bilgiz.org

Stephen King Göz




Sayfa9/14
Tarih29.12.2017
Büyüklüğü0.74 Mb.

Indir 0.74 Mb.
1   ...   6   7   8   9   10   11   12   13   14

Billy el fenerini çıkarıp sahneye gitti ve kırmızı kadife perdelerin arasından geçti. Pırıl pırıl cilalanmış yüzeyi ve yeni boyanmış basketbol alanı çizgileriyle salon zemini küçük bir göl gibiydi. Fenerini perde önündeki sahne çıkıntısına tuttu. Buraya tebeşirle ertesi gün yerleştirilecek olan kral ve kraliçe tahtlarının yeri çizilmişti. O zaman bütün sahne çıkıntısı da çiçeklerle bezenmiş olacaktı... ne anlamı vardı sanki...

Boynunu uzattı ve fenerini havaya tutup üstteki gölgelere baktı. Tepesinde siluetler halinde kirişler vardı. Tam dans pistinin üstündeki kirişler krepon kağıdıyla süslenmişti, ama sahne çıkıntısı üzerindekiler süslenmemişti. Buradakiler küçük bir çekme perdeyle gizlenmiş, salon zemininden görünmüyordu. Aynı perde duvar resmini aydınlatacak olan lambaları da gizlemekteydi.

Billy feneri söndürdü ve sahne çıkıntısının sol yanına gidip duvara monte edilmiş çelik merdivenden tırmanmaya başladı. Gömleğinin içine koymuş olduğu içi vida dolu torba salonun ölü sessizliği içinde yankılı bir şıngırtı çıkarıyordu.

Merdivenlerin üstünde küçük bir platform vardı. Sahne çıkıntısına yüzünü döndüğü zaman, sağ yanında tiyatro araç gereçleri ve dekorlarının bulunduğu yer, solundaysa salon kalıyordu. Tiyatro araç gereçleri arasında 1920'lere dek uzanan çeşitli dönemlerde kullanılmış dekor malzemeleri vardı. Edgar Alan Poe'nun "Kuzgun" adlı şiiri dramatize edilirken kullanılan Athena büstü boş gözlerle Billy'ye baktı. Tam önünde, çelik bir kiriş sahne çıkıntısına doğru uzanmaktaydı. Duvar resmini aydınlatacak olan lambalar bunun altına monte edilmişti.

Billy bunun üzerine çıkıp hiç korkmadan ve kolayca yürümeye başladı. İçinden de bir şarkı mırıldanıyordu. Kirişin üstü kalın bir toz tabakasıyla kaplıydı. Yolun yansına geldiğinde Billy durdu, dizleri üstüne eğilip aşağı baktı.

Evet. Fener'in ışığında tam altındaki sahne çıkıntısını ve buradaki tebeşir çizgilerini görebiliyordu, (bombalan salın)

Tam noktayı belirlemek için tozun üstüne bir çarpı işareti çizdi ve yeniden cambaz gibi platforma yürüdü. Balo saatine dek buraya kimse çıkmazdı. Duvar resmine ve kralla kraliçenin taç giyecekleri sahne çıkıntısına verilecek ışık, aşağıda bir kutudan yapılacaktı.

(görürler taç nasıl giydirilirmiş)

Aşağıdan buraya bakacak biri ise güçlü ampullerin ışığından hiçbir şey göremezdi. Yapacağı düzenleme ancak birinin bir şey almak için platform üzerindeki tiyatro araç gereçleri bölümüne geçmesiyle açığa çıkabilirdi. Ama buna pek ihtimal vermiyordu. Göze alınabilecek bir riskti doğrusu.

Billy kahverengi torbasını açıp içinden bir çift ince lastik eldiven çıkarıp giydi, daha sonra da bir gün önce satın almış olduğu iki makaradan birini çıkardı. Dudakları arasına birkaç tane çivi sıkıştırıp çekici de aldı. Yine aynı şarkıyı mırıldanarak makarayı platformun üstündeki köşeye çaktı. Yanına da küçük bir vida iliştirdi.

Merdivenden inip sahne arkasına geçti, buradan da içeri girmiş olduğu pencereye yakın bir yerden yine merdivenden çıkıp depo gibi kullanılan tavan arası benzeri bir bölmeye geldi. Burada yığın halinde eski okul yıllıkları, güve yemiş spor formaları ve farelerin kemirdiği eski ders kitapları bulunuyordu.

Billy buradan sola bakarak fenerini tuttuğunda tiyatro araç gereçleri bölümünü ve yerleştirdiği makarayı görebiliyordu. Sağına döndüğünde yüzüne serin hava çarptı; duvarda havalandırma deliği vardı. Şarkısını mırıldanarak ikinci makarayı da bu deliğin üstüne çaktı.

Yeniden aşağı inip az önce açmış olduğu pencereden dışarı çıktı ve domuz kanıyla dolu kovalan aldı. İşe koyulalı yarım saat geçmiş olmasına karşın daha buz çözülmemişti. Kovalarla birlikte pencereden içeri girdi.

İki elinde kovalarla kiriş üstünde yürümesi daha kolay olmuştu; çarpı işareti koyduğu yere gelince durdu ve kovalan bıraktı, bir kez daha aşağı baktıktan sonra yeniden platforma yürüdü. Bir an kovalardaki parmak izlerini silmeyi düşündüyse de, (Kenny, Don ve Steve'in parmak izleri vardı) sonra bundan vazgeçti. Cumartesi sabahı belki güzel bir sürprizle uyanırlardı. Bunu düşününce gülesi geldi.

Torbadaki son kalan bir kangal sicimdi. Yeniden kovaların bulunduğu yere gidip ikisinin de sapından bolca geçen bir düğüm attı. Sonra sicimi makaradan ve vidadan geçirdi. Kalan sicimi sol taraftaki platforma atıp oradaki makaradan da geçirdi.

Kalan bolca sicimi hava deliği yanındaki sandıkların üstüne bıraktı. Dışardan elini uzattığında kolayca yetişebileceği bir yerdeydi. Son kez merdivenlerden aşağı inip ellerindeki tozu silkeledi. İşi bitmişti.

Pencereden dışarı baktı, sonra da süzülerek dışarı çıktı. Pencereyi indirdi ve elinden geldiğince kilidi kapamaya çalıştı. Sonra da arabasına döndü.

Chris kovaların altında büyük bir olasılıkla Tommy Ross'la o White denen karının bulunacağını söylemişti; bunu sağlamak için de kendi arkadaşları arasında yoğun bir kulis yapmıştı. Böylesi iyi olurdu tabii. Ama Billy için kim olsa iyi olurdu.

Hatta şöyle bir düşününce, kovaların altında Chris de olsa fark etmezdi onun için.

Arabasına binip oradan uzaklaştı.


*
Benim Adım Susan Snell'den alıntı (s. 48):
Carrie balodan bir gün önce Tommy'yi görmeye gitti. Koridorda onun dersten çıkmasını beklerken çok perişan bir görünüşü varmış. Tommy'nin anlattığına göre, sanki Tommy'nin onu azarlamasından korkar gibiymiş.

Balo gecesi en geç on bir buçukta evde olması gerektiğini, yoksa annesinin çok merak edeceğini söylemiş. Tommy'nin eğlencesine engel olmak istemezmiş, ama annesini merak içinde bırakması da doğru olmazmış.

Tommy balodan sonra Kelly'nin yerine gidip bir birayla hamburger yemeyi önermiş. Öteki çocuklar Westover ya da Lewiston'a gideceklerinden orası bomboş olur, demiş. Carrie'nin yüzü sevinçle aydınlanmış ve seve seve kabul etmiş.

İşte herkesin canavar dediği kız bu. Bunu aklınızdan çıkarmamanızı isterim. Yaşamındaki tek okul balosundan sonra salt annesi merak etmesin diye hamburger ve alkolsüz birayla yetinen bir kız...


*
Salona adımını atar atmaz Carrie'yi ilk çarpan şey içerdeki görkemdi. Şöyle böyle bir görkem değil, adamakıllı görkem. Satenli, ipekli, sifonlu gölgeler dolaşıyor, hava çeşitli çiçeklerin kokusuyla dolup taşıyordu. Sırtı açık, daracık belli bol etekli giysileriyle kızlar, göz kamaştırıcı beyazlıktaki ceketleriyle, pırıl pırıl parlayan siyah ayakkabılarıyla oğlanlar...

Pistte dans eden birkaç çift vardı, onlar da hafif loş ışıkta gerçekdışı siluetler gibi görünüyorlardı. Carrie çevresindeki insanları okul arkadaşları olarak değil, birer yabancı gibi görmek istiyordu.

Tommy koluna girmişti. "Duvar resmi çok güzel olmuş," dedi.

"Evet," diyebildi Carrie ancak.

Özel ışıklandırmayla aydınlanan resimde gondolcu küreğinin üzerine yaslanmış, bütün tabloya egemen olan günbatımı renkleri içinde yıkanıyor gibiydi. Arkasındaysa suların üstünde yükselen binalar vardı. Carrie o anın bütün yaşamı boyunca aklından hiç çıkmayacağını anlamıştı.

Acaba diğerleri de aynı duygular içindeler mi, diye geçirdi içinde... onlar ki, dünyayı görmüş insanlardı... ama George bile bir an salonun görünümü, kokusu ve genel havası karşısında sessiz kalmıştı. Orkestranın çaldığı hafif müzik bile Carrie'yi etkiliyordu. O an büyük bir huzur içindeydi, sanki ruhu güçlü bir ütü altında bütün buruşukluğundan kurtulup pürüzsüz ve dümdüz oluvermişti.

"Daannsss," diye bağırdı birden George ve Frieda'yı piste sürükledi. Çalmakta olan müzikle ilgisiz bir dansa haşladı. O sırada kenardan birisi bir laf atınca George da ona cevap verdi, sonra da kollarını kavuşturup bir kazaska figürü denedi, ama az kalsın düşüyordu.

Carrie güldü. "George çok komik," dedi.

"Komiktir ya. Çok iyi bir çocuktur. Burada çok iyi insanlar var. Oturmak ister misin?"

"Tabii," dedi Carrie.

Tommy kapıya gitti ve saçı kuaförde hayli kabartılmış olan Norma Watson'la döndü.

"Sizin yeriniz diğer YANDA," dedi Norma, bir yandan da gözü Carrie'deydi; bir yerinden sarkan bir şey, sivilce ya da yerine döndüğünde ballandıra ballandıra anlatabileceği bir açık aradı. "Bu ne güzel elbise, Carrie. Nereden aldın?"

Dans pistinin çevresinden dolanıp masalarına giderken Carrie, Norma'ya giysisini anlattı. Norma, Avon sabunu, Woolsworth parfümü ve ağzında şapur şupur çiğnediği meyveli çiklet kokuyordu.

Masada iki tane katlanan iskemle (tabii krapon kâğıtlarıyla süslü) vardı. Masanın üstü de okul renklerinden oluşan krapon kâğıtlarıyla bezenmiş, üzerinde şarap şişesine sokulmuş bir mum, bir balo programı, küçük, yaldızlı bir kalemle parti ikramı olan, iki gondol içinde karışık kuruyemiş vardı.

"Yahu, bir türlü alışamadım," diyordu Norma. "Carrie, öyle farklı görünüyorsun ki." Gözlerini iyice dikip yüzüne bakması Carrie'yi biraz tedirgin etti. "Her tarafın ışıldıyor. Sırrın nedir?"

"Don MacLean'in gizli aşkıyım," dedi Carrie. Tommy birden gülecek gibi olduysa da, hemen bastırdı. Norma'nın gülümsemesi biraz tekler gibi oldu. Carrie kendi esprisine ve hazırcevaplığına şaşırmıştı. Demek ki, ortada dolaşan esprinin kurbanı olduğu zaman insan böyle görünüyordu. Poposunu an sokmuş gibi. Norma'nın bu görünüşüne bayılmıştı.

"Benim artık gitmem gerek," dedi Norma. "Ne heyecanlı, değil mi, Tommy?" Tommy'ye acır gibiydi. "Seçim de çok heyecanlı olacak..."

"Her yanımdan seller gibi soğuk ter boşanıyor," dedi Tommy ciddi bir yüzle.

Norma biraz şaşkın bir halde yanlarından ayrıldı. Hiç de alışılageldiği gibi gelişmemişti konuşmalar. Carrie söz konusu olduğunda herkes ne olup biteceğini bilirdi eni konu. Tommy yine için için kıkırdadı.

"Dans etmek ister misin?" diye sordu.

Carrie dans etmesini bilmiyordu, ama bunu o anda itiraf etmeye de niyeti yoktu. "Biraz oturalım istersen."

Tam otururlarken Carrie'nin gözüne masanın üzerindeki mum ilişti ve Tommy'den bunu yakmasını rica etti. Mum yanarken, alevinin üstünde göz göze geldiler. Tommy uzanıp elini tuttu. Orkestra hafif müziğini sürdürüyordu.


*
Gölge Patladı'dan alıntı (s. 133-134):
Eğer ilerde bir gün Carrie konusu daha akademik bir nitelik kazanırsa, belki Carrie'nin annesi de daha ayrıntılı bir biçimde incelenecektir. Salt Brigham aile ağacını daha yakından tanımak için ben bile bu girişimi yapabilirim. İki üç kuşak geride çok ilginç olaylar olabilir.

Ve tabii, bir de Carrie'nin Balo Gecesi eve dönme olayı var. Neden? O aşamadayken Carrie'nin ne kadar aklı başında olduğunu söylemek zor. Bağışlanmak için olabilir, kendini kurban etmek için olabilir. Ama ne olursa olsun eldeki somut kanıtlar Margaret White'ın evde onu beklemekte olduğunu gösteriyor.


*
Ev kesin bir sessizlik içindeydi.

Carrie yoktu.

Gece.

Ve Carrie gitmiş.



Margaret White ağır ağır yatak odasından oturma odasına yürüdü. Önce kan akıntısı başlamış, ardından da Şeytan'ın gönderdiği düşler. Ve de Şeytan'ın ona bahşettiği o zebani gücü. Bu güç de kanın gelmesiyle beraber başlayacaktı tabii. Margaret Şeytan'ın gücünü iyi bilirdi. Kendi büyükannesi de bu güce sahipti. Pencere kenarındaki koltuğundan kalkmadan şöminedeki odunları yakmayı becerirdi. Böyle olunca da gözleri

(cadıların yaşamasına izin vermeyeceksin)

cadılara özgü bir ışıltıyla parlardı. Bazı akşamlar yemek masasında şeker kâsesi havada deli gibi daireler çizip dururdu. Böyle olduğunda büyükannesi ağzından deli gibi sesler çıkarır, eliyle nazar işaretleri yapardı. Sıcak günlerde köpek gibi solurdu, altmış altı yaşında, daha pek yaşlı sayılmamasına karşın bunamış bir durumda kalp yetersizliğinden öldüğünde, Carrie daha bir yaşında bile yoktu. Büyükannesinin cenazesinden dört hafta kadar sonra Margaret bir gün yatak odasına girdiğinde kızını beşiği içinde kahkahalar atarak başının üzerinde, havada dans eden bir şişeyi izlediğini görmüştü.

Margaret o an onu öldürecekti. Ralph engel olmuştu.

Engel olmasına izin vermemeliydi.

Şimdi Margaret White oturma odasının ortasında dikilmiş duruyordu. Duvardaki resimde İsa ona yaralı, acı çeken ve küskün gözlerle bakıyordu. Guguklu saat tıklamaktaydı. Saat sekizi on geçiyordu.

Carrie'deki Şeytan gücünü Margaret düpedüz hissediyordu. Hissetmemek mümkün değildi zaten. Carrie'yi üç yaşındayken komşu yosmaya bakarken yakaladığında, yapması gereken görevi tam yapıyordu ki, bu kez taş yağmış ve Margaret'in gücü kesilmişti. Şimdi o güç yine kabarmıştı, tam on üç yıl sonra.

Önce kan, sonra da zebani gücü.

Şimdi de bir oğlan, birlikte dans etme, sonra da yol kenarı ya da otoparkta arabanın arka koltuğuna uzanıp...

Kan, taze kan. Bu işlerin kökünde hep kan vardı ve temizlemek de ancak kanla sağlanabilirdi.

Margaret dev gibi bir kadındı, son derece kalın kollarında dirsekleri küçük gamzeler gibi kalıyordu, ama güçlü boynunun üstündeki başı şaşılacak denli ufaktı. Yüzü bir zamanlar güzeldi. Hâlâ da gizemli bir güzelliği vardı. Ama gözlerinde artık anormal ve dalgın bir ifade yerleşmişti, ağzının kenarlarındaki çizgiler de oldukça derindi. Bir yıl öncesine dek simsiyah olan saçları şimdi neredeyse hepten beyazdı.

Günahı, kapkara, gerçek günahı yok etmenin tek yolu, onu tövbekar bir kalbin

(Carrie kurban edilmeli)

kanında boğmakla olur. Tanrı bunu anlardı ve zaten kendi parmağını onun üzerine dayamıştı. Dağın tepesinde Hz. İbrahim'e oğlu İshak'ı kurban etmesini söyleyen de Tanrı'nın kendisi değil miydi?

Eski terliklerini sürüyerek mutfağa gitti ve dolabın çekmecesini açtı. Et kesmek için kullandıkları bıçak yıllardır bilenmekten ortası yay biçimini almış, uzun ve sivri uçluydu. Mutfak tezgâhının yanındaki tabureye oturup biley taşını aldı ve gözlerinde lanetlenmişlere özgü bir ifadeyle bıçağı ağır ağır bilemeye başladı.

Guguklu saat bir süre daha tıkladıktan sonra içindeki guguk kuşu dışarı fırlayıp saatin sekiz buçuk olduğunu ilan etti.

Ağzında zeytin tadı vardı.
SON SINIF ÖĞRENCİLERİ 1979 MEZUNİYET BALOSUNU SUNAR

27 Mayıs 1979

Müzik: The Billy Bosman Orkestrası Müzik: Josie ve Moonglows

EĞLENCE PROGRAMI

Kabare gösterisi... Sandra Stenchfield

"500 Miles"

"Lemon Tree"

"Mr. Tambourine Man"

John Swithen ve Maureen Cowan'dan

Folk Şarkıları

"The Street Where You Live"

"Raindrops Keep Falling On My Head"

Ewen Lisesi Korosu

"Bridge Over Troubled Waters"

GÖREVLİ ÖĞRETMENLER

Bay Stephens, Bayan Geer, Bay ve Bayan Lublin, Bayan Desjardin

Taç giyme saat 22.00'dedir.

SİZİN balonuz olduğunu unutmayın; her zaman anımsanacak bir balo olmasına çalışın!


Tommy üçüncü kez önerdiğinde artık Carrie dans bilmediğini itiraf etmek zorunda kaldı. Piste çıkıp deli gibi dönmenin kendisine hiç yakışmayacağını

(ve günah olacağını)

evet ya, günah olacağını Tommy'ye söylemedi.

Tommy başını sallayarak kabullendi, sonra da gülümsedi. Biraz eğilip Carrie'ye kendisinin de dans etmekten nefret ettiğini söyledi. Birlikte birkaç masayı ziyarete ne derdi Carrie? Carrie bir an yutkunamadı, ama kabul etti. Evet ya, fena olmazdı. Tommy onu ağırlamaya çalışıyordu. Onun da Tommy'yi ağırlaması gerekirdi, anlaşma böyleydi. Birinin çelme takmaması, çaktırmadan sırtına beni-tekmeleyin yazılı bir kâğıt yapıştırmaması ya da suratına su püskürten bir oyuncak çıkarmaması için dua etti; yoksa yine herkes kahkahalarla gülerek alay etmeye başlardı.

"Carrie?" dedi kararsız bir ses.

Orkestrayı ve dans pistini izlemeye öyle dalmıştı ki, kimsenin geldiğini fark etmemişti. Tommy içkilerini almaya gitmişti.

Başını çevirip baktığında karşısında Bayan Desjardin'i gördü.

Bir an hiç konuşmadan bakıştılar, olayın anısı gözle yaptıkları iletişim arasında tazelendi.

(beni çırılçıplak görmüştü, çıplak kanlar içinde çığlıklar atarken)

Sonra Carrie utana sıkıla, "Çok güzelsiniz, Bayan Desjardin," dedi.

Gerçekten de öyleydi. Sarı saçlarını toplamış, pırıl pırıl, gümüşsü bir giysi giymişti. Boynunda ince bir kolye vardı. Öyle genç görünüyordu ki, son sınıf öğrencilerinden ayırt etmek oldukça zordu.

"Teşekkür ederim," dedi Desjardin. Bir an duraksadıktan sonra elini Carrie'nin koluna dayadı. "Asıl çok güzel olan sensin," dedi, her sözcüğü ayrıca vurgulayarak.

Carrie fena halde kızararak gözlerini masaya indirdi. "Çok naziksiniz böyle söylediğiniz için. Öyle... öyle olmadığımı biliyorum... ama yine de sağ olun."

"Gerçeği söylüyorum," dedi Desjardin. "Carrie, geçmişte her ne olmuşsa... artık unutuldu. Bunu bilmeni isterim."

"Ben unutamam," dedi Carrie. Başım kaldırdı. Dudaklarının ucuna gelen cümle, kimseyi suçlamıyorum artık gibi bir şeydi, ama kendini tuttu ve söylemedi. Çünkü bu yalandı. Aslında tümünü de suçluyordu, her zaman da suçlayacaktı ve şu anda da her şeyden çok dürüst olmak istiyordu. "Ama her şey geçti artık. Oldu bitti."

Bayan Desjardin gözlerinde salonun ışıklarını yansıtarak gülümsedi. Dans pistine doğru baktı, Carrie de onun bakışını izledi.

"Kendi mezuniyet balomu anımsıyorum," dedi Desjardin alçak bir sesle. "Topuklu ayakkabılarımı giydiğimde, birlikte gittiğim oğlandan beş santim daha uzun oluyordum. Getirdiği çiçek tuvaletime hiç yakışmamıştı. Arabasının egzoz borusu kırılmış, yolda korkunç sesler çıkarmıştı. Ama yine de bambaşka bir düştü sanki. Bir daha hiçbir balo bana o büyülü havayı veremedi." Carrie'ye baktı. "Sen de böyle mi düşünüyorsun?"

"Çok güzel oluyor," dedi Carrie.

"O kadarcık mı?"

"Hayır. Daha pek çok şey var. Tümünü söyleyemem. Kimseye söyleyemem."

Desjardin hafifçe kolunu sıktı. "Hiç unutmayacaksın bu geceyi," dedi. "Ömrün boyunca."

"Sanırım haklısınız."

"İyi eğlenceler, Carrie."

Desjardin ayrılırken Tommy de elinde iki kadeh kolayla geliyordu.

"Ne istiyormuş?" diye sordu elindeki kadehleri dikkatle masaya bırakırken.

Carrie, Desjardin'in arkasından bir süre baktı. "Galiba özür dilediğini söylemek istiyordu."

(anne önlük bağlarını çöz, artık büyüdüm)

ve öyle kalmasını da istiyordu.

İki, üç kişi kenarlardan kral ve kraliçe tahtlarını sahneye doğru getirirlerken, salon sorumlusu Bay Lublin de onlara talimatlar yağdırıyordu. Tahtlar gerçekten çok görkemli görünüyordu, bembeyaz döşemeleri üzerine gerçek çiçekler ve dev gibi krepon süslemeler konmuştu.

"Çok güzel tahtlar," dedi Carrie.

"Güzel olan sensin," dedi Tommy. Carrie artık bu gece hiçbir terslik olmayacağına inanmıştı... hatta belki de kral ve kraliçe olarak kendileri seçilirlerdi. Bunu düşündüğü için kendi kendine güldü.
*
Saat dokuz olmuştu.

Sue Snell evinin oturma odasında oturmuş, bir yandan bir giysinin etekliğini bastırıyor, bir yandan da pikapta çalan Jefferson Airplane'in Long John Silver albümünü dinliyordu. Plak oldukça eski ve cızırtılıydı, ama yine de müzik yatıştırıcı geliyordu.

Annesiyle babası o gece dışarı çıkmışlardı. Olup bitenden haberleri vardı mutlaka; fakat neyse ki, Sue'ya böyle davrandığı için ne kadar gurur duyduklarını ya da artık büyüdüğünü görmekten ne kadar memnun olduklarını söyleyen tıraşlar atmamışlardı. Bir başına bıraktıkları için memnundu, çünkü hâlâ amacından emin değildi, küçük bir kıskançlık kıvılcımı bulabilirim diye de bunu düşünmeye korkuyordu.

Her neyse, yapmıştı işte bir kez; bu kadarı yeterliydi, tatmin olmuştu.

(belki Carrie ona âşık olur)

Sanki biri ona seslenmiş gibi birden başını kaldırdı, dudakları hafif bir gülümsemeyle kıvrılmıştı. İşte bu olursa, tam peri masallarına yakışır bir son olurdu. Yakışıklı Prens eğilip dudaklarını Uyuyan Güzel'in dudaklarına değdiriyor.

Sue, bunu sana nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum, ama...

Gülümsemesi birden dondu.

Âdet kanaması gecikmişti. Neredeyse bir hafta kadar. Ve üstelik o güne dek de hiç geciktiği olmamıştı.

Pikabın otomatiği başka bir plak düşürdü. O kısacık anlık sessizlik sırasında içinde bir şeylerin tersyüz olduğunu hissetti. Belki de ruhu.

Saat dokuzu çeyrek geçiyordu.
*
Billy lisenin otoparkına girip arabayı hemen karayoluna çıkarabilecek bir durumda park etti. Chris tam çıkmak üzere davranırken de bileğine yapıştı. Karanlığın içinde gözleri parıldıyordu.

"Ne var?" diye sordu Chris sinirli bir heyecanla.

"Kral ve kraliçeyi anons etmek için hoparlörleri kullanırlar," dedi Billy. "Sonra da orkestralardan biri okul marşını çalar. O sırada kral ve kraliçe tahtlarına, yani hedefe oturuyorlardır."

"Bunları ben de biliyorum. Bırak kolumu. Canımı acıtıyorsun."

Billy bileğini daha da sıktı, aradaki küçük kemiklerin çıtırdadığını duyana dek. Ama Chris hâlâ gık demiyordu. Bayağı dayanıklıydı.

"Beni dinle. Nasıl bir işe girdiğini bilmeni istiyorum. Marş çalarken ipi çek. Sıkı çek. Makaralar arasında biraz boşluk olacaktır, ama fazla değil. İpi çekip de kovaların devrildiğini hissettiğin an hemen koş. Çığlıkları falan duymak için sakın bekleme. Bu yaptığımız o tatlı, küçük şakalara benzemez. Bu resmen suçtur, tamam mı? Para cezasıyla falan bitmez. Adamı hapse atarlar."

Bu, Billy'nin yaşamı boyunca yaptığı en uzun konuşmaydı.

Chris'in gözleri öfke dolu alevler saçıyordu.

"Çaktın mı manzarayı?"

"Evet."


"Pekâlâ. Kovalar devrilince ben koşmaya başlıyorum. Arabaya biner binmez de hemen tüyerim. O anda sen de arabadaysan, gelebilirsin. Eğer yoksan, seni bırakırım. Seni bıraktığımda eğer çeneni tutmazsan, öldürürüm. Bana inanıyor musun?"

"Evet. Çek o boklu elini artık."

Billy kolunu bıraktı. Yüzünde gölgeli bir gülümseme dolaştı. "Haydi bakalım. Her şey çok güzel olacak."
Saat neredeyse dokuz buçuk oluyordu.

Son sınıfların başkanı Vic Mooney neşe içinde mikrofona çıktı. "Evet, baylar, bayanlar. Şimdi sıra oylamada. Kral ve kraliçeyi seçmek için oy kullanacağız."

"Bu yarışma kadınlara hakaret oluyor!" diye seslendi Myra Crewes.

"Erkeklere de hakaret oluyor," diye karşılık verdi George Dawson. Bunun üzerine herkes güldü. Myra sesini kesti. Protesto görevini yapmıştı.

"Lütfen herkes otursun şimdi," dedi Vic, hem gülüyor, hem de kızarıyordu. "Oylama zamanı geldi."

Carrie ve Tommy masalarına oturdular. Tina Blake ve Norma Watson masaları dolaşıp oy pusulalarını dağıtıyorlardı. Norma kendi masalarına gelip de oy pusulasını verirken, "İyi şanslar!" dedi. Carrie pusulayı alıp baktı. Sonra da ağzı açık kaldı.

"Tommy, burada bizim de adımız var!"

"Evet, gördüm," dedi Tommy.

Carrie dudaklarını ısırıp Tommy'ye baktı. "İstersen adaylıktan çekilelim."

"Yok canım," dedi Tommy neşeyle. "Kazanacak olursak bütün yapacağımız iş, okul marşı çalınırken orada oturmak, sonra da dans edip resimlerimiz çekilirken salak salak bakmak. Resimlerimiz okul yıllığında basılınca da ne kadar salak göründüğümüzü herkes görecek."

"Kime oy vereceğiz?" Carrie bir daha pusuladaki isimlere baktı. "Bunları sen daha iyi tanırsın." İçinden geçen kahkahayı bastıramadı. "Aslında benim pek tanıdığım yok sayılır."

Tommy omuz silkti. "Neden kendimize oy vermiyoruz? Alçakgönüllüğe boş verelim."

Carrie yüksek sesle güldü, ama hemen eliyle ağzını kapadı. Ağzından çıkan ses çok yabancı gelmişti kulağına. Düşünmeye fırsat vermeden hemen pusuladaki kendi adlarını çember içine aldı. Tam o sırada küçük kurşun kalem kırıldı ve kıymığı parmağını sıyırarak biraz kan çıkardı.

"Canın yandı mı?"

"Hayır." Carrie gülümsemeye çalıştı, ama pek kolay olmadı. Kan görmek onu çok rahatsız ederdi. Peçetesiyle sildi. "Ama, kalemi kırdığıma üzüldüm, andaç olacaktı. Ne budalayım."

"İşte bak gondolün geliyor," dedi Tommy kuruyemiş tabağını öne sürerek. Carrie'nin boğazı düğümlenir gibi oldu, neredeyse kendini tutamayıp ağlayacak, rezil olacaktı. Ağlamadı gerçi, ama gözleri dolmuş, prizma gibi ışıl ışıl olmuştu. Tommy'nin görmemesi için başını öne eğdi.

Teşrifatçılar oy pusulalarını toplarken orkestra da boşluk dolduran bir müzik çalıyordu. Pusulalar kapı yanındaki görevlilerin masasında toplandı, burada Vic, Bay Stephens ve Lublin tarafından ayırıma başlandı. Bayan Geer de ciddi bakışlarla onları izliyordu.

Carrie elinde olmadan bir gerilim hissetmeye başladı, midesi kasılıyor, sırtı geriliyordu. Tommy'nin elini sımsıkı tuttu. Tabii, olacak şey değildi. Kimse onlara oy vermeyecekti. Tommy belki seçilirdi, ama yanında kendisi varken... Frank ve Jessica ya da Don Farnham'la Helen Shyres kazanabilirdi. Ya da... amaaan!

1   ...   6   7   8   9   10   11   12   13   14






    Ana sayfa


Stephen King Göz

Indir 0.74 Mb.