bilgiz.org

Stephen King Göz




Sayfa8/14
Tarih29.12.2017
Büyüklüğü0.74 Mb.

Indir 0.74 Mb.
1   ...   4   5   6   7   8   9   10   11   ...   14

Ve son olarak, Balo Gecesinde üçüncü bir zorlanma ortamının doğduğunu ve artık tartışmaya başlamamız gereken o korkunç olaylara yol açtığını biliyoruz. Önce şunu belirtmek...
*
(heyecanlı değilim, hiç heyecanlı değilim)

Tommy daha önce gelmiş, Carrie'nin göğsüne takacağı çiçeği getirmişti, şimdi de Carrie bunu tuvaletine iğnelemeye çalışıyordu. Tabii bunu doğru takmasına yardım etmek için annesi yanında değildi. Annesi son iki saattir kendini evin küçük kilisesine kapamış, isterik bir durumda dua etmekteydi. Ara sıra korkunç iniş çıkışlarla yükselen sesi geliyordu.

(üzgünüm anne ama çok da üzülemem)

Çiçeği yerleştirdikten sonra bir an gözleri kapalı olarak durdu.

Evde boy aynası yoktu.

(kendini beğenmişlik)

Ama Carrie pekâlâ iyi göründüğünü sanıyordu. Öyle olmak zorundaydı. O...

Yeniden gözlerini açtı. Kuponlarla alınmış büyük guguklu saat yediyi on geçiyordu.

(yirmi dakika sonra burada olacak)

Gelecek miydi?

Belki bütün bu olay yine bir şakaydı, son şaka, öldürücü darbe olarak... Onu burada, üstünde ince belli, kabarık kollu ve düz etekli kadife elbisesi ve sol göğsüne yerleştirilmiş gülleriyle gece yansına kadar bırakmak...

İçerde annesinin duası yine yükselme tonundaydı.

Carrie bu gecenin doğurabileceği o korkunç olasılıklara kendini bırakması için nasıl bir cesaret göstermiş olduğunu kimsenin anlayabileceğini sanmıyordu. Burada ekilmesi ve Tommy'nin gelmemesi o olasılıklardan en korkuncu değildi. Hatta içinde sinsi bir duygu, keşke öyle olsa, diyor...

(yeter artık böyle düşünme)

Tabii burada kalıp annesiyle oturması çok daha kolaydı. Daha güvenliydi. Onların annesi hakkında neler düşündüklerini biliyordu. Eh, tamam, belki annesi fanatikti, biraz kaçıkçaydı, ama hiç olmazsa ne zaman ne yapacağını bilirdi annesinin, bu ev de insana beklenmedik tuzaklar çıkarmazdı. Eve geldiğinde ona kahkahalarla gülen, üstüne şunu bunu atan kızlarla hiç karşılaşmamıştı.

Ya Tommy gelmezse, ya kendisi ürküp de gitmekten vazgeçerse? Lise bir ay sonra bitiyordu. Sonra ne olacak? Annesinin kanatlan altında, bu evde sürüngenlere özgü bir yaşam, Bayan Garrison'un evine çağrıldığında (kadın seksen altı yaşındaydı) sabahtan akşama kadar televizyondaki dizi filmleri izleme, ara sıra akşam yemeklerinden sonra eğer içerde kimse yoksa Kelly Fruit'a gidip bir alkolsüz bira, giderek şişmanlama, umudunu yitirme, düşünme yeteneğini bile yitirme...

Of Tanrım, ne olur böyle olmasın.

(ne olur mutlu sonla bitsin)

"... Bizi o çatal ayaklı, sokak aralarında, otoparklarda ve gece kulüplerinde bekleyen şeytandan koru, Ulu Tanrım..."

Yedi yirmi beş.

O siniri içinde farkında olmadan çeşitli eşyaları zihniyle havaya kaldırmaya başladı... tıpkı bir lokantada birini beklerken bir kadının peçetesini kıvırıp durması gibi... Aynı anda altı nesneyi havada tutabiliyor, en küçük bir yorgunluk da duymuyordu. Gücün giderek azalmasını bekledi, ama en küçük bir düşme yoktu. Önceki akşam okuldan eve dönerken park edilmiş bir otomobili yerinden kaldırıp

(Tanrım ne olur bu bir şaka olmasın)

karşı kaldırıma oturtmuştu. Yoldan geçenlerin gözleri yerinden fırlar gibi olmuştu. Tabii Carrie de yapmacık bir hayretle bakmış, ama için için gülmüştü.

Guguklu saatin kuşu dışarı fırlayıp seslendi. Yedi buçuk.

Gücünü kullanmanın kalbine ve ciğerlerine yaptığı yüklenme onu biraz endişelendirmeye başlıyordu. Bu zorlama sonucu kalbi resmen patlayabilirdi. Bu iş bir başkasının vücudu içinde olup onu durmadan koşmaya zorlamak gibiydi, hiç durmadan. Bunun bedelini kendisi değil, vücut öderdi. Carrie kendi gücünü aslında akkor halindeki kömürler üstünde yürüyen, gözlerine şiş sokan, kendilerini altı haftaya kadar varan süreler için gömdüren Hint fakirlerininkine benzetmekteydi. Zihin maddeyi kontrol ettiği zaman vücudun kaynaklarını fena halde tüketiyordu.

Yedi otuz iki.

(gelmiyor)

(düşünme artık bunu, gelecek işte)

(hayır gelmez, şimdi arkadaşlarıyla birlikte gülmekten yerlere yatıyorlardır, birazdan o hızlı arabalardan birinin içinde çığlıklar atarak buradan geçerler)

Üzgün üzgün dikiş makinesini aşağı yukarı kaldırıp indirmeye, havada büyük daireler çizdirmeye başladı.

"... ve bizi Şeytan'ın uşağı olan isyankâr kızlarımızdan koru..."

"Kes artık!" diye haykırdı Carrie ansızın.

Bir an şaşkınlıktan doğan bir sessizlik oldu, ama sonra mırıltılı dua devam etti.

Yedi otuz üç.

Gelmiyor.

(işte o zaman evin altını üstüne getiririm)

Bu fikir çok doğal olarak aklına gelmişti. Önce dikiş makinesini oturma odası duvarından kanepeyi pencereden, masaları, koltukları, kitapları, risaleleri, ne varsa uçuracak, su boruları tıpkı etten koparılmış kan damarları gibi sular püskürterek sağa sola saçılacak. Eğer gücü yeterse çatıyı bile havaya uçuracak...

Pencereden bir ışık belirdi.

Daha önce de geçen her araba yüreğini hoplatmıştı, ama bu kez bir tanesi oldukça ağır gidiyordu.

(ah)


Kendini tutamayıp pencereye koştu ve onu, Tommy'yi gördü, tam arabasından çıkarken, sokak lambasının altında bile çok yakışıklı ve diri... insanı bayıltacak gibiydi. Bu tanımına kendisi de güldü.

Annesi duayı kesmişti.

Sandalyenin arkasına koymuş olduğu ipek şalını alıp çıplak omuzlarını örttü. Dudaklarını ısırdı, elini saçma götürdü, ah, ne olur bir ayna olsaydı. Aşağıdaki zilin çalışını duydu.

Büyük bir çaba harcayarak zilin ikinci kez çalması için kendini beklemeye zorladı. Sonra da ipek hışırtısı içinde ağır ağır aşağı indi.

Kapıyı açar açmaz bembeyaz ceketi, koyu renk pantolonuyla Tommy'yi görünce bir an gözleri kamaştı.

Tek söz söylemeden bir süre birbirlerine baktılar.

Eğer Tommy yanlış bir ses çıkaracak olursa, kalbi paramparça olacaktı... eğer gülmeye kalkarsa, işte o zaman kesin ölürdü. Sanki tüm yaşamı daracık bir noktaya varmış, bundan sonrası ya sondu ya da giderek genişleyen bir aydınlıktı.

Sonunda, büyük bir çaresizlik içinde, "Nasıl olmuşum?" diye sordu.

"Çok güzelsin," dedi Tommy.

Gerçekten de güzeldi.


*
Gölge Patladı'dan alıntı (s. 131):
Mezuniyet balosuna gidecekler okulda toplanırlarken Christine Hargensen ve William Nolan da Cavalier adında bir tavernanın üstünde bir odada buluşmuşlardı. Burada bir süreden beri buluşmakta olduklarını biliyoruz; bu bilgi White Komisyonu kayıtlarında var. Bilmediğimiz şey, acaba bu aşamadayken artık geri dönemeyecek bir planlan var mıydı, yoksa o an akıllarına gelen fikirlere göre mi davrandılar...
*
"Zamanı geldi mi?" diye sordu Chris karanlıkta.

Billy saatine baktı. "Hayır."

Alt kattaki salondan müzik sesi geliyordu. Ray Price'ın söylediği, She's Got To Be a Saint. Bu tavernada müzik dolabındaki plaklar pek değişmiyor, diye düşündü Chris. İki yıl önce sahte kimlikle buraya geldiğinde de aynı plak vardı. Ama tabii o zaman geldiğinde yalnızca aşağıdaki salonda oturmuştu, üst kattaki özel odalardan birinde değil.

Billy'nin sigarası karanlığın içinde göz kırpan bir şeytan gibiydi. Chris bir süre buna bakakaldı. Geçen pazartesi gününe dek Billy'nin kendisiyle yatmasına izin vermemişti. Carrie White eğer baloya Tommy Ross'la gelmeye cesaret ederse, ona çekeceği numarada Billy ve serseri arkadaşları kendisine yardım edeceklerdi. Chris pazartesi günü bunun için Billy'den söz almış, ondan sonra kendini bırakmıştı. Ama buraya daha önce de birlikte gelip hararetli anlar yaşamışlardı. Billy bu anlara kendi bayağı deyimiyle kuru badana diyordu.

Aslında Chris'in niyeti, Billy gerçekten bir şey yapana dek kendini vermemekti.

(ama tabii bir şey yapmıştı, kanı getirmişti) Gelgeldim durum birden kendi kontrolünden çıkmıştı ve bu da onu tedirgin etmekteydi. Eğer pazartesi günü kendini bırakmasaydı, Billy zorla ona sahip olacaktı.

Yattığı ilk erkek Billy değildi, ama kaprisleriyle parmağının ucunda oynatamadığı ilk erkek oydu. Billy'den öncekiler varlıklı ailelerin çocukları olan sivilcesiz, temiz yüzlü kuklalardı; kendilerine ait özel arabaları vardı, Massachusetts ya da Boston Üniversitesi öğrencisiydiler. Giyimleriyle olsun, alışkanlıklarıyla olsun, belli bir sınıfın züppe çocuğuydular. Sık sık marihuana içerler, kafayı buldukları zaman başlarına neler gelmiş olduğunu anlatıp gülmekten kırılırlardı. Önceleri hep kendilerini üstün gören bir tavırla sokulurlar, sonra da şehvetten gözleri dönmüş köpekler gibi soluk soluğa peşinden koşarlardı. Chris de eğer yeterince koşmuşlar ve bu süre içinde yeterince harcamada bulunmuşlarsa onlarla yatardı. Yatarken genellikle altlarında pasif kalırdı, ne yardımcı olur, ne de zorluk çıkarırdı... bitene dek. Daha sonraysa, tek başına kaldığı zaman olayı aklından bir daha yaşayarak kendi kendine doyuma ulaşırdı.

Billy Nolan'la Cambridge'de bir daireye yapılan uyuşturucu baskınından sonra tanışmıştı. Aralarında Chris'in o akşam buluşacağı gencin de bulunduğu dört öğrenci uyuşturucu bulundurmaktan tutuklanmışlardı. Chris ve diğer kızların suçuysa orada bulunmaktı. İş mahkemeye geçmeden babası olayı ustaca kapatmıştı, ama Chris'e de uyuşturucu suçuyla hüküm giydiği takdirde babasının itibarı ve meslek yaşamında nelere mal olabileceğini sormuştu. Chris böyle bir durumda her ikisine de hiçbir zarar geleceğini sanmadığını söyleyince de babası Chris'in arabasını elinden almıştı.

Bu olaydan bir hafta sonra evden okula dönerken Billy arabasıyla götürmeyi önermiş, o da kabul etmişti.

Billy diğer çocukların atölye faresi dedikleri makine delisi bir tipti. Ama her neyse, Chris'i ilk günden beri heyecanlandıran bir özelliği vardı, belki de bu özellik onun otomobiliydi... en azından işin başındayken.

Daha önceki sevgililerinin otomobilleriyle hiçbir benzerliği yoktu. Billy'nin arabası eski ve rengi de iç karartıcıydı; neredeyse insana ürperti veren bir görünüşü vardı. Ön camın bulanık kenarları giderek katarakt başlayan bir gözü andırırdı. Arabanın içinden hiç eksik olmayan boş bira şişeleri devamlı şıngırdar (eski sevgilileri Budweiser içerlerdi, Billy ve arkadaşlarıysa Rheingold) Chris önde oturduğu sırada ayaklarını kapağı olmayan kir içinde bir alet kutusuna dayamak zorunda kalırdı. İçindeki aletlerin tümü değişik kaynaklıydı, Chris bunların sağdan soldan yürütülmüş olduğunu sanıyordu. Araba her zaman yağ ve benzin kokardı. İncecik yer döşemesinin altından sürekli ses gelirdi.

Ve tabii Billy hep aşırı hız yapardı.

Üçüncü kez arayla okuldan eve dönerlerken öndeki kabak lastiklerden biri patlamış, doksan kilometre hız yapan araç da fena halde yalpalamaya başlamıştı. Chris birden ölümü burnunun ucunda hissedip çığlığı bastı. Bir telefon direğinin dibine yığılmış paramparça olan cesedi gözlerinin önüne geldi. O sırada Billy bir yandan söverken direksiyona hâkim olmaya çalışıyordu.

Neden sonra Billy aracı durdurmayı başardı. Chris arabadan indiğinde dizleri titriyordu, geriye bakınca en az elli metre uzanan yanmış lastik izi gördü.

Billy çoktan bagajı açmış, krikoyu çıkarırken kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. Kılı bile kıpırdamamıştı.

Chris'e bir sigara uzattı, kendi sigarası zaten dudaklarının kenarında sallanmaktaydı. "Şu alet kutusunu versene, canım."

Chris'in hayretten ağzı açık kalmıştı. Can çekişen bir balık gibi ağzı birkaç kez açılıp kapandı ama ses çıkmadı. "Ben... getirmiyorum! Neredeyse öl... bizi neredeyse... seni kaçık sersem! Hem o kutu leş gibi!"

Billy dönüp ona baktı. "Ya kutuyu getirirsin ya da seni bu gece boks maçına götürmem."

"Bokstan nefret ederim!" Daha önce gitmiş değildi aslında, ama öfkesi ve o anda duyduğu coşku böyle kesin kararlar gerektiriyordu. Daha önceki züppeler onu rock konserlerine götürürlerdi, Chris de bundan hiç hoşlanmazdı, çünkü mutlaka leş gibi ter kokan birinin yanında otururlardı.

Billy omuz silkip arabanın önüne gitti ve krikoyu yükseltmeye başladı.

Sonunda Chris alet kutusunu getirmişti, üstelik yepyeni kazağını yağ içinde bırakarak. Billy yüzünü bile dönmeden bir homurtuyla karşılık verdi. Tişörtü yukarı sıyrılmış, esmer ve kaslı sırtı meydana çıkmıştı. Bu görünüm Chris'in aklını başından aldı, dili ağzının bir kenarında büzülüverdi. Patlak lastiğin çıkarılmasına da yardım etti, bu arada elleri kapkara oldu.

İş bitip de yeniden arabaya oturduğunda hem kazağı, hem de pahalı kırmızı etekliği yağ lekeleriyle dolmuştu.

"Eğer aklınca beni..." diye çıkıştı, Billy direksiyona geçer geçmez.

Billy tek bir şey söylemeden ona doğru atıldı ve dudaklarından öpmeye başladı; bir yandan da elleri Chris'in belinden göğüslerine doğru inip çıkıyordu. Tütün ve ter kokusu birbirine karışmıştı. Chris'in kazağı daha da kirlendi, yirmi yedi buçuk dolarlık kazak artık çöpe atılacak durumdaydı. Ama Chris de hiç olmadığı bir biçimde heyecan duymaktaydı.

"Ee, buna ne dersin?" diye sordu Billy, sonra yine öpmeye başladı.

"Beni okşa," dedi Chris kulağına. "Baştan aşağı okşa, her yanımı kirlet."

Billy de aynen öyle yaptı. Hoyratça etekliğini yukarı sıyırıp büyük bir açlıkla işini gördü. Belki bu davranışı, belki de biraz önce ölümle burun buruna geliş Chris'e ani ve şiddetli bir orgazm getirdi. O gece birlikte boks maçına gittiler.

"Saat sekize çeyrek var," dedi Billy, Cavalier'deki odada, yatağın içinde doğrularak. Lambayı yakıp giyinmeye başladı. Vücudu hâlâ Chris'in içini titretiyordu. Geçen pazartesi gününü ve nasıl sevişmiş olduklarını düşündü. Billy o zaman...

(hayır)

Bunu daha sonra düşünecekti, boşu boşuna isteğini uyandırmanın gereği yoktu şimdi. O da bacaklarını yatağın kenarından sarkıtıp külotunu giydi.



"Belki de bu yapacağımız pek doğru olmayacak," dedi Chris, Billy'yi mi, yoksa kendini mi sınadığını pek anlayamadan. "Aslında belki yapacağımız en iyi iş yine yatağa dönüp..."

"Çok iyi olacak," dedi Billy yüzünde bulanık bir şakacı ifadesiyle. "Domuzun hakkı domuz kanı."

"Ne?"

"Bir şey yok. Haydi. Giyin."



Chris giyindi, arka merdivenlerden dışarı çıkarlarken de içinde büyük bir heyecan tufanı patlamaya başlıyordu.
*
Benim Adım Susan Snell'den alıntı (s. 45):
Olanlar için herkesin beni görmek istediği kadar üzgün olmadığını söyleyebilirim. Bunu benim yüzüme karşı kimse söylemiyor; hep ne kadar üzgün olduğunu söyleyenler onlar. Bu da tam benden imza istemeden önce olur. Ama bunu söylerken benim de üzgün olmamı bekliyorlar. Biraz gözlerimin sulanmasını istiyorlar, devamlı siyahlara bürünmemi, içkiyi fazla kaçırmamı, hatta biraz uyuşturucu kullanmamı bekliyorlar. Arkamdan da, "Aa, biliyor musun, kızcağıza ne kadar yazık oldu. Başından neler geçti..." Sonra da dır dır dır...

Ama üzgünüm demek, çok boş bir şey. İnsan fincanından biraz kahve döktü mü ya da bowling oynarken topu yanlış yere attı mı, söyler bunu. Gerçek üzüntü gerçek aşk kadar ender görülür. Tommy'nin ölmüş olduğuna artık üzülmüyorum. Artık benim için o bir zamanlar gördüğüm bir düş gibi geliyor. Böyle söz ettiğim için beni çok acımasız bulabilirsiniz, ama Balo Gecesinden bu yana köprünün altından çok sular geçti. White Komisyonu karşısına çıktığım için de üzülmüyorum. Onlara gerçeği söyledim... bilebildiğim kadarıyla.

Ama Carrie için gerçekten üzgünüm.

Onu artık unuttular. Onu bir çeşit sembol yapıp, umutlarıyla, düşleriyle herkes gibi bir insan olduğunu unuttular. Ama artık bunları söylemenin bir yararı yok sanırım. Onu manşetlerden indirip gerçek bir insan gibi göstermek olanaksız. Ama o bir insandı ve o da acı çekiyordu. Hiç bilemediğimiz kadar da acı çekti.

Ve işte gerçekten üzgünüm, umarım o balo onun için iyi olmuştur. O felaket başlayana dek hiç olmazsa, iyi zaman geçirmiştir, her şey düşlediği gibi büyülü bir hava içinde...
*
Tommy okulun yeni binası kenarına park edip motoru susturdu. Carrie yanında oturuyor, salıyla çıplak omuzlarını örtüyordu. Birden kendini gizli arzularından oluşan bir düş içinde yaşıyormuş da tam o anda gerçeğin farkına varmış gibi hissetti. Ne yapıyordu buralarda böyle? Annesini evde yalnız bırakmıştı.

"Heyecanlı mısın?" diye sordu Tommy.

"Evet," dedi Carrie hemen.

Tommy güldü ve arabadan indi. Tam Carrie kendi kapısını açacakken Tommy oraya gelip kendisi açtı. "Hiç heyecanlanma," dedi Tommy. "Tıpkı Galatea gibisin."

"Kim?"

"Galatea. Bay Evers'in dersinde geçti adı. Çok çirkin bir acuzeyken birden dünyanın en güzel kadını oluveriyor ve onu kimse tanımıyor."



Carrie bir an bunu düşündü. "Beni herkesin tanımasını isterim," dedi sonunda.

"Haklısın. Haydi, gidelim."

George Dawson ve Frieda Jason koka kola makinesinin yanında durmaktaydılar. Frieda portakal renginde tüllü bir elbise giymişti, bu haliyle küçük bir rubaya benziyordu. Dona Thibodeau kapıda David Bracken'le birlikte bilet kesiyordu. Bayan Geer'in kişisel gestaposunda görev aldıkları için okul renklerinden oluşan, kırmızı kazak, beyaz pantolon giymişlerdi. Tina Blake ve Norma Watson konuklara program verip plan gereği yerlerine oturtuyorlardı. Her ikisi de siyah giyinmişlerdi; Carrie onların kendilerini pek şık sandıklarını seziyordu, ama aslında eski gangster filmlerinde sigara satan kızlardan farkları yoktu.

Tommy ve Carrie içeri girer girmez tümü birden dönüp baktılar ve bir an tuhaf, gergin bir sessizlik oldu. Carrie'nin içinden dudaklarını yalayıp ıslatmak geliyordu, ama kendini tuttu. Sonra George Dawson sessizliği bozdu.

"Aman Tanrım, ne iğrenç olmuşsun, Ross."

Tommy güldü. "Sen ne zaman ininden kaçtın, Bomba?"

Dawson bunun üzerine yumruklarını kaldırıp atıldı, Carrie bir an dehşet içinde kaldı. O durumunda neredeyse George'u havalandırıp salonun ortasına fırlan verecekti. Fakat sonra bunun iki arkadaş arasında sık sık oynanan bir şaka olduğunu anladı.

İki genç ringdeymişler gibi birbirlerinin etrafında dönmeye başladılar. Bu arada kaburgalarına iki tane şaka yumruk yiyen George haykırmaya başladı. "Vurun alçaklara! Komayın düşmanları! Soluk aldırmayın!" Tommy bunun üzerine gardım düşürüp kahkahalarla gülmeye başladı.

"Sen onlara aldırma," dedi Frieda mektup açacağı gibi burnunu oynatarak. "Eğer birbirlerini öldürürlerse, seninle ben dans ederim.

"Öldüremeyecek kadar budala görünüyorlar," dedi Carrie konuşma cesareti bularak. "Tıpkı dinozorlar gibi." Frieda buna gülünce de içinde pas tutmuş bir şeyin birden gevşeyiverdiğini hissetti. Bir sıcaklık duydu. Rahatlama.

"Elbiseni nereden aldın?" diye sordu Frieda. "Bayıldım."

"Ben yaptım."

"Yaptın mı?" Frieda'nın gözleri büyüdü. "Dalga geçmiyorsun ya!"

Carrie fena halde kızardığını hissetti. "Evet, ben yaptım... ben... dikiş dikmeyi severim. Kumaşı Andover'de John mağazasından aldım. Aslında patronu gayet kolay."

"Haydi artık," dedi George tümünü kastederek. "Orkestra birazdan başlar." Gözlerini yuvarlayıp durduğu yerde dans figürleri yapmaya başladı.

İçeri girerken George birinin taklidini yapıyor, Carrie ve Frieda elbise hakkında konuşuyor, Tommy de ağzı kulaklarında, elleri cebinde yürüyordu. Ceketinin ütüsü biraz bozulmuştu, ama ne çıkardı, istedikleri oluyor gibiydi. O ana dek her şey yolundaydı.

Onun da, George'un da, Frieda'nın da tam iki saatlik ömürleri kalmıştı.
*
Gölge Patladı'dan alıntı (s. 1,32):
Eldeki somut kanıtlara karşın White Komisyonu, felaketin başlamasında tetik görevi yapan (sahne üzerindeki kirişe yerleştirilen iki kova domuz kanı) etken üzerinde yeterince durmamış ve kararsız kalmıştır. Eğer Nolan'ın yakın çevresindeki arkadaşlarının ifadelerine inanılacak olursa (ki, bu gençler inandırıcı bir yalan söyleyecek zekâ düzeyinde görünmemişlerdir), Nolan planın bu bölümünü Christine Hargensen'in elinden almış, tümüyle kendi inisiyatifiyle davranmıştır.
*
Billy araba kullanırken konuşmazdı; araba kullanmaktan da çok hoşlanırdı. Bu iş ona başka hiçbir şeyle kıyaslanmayacak bir güçlülük duygusu veriyordu, sevişmekten bile zevkliydi.

Önlerindeki yol akşam karanlığında siyahlar ve beyazlar karışımı olarak uzanıp gitmekteydi, hız göstergesiyse yetmişin biraz üstündeydi. Billy, sosyal hizmetler uzmanlarının deyimiyle, parçalanmış bir ailenin çocuğuydu; işlettiği benzin istasyonunun iflas etmesi üzerine babası evi terk edip gittiğinde Billy on iki yaşındaydı. O günden beri de annesi dördüncü erkek arkadaşıyla birlikte yaşamaktaydı. Şu sıralarda Brucie annesinin gözde sevgilisiydi. Şişman ayının tekiydi. Annesi de gün geçtikçe çirkin bir patates çuvalına dönüyordu.

Ama araba... araba kendi mistik yapısıyla Billy'nin damarlarına şan ve güçlülük veriyordu sanki. Onu saygın biri yapıyordu. Birbirinden güzel fıstıkları arka koltukta düdüklemesi rastlantı sonucu değildi. Bu araba onun hem kölesiydi, hem de Tanrı'sı. Verdiği gibi almasını da bilirdi. Çoğu kez de Billy'nin başını dinlemek için uzaklara gitmesine yaramıştı. Bazı uzun ve uykusuz gecelerde, annesi Brucie'yle kavga ederken Billy kendine mısır patlatıp arabasıyla başıboş köpek aramaya çıkardı. Bazı sabahlar arabanın kontağını kapatıp yokuş aşağı, evin kendi yapmış olduğu garajına kadar yağ gibi kayardı.

Chris artık onun bu huyunu öğrenmiş olduğundan nasıl olsa karşılıksız kalacak bir konuşmaya girişmedi. Yanında, bir bacağı altında sessizce oturup tırnaklarını kemirdi. Yanlarından geçen arabaların farları sarı saçlarını gümüşsü gösteriyordu.

Billy, Chris'le ilişkisinin ne kadar daha süreceğini düşündü. Bu geceden sonra pek uzun sürmezdi herhalde. Bu iş bittikten sonra aralarındaki bağ giderek incelip kopabilir, ikisinin de aklına, bu ilişki nasıl başladı zaten, sorusu takılabilirdi. Zamanla Chris onun gözünde Tanrıça özelliğini yitirecek, yine tipik sosyete orospusu görünümü alacaktı, böyle olunca da Billy onu biraz hırpalamak isteyecekti. Belki birazdan fazla. İyice burnunu sürtmek için.

Brickyard tepesine vardıklarında lise aşağıda kalmış, park yerinde öğrencilerin babalarına ait gıcır gıcır arabalar pırıldıyordu. Billy içinde her zamanki nefretin ve tiksintinin kabardığını hissetti. Onlara gösteririm

(unutamayacakları bir gece)

dünyanın kaç bucak olduğunu. Görürler.

Dersane binaları sessiz ve karanlıktı, yalnızca lobide sarı bir ışıltı göze çarpıyordu. Spor salonunun cam duvarındaysa yumuşak, portakal renkli bir ışık, sanki başka bir dünyadanmış gibi ışıldamaktaydı. Billy yine aynı nefreti ve bu cama taş atma dürtüsünü duydu.

"Işıklar göründü, parti ışıkları göründü," diye mırıldandı.

"Ne?" Chris ona döndü, daldığı düşüncelerden sıyrılmaya çalıştı.

"Yok bir şey." Billy elini uzatıp onun boynunu tuttu. "Galiba ipi çekme zevkini sana vereceğim."


*
Billy işi kendisi bitirmişti, çünkü başka kimseye güvenemeyeceğini biliyordu. Bunu öğrenmek için de çok çetin dersler alması gerekmişti, okullarda öğretilenlerden çok daha zorlu dersler... ama iyi öğrenmişti. Önceki gece onunla birlikte Henty'nin çiftliğine giden oğlanlar domuz kanını ne yapacağını bile bilmiyorlardı. İşin içinde Chris'in olduğunu tahmin edebilirlerdi belki, ama bunu bile kesin bilemezlerdi.

Perşembe gecesi cuma sabahına dönüştükten birkaç dakika sonra arabasıyla okula gitti, çevrede polis arabası falan olmadığını kontrol etmek için okulun etrafında iki tur attı.

Farlarını söndürüp park yerine gitti ve oradan binanın arkasına geçti. Geride ince bir sis halısı altında kalmış futbol sahası görünüyordu.

Bagajı açıp buz kutusunu aldı. Kovaların içindeki kan buz tutmuştu, ama bunun zararı yoktu. Çözülmesi için daha yirmi dört saat zaman vardı.

Kovaları yere bıraktı, alet kutusundan çeşitli gereçler çıkarıp bunları arka cebine koydu. İçinde çeşitli vidalar olan kahverengi bir torba aldı.

Hiç telaş etmeden, işine karışılmayacağım bilenlere özgü bir rahatlıkla çalışıyordu. Balonun yapılacağı spor salonu park yerine bakıyordu, bunun sahne gerisindeki depo bölmesinin de bir sıra penceresi vardı.

Billy spatula benzeri bir gereç çıkarıp bunu pencerenin alt ve üst kısımlarının birleştiği yere sıkıştırdı. Bu gereci kendisi yapmıştı ve çok işe yarardı. Bir süre zorladıktan sonra kilidi açıldı. Billy pencereyi yukarı kaldırıp içeri süzüldü.

İçerisi çok karanlıktı. Egemen olan koku, okulun tiyatro kulübü tarafından yapılan dekor boyalarının kokuşuydu. Bir köşede orkestra platformu ve üzerindeki enstrüman kutularıyla Bay Downer'ın piyanosu gölge halinde görünüyordu.

1   ...   4   5   6   7   8   9   10   11   ...   14






    Ana sayfa


Stephen King Göz

Indir 0.74 Mb.