de Balazar'm kulübünde olanları mide bulandırıcı kısımlarını çıkararak anlatmıştı. Örneğin Kevin Blake'in, Eddie ve Roland'ı geniş alana çıkarmak için Eddie'nin ağabeyinin kafasını havaya fırlattığı kısım. Henry Dean, muhteşem bilge ve yüce keş.

"Evet," dedi Eddie. "Roland ile öldürdüğümüz herif. Arabayı kullanan da Jack Andolini. İnsanlar onun için Yaşlı Ucube derdi ama yüzüne karşı değil elbette. Kurşunlar uçuşmaya başlamadan hemen önce kapılardan birinden benimle birlikte geçmişti."

"Roland, onu da öldürdü, değil mi?"

Eddie başını salladı. Jack Andolini'nin kör ve suratından mahrum bir halde kumsaldaki ıstanavarların keskin pençeleri arasında öldüğünü açıklamaya çalışmaktan daha kolaydı.

"Diğer koruma ise George Biondi. Koca Burun. Onu ben öldürdüm. Öldüreceğim. Bundan on yıl sonra." Eddie her an bayılıverecekmiş gibi görünüyordu.

"İyi misin, Eddie?"

"Sanırım. Galiba iyi olmaya mecburum." Kitapçının kapısından uzaklaşmışlardı. Oy hâlâ Jake'in ayaklarının dibinde duruyordu. Diğer Jake, ikinci Cadde'nin sonunda gözden kayboldu. Şimdi koşuyor olmalıyım, diye düşündü Jake. Belki UPS görevlisinin çantasının üzerinden atlıyorum. Şarküteriye doğru hızla koşuyorum, çünkü orasının Orta-Dünya'ya açılan topı olduğuna inanıyorum. Ona giden kapı.

Balazar, GÜNÜN SPESİYALİTELERİ tahtasının önündeki cama yansıyan görüntüsünü inceledi, kulaklarının üst kısmındaki saçlarını parmak uçlarıyla hafifçe kabarttı, ardından açık kapıdan içeri girdi. Andı ve Biondi, onu takip etti.

"Belalı adamlar," dedi Jake.

"Hem de en belalıları," diye onayladı Eddie.

"Brooklyn'den."

"Eh, evet."

"Neden Brooklyn'li belalı adamlar Manhattan'da bir kitapçıya gelj. yor?"

"Sanırım bu sorunun cevabını öğrenmek üzereyiz. Omzunu incittim mi, Jake?"

"Bir şeyim yok. Ama tekrar içeri girmeyi hiç istemiyorum."

"Ben de öyle. Haydi gidelim."

Manhattan Zihin Lokantası'na geri döndüler.

Oy hâlâ Jake'in ayaklarının dibindeydi ve devamlı inliyordu. Bu sesin Jake'in pek hoşuna gittiği söylenemezdi ama hayvanı anlayabiliyordu. Kitapçıdaki korkunun kokusu neredeyse elle tutulabilecek kadar yoğundu. Satranç tahtasının yanında oturan Aaron Deepneau, Calvin Tower ve bir kitabın ilk basımını arayan kitapsevere pek de benzemeyen yeni gelen adamlara mutsuzca bakıyordu. Tezgâhın yanında duran diğer iki adam, acil bir randevuları olduğunu son anda hatırlamış insanların edasıyla telaşla kahvelerinin son yudumlarını içiyordu.

Korkaklar, diye düşündü Jake hayatında yeni sayılabilecek bir duygu olan küçümsemeyle. Yaslı olmanız sizi biraz maruz gösterir ama korkak olduğunuz gerçeğini değiştirmez.

"Birkaç şeyi konuşacaktık, Bay Tören," diyordu Balazar. Alçak, sakin, mantıklı, aksansız bir sesle konuşuyordu. "Lütfen, ofisinize geçebilirsek..."

"Sizinle konuşacak hiçbir şeyim yok," dedi Tower. Bakışları sürekli Andolini'ye kayıyordu. Jake bunun sebebini bildiğini sanıyordu. Jack An-dolini, bir korku filminden çıkmış baltalı psikopat katil gibi görünüyordu. "On beş temmuzda gelirseniz görüşebiliriz. Bir ihtimal. Yani dördünden konuşabiliriz. Sanırım. İsterseniz." Ne kadar mantıklı konuştuğunu • termek istercesine gülümsedi. "Ama şimdi? Maalesef şimdi konuşma-z için bir sebep göremiyorum. Ve şunu da belirtmek isterim ki adım..."

"Konuyu anlamıyor," dedi Balazar. Andolini'ye ve Koca Burun'a haktr ellerini omuzlarına kaldırdı, sonra indirdi. Yaşadığımız dünyanın nesi var? diyordu hareketi. "Jack? George? Bu adam benden bir çek aldı; hem de üzerindeki rakamda baştaki birin yanında beş sıfır vardı. Ama simdi ne diyor? Konuşacak bir şeyi yokmuş."

"İnanılmaz," dedi Biondi. Andolini hiçbir şey söylemedi. Sadece çamura benzeyen kahverengi gözleriyle nahoş alın çıkıntısının altından, kötü küçük hayvanların inlerinin ağzından baktığı gibi bakıyordu. Jake öyle bir suratla söze fazla gerek kalmadığını düşündü. Sindirmek söz konusuyken tabi.

"Ben seninle konuşmak istiyorum," dedi Balazar. Sabırlı, makul bir sesle konuşuyordu, ama Tower'm yüzüne dikilmiş bakışları deliciydi. "Neden mi? Çünkü yanımda çalışanlarım seninle konuşmamı istiyor. Bu da benim için yeterli bir sebep. Ve ne, biliyor musun? Bence yüz bin dolar hatırına beş dakikanı ayırabilirsin. Değil mi?"

"Yüz bin gitti," dedi Tower kasvetli bir ifadeyle. "Eminim sen ve seni tutan kişi biliyordur."

"Bu beni ilgilendirmez," dedi Balazar. "Niçin ilgilendirsin ki? Ne de olsa para senindi. Beni ilgilendiren, bizi arka tarafa alıp almayacağın. Aksi halde konuşmamızı burada, tüm dünyanın gözü önünde gerçekleştirmek zorunda kalacağız."

Tüm dünya; Aaron Deepneau, bir Hantal Billy ve dükkândakilerin göremediği birkaç eski New York'ludan ibaretti. Deepneau'nun yanındakiler, batan gemiyi terk eden fareler gibi kaçmıştı.

Tower son bir deneme yaptı. "Dükkânla ilgilenecek kimsem yok. Öğle tatili yaklaşıyor ve o saatlerde pek çok insan..."

"Burası günde elli papel bile kazanmıyor," dedi Andolini. "Ve bunu hepimiz biliyoruz, Bay Tören. Eğer büyük bir kazançtan mahrum olacağınızı düşünüyorsanız kasanın başına birkaç dakikalığına onu bırakın."

Jake korkunç bir an için Yaşlı Ucube'nin kastettiği kişinin kendisi olduğunu sandı. Sonra Andolini'nin kendisini değil, Deepneau'yu işaret et«ğini anladı.

Tower (ya da Tören) sonunda pes etti. "Aaron?" diye sordu. "Senij için bir sakıncası var mı?"

"Senin için yoksa benim için de yok," dedi Deepneau. Endişeli görü. nüyordu. "Bu adamlarla konuşmak istediğinden emin misin?"

Biondin, ona baktı. Jake, Deepneau'nun bu bakışlara çok iyi dayan, dığını düşündü. Tuhaf bir şekilde adamla gurur duydu.

"Evet," dedi Tower. "Sorun yok."

"Merak etme, senin yüzünden arka taraftan bekâretini kaybetmeye, cek," dedi Biondi gülerek.

"Sözlerine dikkat et, bir irfan yuvasındasın," dedi Balazar, ama Jake, adamın hafifçe gülümsediğini görmüştü. "Gel, Tören. Kısa bir görüşme olacak."

"Benim adım Tören değil! Resmen değiştirip..."

"Her neyse," dedi Balazar sakinleştirmek istercesine. Hatta Tower'in kolunu nazikçe tuttu. Jake hâlâ tüm bunların... tüm bu melodramın... onun dükkândan ayrılmasından ve yeni kitaplarıyla (en azından onun için yeniydi) yolculuğuna kaldığı yerden devam etmesinden sonra gerçekleştiği fikrine alışmaya çalışıyordu. Her şey onun ardından olmuştu.

"Bir salak her zaman salaktır, değil mi patron?" diye neşeyle sordu Biondi. "Hollandalı işte. Kendine ne derse desin."

"Konuşmanı istersem ne söylemeni istediğimi de söylerim, George," dedi Balazar. "Anlaşıldı mı?"

"Tamam," dedi Biondi. Sonra bunun yeterince hevesli bir karşılık olmadığını düşünmüş olacak ki, "Tabi, elbette!" diye ekledi.

"İyi." Balazar şimdi Tower'i kolundan sıkıca tutmuş, dükkânın arkasına yöneltiyordu. Arka taraf tıka basa kitapla doluydu. Havası, milyonlarca sayfanın bayat kokusuyla ağırlaşmıştı. Üzerinde SADECE PERSONEL yazan kapalı bir kapı vardı. Tower anahtarlarla dolu bir halka çıkardı. Aralarından birini seçerken anahtarlar şmgırdadı.

"Elleri titriyor," diye mırıldandı Jake.

Eddie başını salladı. "Onun yerinde olsam benim de titrerdi."

Tower aradığı anahtarı buldu, kilide soktu ve kapıyı açtı. Ziyaretine gelen üç adama (Brooklyn'li belalı adamlar) bir kez daha baktıktan sonra iceri girdi. Kapı arkalarından kapandı ve Jake, sürgünün itildiğini duydu. Bunu Tower'in yaptığını pek sanmıyordu.

Jake hırsızlığa karşı dükkânın köşesine yerleştirilmiş dışbükey ayna-baktı ve Deepneau'nun kasanın yanındaki telefona uzandığını, bir süre düşündüğünü ve ardından vazgeçtiğini gördü.

"Şimdi ne yapacağız?" diye sordu Eddie'ye.

"Bir şey deneyeceğim," dedi Eddie. "Bir keresinde bir filmde görmüştüm." Kapalı kapının önünde durdu ve Jake'e göz kırptı. "İşte gidiyorum. Umduğum gibi olmaz ve kafamı çarparsam benimle dalga geçmekte serbestsin."

Eddie, Jake, ona daha neden bahsettiğini soramadan kapının içinden geçti. Jake, Eddie'nin gözlerini kapadığını ve ağzının sıkıca kapandığını görmüştü. Sert bir çarpışma bekleyen birinin yüz ifadesiydi.

Ama sert bir çarpışma olmadı. Eddie kapının içinden geçip gitti. Mokasenli ayağı bir an için kapının dışında kaldı, sonra o da kayboldu. Bir el, pütürlü ahşabın üzerinden sürtünüyormuş gibi bir ses duyuldu.

Jake eğilip Oy'u kucağına aldı. "Kapa gözlerini," dedi.

"Lerini," dedi Hantal Billy ama Jake'e taparcasına bakmaya devam etti. Jake kendi gözlerini sıkıca yumdu. Tekrar açtığında Oy'un kendisini taklit ettiğini gördü. Daha fazla beklemeden SADECE PERSONEL yazılı kapının içinden geçti. Bir anlık karanlık oldu ve ahşap kokusu aldı. Kafasının içinde o rahatsız edici çınlamaları duydu. Sonra kendini diğer tarafta buldu.


10

Jake'in umduğundan çok daha geniş bir depodaydılar ve her yer kitap doluydu. Kitapların ağırlığıyla bel vermiş rafların yüksekliği dört buçuk metreyi buluyordu. Rafların arasında daracık, çarpılmış koridorlar vardı. Jake birkaçında küçük havaalanlarındaki portatif tırmanma rampalarına benzeyen merdivenler olduğunu gördü. Kitapların kokusu, ön taraftakilere benziyordu ama çok daha ağır, çok daha boğucuydu. Tepelerinde, sarımsı, titrek bir ışık yayan eski bir lamba vardı. Tower, Balazar Ve adamlarının korkunç gölgeleri sol taraflarındaki duvann üzerine düşmuştu. Tower ziyaretçilerini ofis olarak kullandığı köşeye götürdü. Köşede, üzerinde bir daktilo olan çalışma masası, üç eski dosya dolabı ve evraklarla dolu bir duvar vardı. Duvardaki takvimin mayıs sayfasının üze-rinde, Jake'in tanımadığı, on dokuzuncu yüzyılda yaşayan bir adamın resmi vardı. Kim olduğunu hatırlaması birkaç saniye sürdü... Robert Brow-ning. Jake son ödevinde ondan bir alıntı yapmıştı.

Tower masasının ardındaki sandalyeye oturdu ve anında bu yaptığı-na pişman olmuş göründü. Jake, onu anlayabiliyordu. Diğer üçünün öyle başına dikilmesi hoş olmasa gerekti. Duvardaki gölgeleri, canavarlara benziyordu.

Balazar elini iç cebine soktu ve katlanmış bir kâğıt çıkardı. Kâğıdı açarak Tower'in masasına koydu. "Bunu tanıdın mı?"

Eddie biraz ilerledi. Jake uzanıp kolunu tuttu. "Yaklaşma! Seni hissederler!"

"Umurumda değil," dedi Eddie. "O kâğıdı görmem gerek."

Başka ne yapacağını bilemeyen Jake, onu takip etti. Oy kucağında kıpırdanarak inledi. Jake, onu hafifçe sıkınca Oy şaşkınca baktı. "Kusura bakma dostum," dedi Jake. "Ama sessiz olman gerek."

Acaba 1977'deki Jake boş arsaya ulaşmış mıydı? Arsaya vardığında her nasılsa kayacak ve düşüp bilincini kaybedecekti. Bu gerçekleşmiş miydi? Merak etmenin anlamı yoktu. Eddie haklıydı. Hoşuna gitmese de Jake bunun doğru olduğunu biliyordu: orada değil, burada olmaları ve Balazar'm Calvin Tower'a uzattığı kâğıdı görmeleri gerekiyordu.


11

Eddie, Jack Andolini, "Patron, bu hoşuma gitmiyor. Bir acayiplik var," demeden önce ilk birkaç satırı okuyabilmişti.

Balazar başını salladı. "Bana da öyle geliyor. Burada bizden başka biri var mı, Tören?" Sesi hâlâ sakin ve makuldü ama bakışları her yeri tarıyordu.

"Hayır," dedi Tower. "Şey, dükkânın kedisi Sergio var. Galiba buralarda bir yerlerde ola..."

"Burası dükkân falan değil," dedi Biondi. "Paranı gömdüğün bir çu-Icur Bir kitapçı, ha? Kimi kandırıyorsun, ahbap?"

Kimi olacak, kendisini, diye düşündü Eddie. Kendini kandırıyor.

Sanki bu düşünce onları çağırmış gibi o korkunç çınlamalar tekrar haşladı. Tower'in deposundaki dört adam duymuyordu, ama Jake ve Oy duyuyordu; Eddie bunu yüzlerindeki acı dolu ifadeden anlayabiliyordu. Zaten loş olan depo, aniden daha da karardı.

Geri dönüyoruz, diye düşündü Eddie. Tanrım, geri dönüyoruz! Ama kâğıdı görmeden...

İki adamın da irileşmiş, şaşkın gözlerle etrafına bakmasına aldırış etmeden Andolini ve Balazar'm arasından eğildi. Tek umursadığı, o kâğıt parçasıydı. Biri Balazar'ı önce bu kâğıdı imzalatması (muhtemelen), doğru zaman geldiğinde de Tower/Toren'in suratına doğru sallaması (kesinlikle) için tutmuştu. // Roche, böyle işler için çoğunlukla "centilmenler" dediği birkaç sert adamını gönderirdi. Bununla birlikte bu iş, kişisel ilgisini gerektirecek kadar özel olmalıydı. Eddie sebebini öğrenmek istiyordu.

SÖZLEŞME BELGESİ

İşbu belge, New York Eyaleti sakini, New York Şehri, Manhattan, 46. Sokak ve 2. Cadde'de bulunan, 298 Parsel, Ada No 19'da boş arsa olarak tanımlanan gayrimenkulun sahibi Bay Calvin Tower ile...

Kafasının içinde tekrar çınlamalar duydu ve titredi. Bu kez sesleri daha yüksekti. Gölgeler yoğunlaştı ve deponun duvarlarını kapladı. Ed-die'nin caddedeyken hissettiği karanlık, kendini gösteriyordu. Sürüklenebilirlerdi ve bu iyi olmazdı. İçinde boğulma olasılığı da vardı ve bu daha da beter olurdu elbette. Karanlığın içinde boğulmak gitmenin korkunç bir yoluydu.

Ya o karanlığın içinde bir şeyler de varsa? Bekçi gibi aç yaratıklar?

Var zaten. Bu, Henry'nin sesiydi. Neredeyse iki aydır ilk kez konuşmuştu. Eddie, Henry'nin arkasında durduğunu ve kan çanağına dönmüş gözlerini kırpmadan bakıp, sapsarı, bakımsız dişlerini göstererek boş boş sırıttığını hayal edebiliyordu. Olduğunu biliyorsun. Ama çınlamaları duy. duğunda gitmek zorundasın, biraderim. Bunu sen de biliyorsun.

"Eddie!" diye haykırdı Jake. "Geri geliyor! Duyuyor musun?"

"Kemerimi tut," dedi Eddie. Bakışları, Tower'in tombul elindeki kâ-ğıt üzerinde bir ileri bir geri gidip geliyordu. Balazar, Andolini ve Koca Burun hâlâ etrafına bakıyordu. Biondi tabancasını bile çekmişti.

"Neyini...?"

"Belki birbirimizden ayrılmayız," dedi Eddie. Çınlamalar inlemesine sebep olacak kadar artmıştı. Sözleşmede yazan kelimeler gözlerinin önünde uçuşuyordu. Gözlerini kısarak tekrar okumaya çalıştı:

...gayrimenkulun sahibi Bay Calvin Tower ile New York Eyaleti'nde faaliyet gösteren Sombra Şirketi arasında yapılmış Sözleşme Muka-velesi'dir.

Sombra Şirketi, 15 Temmuz 1976'da Calvin Tower'a makbuz mukabili bu gayrimenkule istinaden iade edilemez 100.000 dolarlık bir ödeme yapmıştır. Buna bağlı olarak Calvin Tower...

15 Temmuz 1976. Daha bir yıl bile olmamıştı.

Eddie karanlığın onları içine aldığını hissetti ve geri kalanını okuyup beynine kazımaya çalıştı. Belki olan biteni anlamasına yetecek kadarını görürdü. Bunu yapabilirse, olanların hepsi için ne anlama geldiğini çözmeye bir adım yaklaşabilirlerdi.

Bu çınlamalar beni çıldırtmazsa. Karanlığın içindeki yaratıklar bizi ye-mezse.

"Eddie!" Jake. Sesine bakılırsa dehşet içindeydi. Eddie, ona aldırmadı.

...Calvin Tower, bugün başlayacak ve 15 Temmuz 1977'de bitecek bir yıllık süre boyunca gayrimenkulu satmamayı, kiralamamayı ve ipotek etmemeyi taahhüt etmektedir. Sombra Şirketi, yukarıda belirtilen gayrimenkulun ilk alım hakkına sahip olacaktır.

Bu süre içinde Calvin Tower, Sombra Şirketi'nin söz konusu gayrimenkul üzerindeki belirtilen ilgisini muhafaza edip koruyacak ve hiçbir şekilde ipotek...

Dahası vardı, ama çınlamalar artık tahammül edilemeyecek bir bo-vuta gelmişti. Eddie kafasının çok yakında patlayacağını düşünmeye başladı. Bir an için bu dünyanın ne kadar inceldiğini anlamış, hatta neredeyse görmüştü. Belki de bütün dünyalar için aynısı geçerliydi. Üzerindeki kot pantolon gibi yıpranıp incelmişlerdi. Anlaşmadan son bir cümle yakaladı: ...bu şartlar yerine getirildiği takdirde gayrimenkulu Sombra veya bir başka şahsa satma hakkına sahip olacaktır. Sonra kelimeler, her şey, kapkara bir girdabın içinde yok oldu. Jake bir eliyle Oy'u, diğeriyle Ed-die'nin kemerini tutuyordu. Oy şimdi şiddetle havlıyor, Eddie ise zihninde Oz Diyarı'na uçan Dorothy'yi görüyordu.

Karanlığın içinde gerçekten de bir şeyler vardı; fosforlu gözlerin ardında belli belirsiz görünen yüzler. Okyanusların derinlikleriyle ilgili filmlerde rastlananlara benzer yaratıklar. Ama filmlerde, okyanus tabanını araştıranlar her zaman çelik dalma tüplerinin içinde olurdu. Oysa o ve Jake...

Çınlamalar, kulaklarının parçalandığı hissini verecek kadar şiddetlendi. Eddie kafasını gece yarısı çalan kilise çanların içine sokmuş gibi hissediyordu. Kendi sesini duymadan çığlık attı. Sonra her şey gitti; Jake, Oy, Orta-Dünya, her şey. Galaksilerin ve yıldızların ötesinde bir yerde süzülüyordu.

Susannah! diye haykırdı. Neredesin, Suze?

Cevap yoktu. Sadece karanlık vardı.

Gelmekte olan yeni bebe dışında hiçbir şeyi umursamıyordu. Yeni be-• doyurulması gerekiyordu. Ziyafet salonu yakındaydı. Önemli olan yegâne şey buydu.

Kendi tarzında en az Detta Walker kadar tehlikeli olan bu yeni ka-, jyjja'ydı. Hiç kimsenin babasının adını taşımıyordu. İsmi, Yüksek pil'de anne anlamına geliyordu.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM MIA


1

Bir zamanlar, altmışlarda (dünya ilerlemeden önce) Odetta Holmes adında çok hoş, sosyal, güzel, zengin, genç ve kendine bir erkek (veya bir kız) aramaya hevesli bir kadın vardı. Bu kadın, bedenini hiç farkında olmadan çok daha nahoş bir yaratık olan Detta Walker ile paylaşıyordu. Detta diğer erkekleri veya kızları hiç mi hiç umursamıyordu. Cöos'h Rhea onu görse Detta'yı fark eder ve onu kendisine kız kardeşi kadar yakın görürdü. Gilead'lı Roland, son silahşor, Orta-Dünya'nın diğer tarafında bu bölünmüş kadını kendisiyle birlikte sürüklemiş ve üçüncü bir kadın yaratmıştı. Önceki ikisinden çok daha iyi, çok daha güçlüydü üçüncüsü. Bu, Eddie Dean'in âşık olduğu kadındı. Kadın, onu kocası kabul etmişti, bu yüzden onun soyadını kullanıyordu. Sonraki yılların feminizm tartışmalarını kaçırmış olduğu için bunu seve seve yapıyordu. Susannah Dean ismini mutluluğun yanı sıra büyük bir gururla taşımıyorsa bunun sebebi, annesinin ona bir düşüşün ardından gururun yok olduğunu öğret-mesiydi.

Şimdi dördüncü bir kadın vardı. Bir başka stres ve değişim anında üçüncüden doğmuştu. Ne Susannah, ne Odetta ne de Detta umurunday-

Uzun, taş koridorlarda ziyafet salonuna doğru yavaş adımlarla yürüdü. Harap olmuş odaların, boş oyukların ve köşelerin, karanlık salonların önünden geçti. Bu eski şatoda bir yerlerde, çok uzun zaman önce akıtılmış kanlarla yıkanmış, eski bir taht vardı. Bazı yerlerde merdivenler, hangi derinliklere uzandığını ancak tanrıların bildiği kemik duvarlı kilise mahzenlerine açılıyordu. Yine de burada hayat vardı; hayat ve zengin yiyecekler. Mia bundan, kalçasının altından uzanan bacaklarından ve onlara sürten çok katlı eteğinin kumaşından olduğu kadar emindi. Zengin yiyecekler. Eski deyişte olduğu gibi, sen ve mahsulün için hayat. Ve şu an ölesiye açtı. Elbette! Ne de olsa iki kişi için yiyordu, değil mi?

Geniş bir merdivene ulaştı. Alçak ama güçlü bir ses duydu: en derin mezarların altında gömülü olan slo-trans makinelerinin güm güm gümle-mesi. Mia onları umursamıyordu. Onları on binlerce yıl önce yapıp çalıştıran Kuzey Merkez Pozitronik, Ltd.'i de öyle. İki kutuplu bilgisayarlar, kapılar, Işınlar veya her şeyin merkezinde duran Kara Kule de onu zerre kadar ilgilendirmiyordu.

Onu tek ilgilendiren, kokulardı. Yoğun, muhteşem kokular havada ona doğru süzülüyordu. Tavuk, et suyu, yağda nar gibi kızarmış domuz eti kokuları ağzını sulandırıyordu. Az pişmiş, kanlı dana etleri, peynir tekerlekleri, kocaman turuncu virgüllere benzeyen devasa karidesler de ziyaretin bir parçasıydı. Lezzetli soslara bulanmış balık filetoları, karışık pilavlar, uzak güneyin meşhur caldo largo yahnisi de diğerlerinin yanında yerini almıştı. Tüm bunlara yüzlerce meyve, binlerce tatlı eklenmişti ve bu daha başlangıçtı! Bunlar sadece aperatiflerdi! Büyük bir ziyafetin i]ı lokmaları!

Mia, geniş merdivenlerden aşağı aceleyle koştu. Eli, tırabzana hafif. çe sürtüyor, terlikli küçük ayakları telaşla hareket ediyordu. Bir keresin. de bir rüya görmüş, rüyasında korkunç bir adam tarafından bir trenin önüne itilmiş ve bacakları kopmuştu. Ama rüyalar aptalca şeylerdi. İşte ayakları oradaydı, bacakları da yerindeydi, değil mi? Evet! Karnındaki bebe de öyle. Karnının doyurulmasını isteyen bebe. Oğlan açtı, kendisi de öyle.
3

Merdivenlerin sonunda yüksek, çift kanatlı bir kapıda son bulan, cilalanmış siyah mermerden, otuz metre uzunluğunda bir koridor vardı, Mia telaşla o tarafa yöneldi. Yansımasının hemen altında ilerlediğini ve mermerin derinliklerinde, sudaki meşaleler gibi parlayan elektrik ışıklarını görebiliyor, ama onu takip etmekte olan ve basamaklardan şık ayakkabılarla değil, yıpranmış çizmelerle inen adamı göremiyordu. Adamın üzerinde, ziyafetlere uyacak gösterişli kıyafetler değil, bir kot pantolon ve mavi pamuklu bir gömlek vardı. Sandalağacından kabzası olan eski bir altıpatlar, sol tarafından sarkıyordu. Kılıfı, ham deriden şeritlerle bağlanmıştı. Adamın derin çizgilerle kaplı, hatları sert yüzü güneşten koyulaş-mıştı. Saçları siyahtı, ama artık tek tük kırlar göze çarpıyordu. En etkileyici yeri gözleriydi. Masmavi gözlerinde sarsılmaz, soğuk bakışlar vardı. Detta Walker hiç kimseden, bu adamdan bile korkmazdı ama bu keskin bakışlardan çekinirdi.

1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   54






    Ana sayfa


Stephen King Kara Kule Cilt5 Calla'nın Kurtları

Indir 2.69 Mb.