bilgiz.org

Stephen King Göz




Sayfa7/14
Tarih29.12.2017
Büyüklüğü0.74 Mb.

Indir 0.74 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   ...   14
Telekinetik fenomeninin kalıtımsal bir olgu olduğu artık genellikle kabul edilmektedir; soyaçekimle çekinik (resesif) tipte geçme özelliğiyle de, yalnız erkeklerde görülen hemofili hastalığının tam karşıtı olmaktadır. Bir zamanlar "Kral Laneti" adı verilen hemofili hastalığında kadında bulunan gen çekinik olup zararsızdır. Oysa erkekler hemofili kurbanı olmaktadırlar. Hastalık yalnızca "taşıyıcı" bir erkeğin çekinik gen taşıyan bir kadınla evlenmesi durumunda yayılabilir. Böyle bir evliliğin ürünü erkek olursa, sonuç hemofılik bir erkek çocuktur. Kız çocuklar ise yalnızca taşıyıcı olacaktır. Şu da belirtilmelidir ki, erkekler de genetik yapılarının bir parçası olarak hemofili genini çekinik olarak taşıyabilirler. Ancak böyle bir kişi "taşıyıcı" olan bir kadınla evlenirse, çocukları erkek olduğu takdirde, sonuç hemofili hastalığıdır.

Akraba evliliklerinin yaygın olduğu kraliyet ailelerinde bu gen bir kez aile ağacına girdikten sonra yayılma olasılığı çok yüksektir. Kral Laneti adı da buradan gelmektedir. Hemofilinin kardeş çocukları arasında evliliklerin yaygın olduğu toplumlarda çok sık görüldüğü dikkati çekmektedir.

Telekinetik fenomenindeyse erkeklerin taşıyıcı olduğu görülüyor. TK geni dişilerde çekinik olabilmekte, ama yalnızca dişilerde başat (dominant) olmaktadır. Anlaşıldığı kadarıyla, Ralph White bu geni taşımaktaydı. Salt bir rastlantı sonucu Margaret White da bu gene sahipti, ama kızınınki gibi telekinetik bir gücü olduğunu gösteren hiçbir ipucu olmadığından, ondaki genin çekinik olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Margaret Bingham'in başat TK geni olduğu sanılan büyükannesi Sadie Cochran hakkında araştırmalar sürdürülmektedir.

White evliliğinin ürünü bir erkek olsaydı, sonuç bir başka taşıyıcı olacaktı. Bu erkek çocuğun yaşıtı bir kardeş çocuğu da olmadığından, TK'nın yayılma olasılığı da hemen hiç yoktur. Aynı şekilde TK genine sahip bir kadına rastlayıp evlenme olasılığı da bir hayli azdı. Bu sorun üzerine çalışmalar yapan ekiplerden hiçbiri daha bu geni yalıtmayı başarmış değildir.

Maine felaketi düşünülecek olursa, hiç kuşku yok ki, tıbbın her şeyden önce önem vermesi gereken konulardan biri bu geni yalıtlamak olacaktır. H-geni ya da bir hemofılik, yalnızca kan trombositleri eksik erkek çocuklar üretir. Oysa bir telekinetik ya da TK geni, canı istedi mi, önüne çıkan her şeyi yok edebilecek kız çocukları meydana getirmektedir.
*
Çarşamba öğleden sonra.

Susan ve tam tamına on dört öğrenci... Balo Dekorasyon Komitesi... İkili orkestra platformunun arkasına asılacak olan büyük duvar resmi üzerinde çalışmaktaydı. Konu Venedik'te İlkbahar'dı. Sue tam dört yıldır Ewen öğrencisi olarak daha önce iki kez bu baloya katılmış olmasına karşın, böyle saçma resim konularının kimden çıktığını hâlâ bilmiyordu. Hem konuya ne gerek vardı ki? Biraz süsleme yeter de artardı bile. Ewen'in en iyi resim yapan öğrencisi George Chizmar tebeşirle gün batımında bir kanalda yol alan gondollar ve küreğinin üstüne yaslanan hasır şapkalı bir gondolcu resmi yapmıştı. Kırmızı, pembe ve turuncu renklerin cömertçe kullanıldığı resim gerçekten çok güzeldi. Chizmar resmi daha sonra 4 metreye 6 boyutlarında tuvale yaptıktan sonra çeşitli tebeşir renkleriyle boyanması için numaralamıştı. Şimdi de, komite üyeleri büyük bir sabırla dev bir boyama kitabında resim boyayan çocuklar gibi, yerlerde sürünerek çalışmaktaydılar. Sue tebeşir tozuna bulanmış elleriyle dirseklerine baktı ve her şeye karşın bu balonun o güne dek olanlardan daha güzel geçeceğini düşündü.

Yanı başında, ağrıyan belini ovuşturan Helen Syhres vardı. Alnına düşen saçını eliyle geri itince, alnında gül rengi tebeşir lekesi kaldı.

"Beni nasıl kandırdın da bu işe soktun?"

"Çok güzel olmasını siz de istersiniz, değil mi?" Sue bunu Dekorasyon Komitesi başkanı, evde kalmış Miss Geer'in taklidini yaparak söylemişti. Kadının öğrenciler arasındaki adı Miss Bıyık'tı.

"İyi de, neden sanki İçki Komitesi ya da Eğlence Komitesinde görev almadık? Daha çok kafa kullanıp daha az sırtımız ağrırdı. Ben kafa kullanacağım işleri severim. Hem zaten, sen baloya..." Hemen dilini tuttu.

"Gelmiyorsun mu diyecektin?" Susan omuz silkip yeniden tebeşirini aldı. Eli iyice yorulmuştu. "Evet, gelmiyorum, ama balonun güzel olmasını da istiyorum." Sonra da sıkılarak ekledi. "Tommy geliyor."

Bir süre sessizce çalıştılar. Yanlarında kimse yoktu. Onlara en yakın yerde bulunan Holly Marshall duvar resminin en uzak ucunda, gondolün omurgasını boyuyordu.

"Sana bu konuda soru sorabilir miyim, Sue?" dedi Helen sonunda. "Yahu, herkes bunu konuşuyor son günlerde."

"Tabii." Sue tebeşiri bırakıp elini esnetti. "Aslında yanlış anlamalara meydan vermemek için benim bunu birine anlatmam gerekir. Carrie'yi baloya götürmesini Tommy'den ben istedim. Böylece Carrie'nin biraz insan içine girmesini umuyorum, biraz... açılmasını istiyorum. Sanırım bu kadarını yapmam da gerekirdi."

"Demek ki, bizim de mi bir şeyler yapmamız gerekiyor?" diye sordu Helen.

Sue omuz silkti. "Yaptıklarımız hakkında senin karar vermen gerek, Helen. Kimseye akıl verecek durumda değilim. Ama kimsenin de beni... şey... görmesini istemem..."

"Fedai mi?"

"Onun gibi bir şey."

"Tommy de senin istediğini yaptı mı yani?" İşin bu yönü Helen'i çok şaşırtmıştı.

"Evet." Sue buna bir şey eklemedi. Biraz durduktan sonra da, "Sanırım herkes benim oyuna geldiğimi sanıyordur," dedi.

Helen biraz düşündü. "Bu durum epey konuşuluyor. Ama yine de arkadaşlar senin hakkında kötü düşünmüyorlar. Senin de dediğin gibi, insan kararını kendisi verir. Yine de bozuk ses çıkaranlar da yok değil tabii."

"Chris Hargensen ekibi mi?"

"Ve Billy Nolan ekibi. O herif ne sevimsiz şey öyle."

"Chris benden pek hoşlanmıyor, değil mi?" dedi Sue.

"Susie, senden nefret ediyor."

Susan başını salladı. Bunu duymak onu hem biraz üzmüş, hem de heyecanlandırmıştı.

"Babasının okulu mahkemeye vermek istediğini, sonradan da caydığını duydum."

Helen omuzlarını silkti. "Bu olay onun pek işine yaramadı. Bize ne oldu bilmiyorum. Kendi kafamdan geçenleri bile bazen anlamaz oluyorum."

Bir süre daha konuşmadan çalıştılar. Odanın karşı tarafında Don Barret duvara bir merdiven dayamış, krepon kâğıtlarım yerleştiriyordu.

"Bak," dedi Helen. "İşte Chris gidiyor." Sue başını kaldırıp baktığında, Chris spor salonunun hemen solundaki küçük büroya girmek üzereydi. Üzerinde şarap rengi kadifeden kısacık bir şort ve ipekli beyaz bir bluz vardı... sutyeni yoktu... ve göründüğü kadarıyla da yaşlı zamparaların kalbini hoplatacak gibiydi. Sue bir an Chris'in komite bürosunda ne aradığım kendi kendine sordu. Tabii, dedi içinden, Chris'in en yakın arkadaşlarından Tina Blake de komite üyelerindendi.

Ne yapıyorum ben, diye kendi kendine çıkıştı Sue. Neden bu kıza bu kadar düşmanlık duyuyordu.

Duyuyordu işte, gizlemesine gerek yoktu. "Helen?" "Ne var?"

"Bir şey yapacaklar mı?"

Helen'in yüzüne maske gibi bir ifade yerleşti. "Bilmiyorum." Sesinde aşırı bir masumluk vardı. "Anlıyorum," dedi Sue.

(biliyorsun, biliyorsun bir şeyler dönüyor, bunu kabul et ve ne olacağını bana söyle)

Konuşmadan boyamaya devam ettiler. Sue, Helen'in dediği gibi, her şeyin yolunda olmadığını biliyordu. Zaten olamazdı; arkadaşlarının gözünde bir daha asla o altın kız olmayacaktı. Çok tehlikeli bir şey yapmış, maskesini indirip gerçek yüzünü göstermişti.


*
Benim Adım Susan Snell'den alıntı (s.40):
Balo gecesi olanlara yol açan bazı şeylerin nasıl kaynaklandığını anladığımı sanıyorum. Örneğin, Billy Nolan'ın nasıl alet olduğunu anlayabiliyorum. Chris Hargensen onu burnundan sürükler gibiydi... her zaman olmasa bile, çoğunlukla böyleydi. Billy de kendi arkadaşlarını sürükleyebiliyordu. Liseden atılan Kenny Garson aslında ilkokul üçüncü sınıf düzeyindeydi. Klinik terimlerle tanımlanacak olursa, Steve Deighan ahmaktı. Diğerleri arasında polis sabıkası olanlar vardı; bunlardan biri, Jackie Talbot dokuz yaşındayken otomobillerin benzin deposu kapaklarını çalarken yakalanmıştı. Eğer bu kişilere bir sosyal hizmet görevlisi gözüyle bakarsanız, onları zavallı toplum kurbanları olarak da görmeniz olasıdır.

Ancak Chris Hargensen için ne söyleyebilirsiniz ki?

Bana kalırsa, işin en başından sonuna kadar onun tek amacı vardı, o da Carrie White'ı mahvetmekti...
*
"Bunu yapmamalıyım," dedi Tina Blake huzursuz bir sesle. Ufak tefek, kızıl saçlı, güzelce bir kızdı. "Norma gelecek olursa herkese yetiştirir."

"Dışarda şimdi o," dedi Chris. "Haydi."

Epey şaşırmış olan Tina her şeye karşın biraz kıkırdadı. Ama yine de direnç gösteriyordu. "Hem zaten neden görmek istiyorsun ki? Sen baloya geliniyorsun."

"Boş ver şimdi," dedi Chris. Her zamanki karanlık neşesiyle fıkır fıkırdı.

"Al bakalım," dedi Tina ve plastik kaplı bir sayfa uzattı. "Ben bir kola içmeye gidiyorum. Eğer o zilli Norma Watson gelip de seni yakalayacak olursa, ben seni hiç görmedim."

"Tamam," dedi Chris, kendini çoktan yerleşme planına vermişti.

Balodaki salon planını da George Chizmar yaptığı için her şey mükemmeldi. Dans pisti işaretlenmiş. İki orkestra platformu, kral ve kraliçenin taç giyecekleri sahne...

(o aşağılık Snell karısıyla Carrie'ye bir taç da ben giydirsem)

Pistin üç tarafında da davetlilerin masaları ayrılmıştı. Bu masalar aslında poker masalarıydı, ama krepon kâğıtları ve kurdelelerle süslenmiş, her birinde balo programı ve kralla kraliçe seçimi için oylar vardı.

Chris cilalı tırnaklı parmağını planın üzerinde gezdirdi. Çok geçmeden de Tommy R. ve Carrie W. yazılı masayı buldu. Demek gerçekti. İnanası gelmiyordu. Öfkesinden titremeye başladı. Bu salaklar gerçekten böyle bir şeyin yanlarına kalacağını mı sanıyorlardı?

Omzunun üzerinden baktı. Norma Watson görünürde yoktu.

Chris oturma planını bırakıp masanın üzerindeki diğer kâğıtları karıştırmaya başladı. Faturalar (çoğu krepon kâğıdı ve çivi için), poker masası ödünç veren ailelerin listesi, makbuzlar, biletleri basan matbaanın faturası, kral ve kraliçe seçiminde kullanılacak oy kartı örneği...

Seçim! Chris örnek oy kartını hemen kaptı.

Seçim kartlarını cuma günü okul anons devresinden adayların ilan edilmesine kadar kimsenin görmemesi gerekiyordu. Oylama yalnızca baloya katılanlar tarafından yapılacaktı, ama adaylar için boş oy kartları bir ay önceden dağıtılmıştı. Sonuçların çok gizli tutulması gerekiyordu.

Bu kral ve kraliçe seçimini kaldırmak için öğrenciler tarafından desteklenen bir girişim vardı... kızlar bunu cinsel sömürü gibi görüyorlar, erkeklerse düpedüz budalaca ve çocukça buluyorlardı. Büyük olasılıkla bu yıl bu geleneksel seçim son kez yapılacaktı.

Ama Chris için yalnızca bu yıl önemliydi. Oy kartına bakarken aklından bin bir düşünce geçti.

George ve Frieda. Seçilemezlerdi. Frieda Jason Yahudiydi. Peter ve Myra. Bunlar da seçilemezlerdi. Myra at yarışlarının kaldırılması için savaşım veren kadınlar örgütündeydi. Hem zaten hiç de yakışmazdı. Yüzü at kıçı gibiydi.

Frank ve Jessica. Olasıydı. Frank Grier, AH New England futbol takımına girmeyi başarmıştı, ama Jessica beyninden çok sivilcesi olan, osuruk gibi bir kızdı.

Don ve Helen. Boş versene. Helen Shyres köpek bekçisi bile seçilemezdi.

Ve son çift: Tommy ve Sue. Ama tabii Sue'nun adı çizilmiş, yerine Carrie'ninki yazılmıştı. Al işte, herkesi büyüleyecek bir çift! İçinden kahkahalar atmak geldi, ama elini ağzına götürüp bu isteğini bastırdı.

O sırada Tina telaşla içeri girdi. "Sen hâlâ burada mısın? Norma geliyor."

"Hiç merak etme, hayatım," dedi Chris ve kâğıtları masanın üstüne bıraktı. Dışarı çıkarken hâlâ gülüyordu. Uzakta o salak duvar resmi için poposunu yırtan Sue Snell'i görüp alaylı bir şekilde el salladı.

Koridora çıkınca da çantasından bozuk para çıkarıp Billy Nolan'a telefon açtı.
*
Gölge Patladı'dan alıntı (s. 100-101):
Carrie White’ı rezil etmek için nasıl bir plan yapılmış olduğunu merak etmemek mümkün değildir. Özenle hazırlanmış, defalarca prova edilmiş bir plan mıydı, yoksa her şey anında verilen kararlarla mı gerçekleşmişti?

... Bence ikinci olasılık daha geçerlidir. Sanırım eylemin beyni Christine Hargensen'di, ama kendisinin de Carrie gibi bir kızı nasıl yere çalacağı konusunda pek kesin bir fikri yoktu. Kuzey Chamberlain'deki Irwin Henty çiftliğine William Nolan ve arkadaşlarını da onun göndermiş olduğunu sanıyorum. Bu yolculuk sonucu edinecekleri şey de onlara göre adaletin sağlanması için...


*
61 Model köhne Biscayne, Kuzey Chamberlain'in Stack End yolunda lastikleri çığlıklar atarak tehlikeli bir hızla yol almaktaydı. Farlardan biri bozuk, diğeriyse her tümsekten geçişte göz kırpar gibi yanıp sönmekteydi. Arada bir ağaçlardan sarkan dallar arabanın tepesini sıyırıyordu.

Billy Nolan direksiyondaydı. Jackie Talbot, Henry Blake, Steve Deighan ve Garson kardeşler, Kenny ve Lou da arabanın içindeydiler. Elden ele dolaşan üç tane esrarlı sigara vardı.

"Henty'nin evde olmadığından emin misin?" diye sordu Henry. "Deliğe girmeye hiç niyetim yok, yavrum William. Orada adama bok yediriyorlar."

Kenny Garson nedense bunu çok gülünç bulup tiz seslerle kıkırdamaya başladı.

"Herif evde yok işte," dedi Billy. Bu kadarını bile büyük bir zahmete girer gibi söylemişti. "Cenazede."

Chris bunu bir rastlantı sonucu öğrenmişti. Yaşlı Henty, Chamberlain bölgesinde iyi iş yapan birkaç bağımsız çiftlikten birinin sahibiydi. Pastoral edebiyatın çok kullanılan tiplerinden biri olan altın kalpli, eliaçık, gönlübol çiftçilerin tam tersine, Henty cimri mi cimri, huysuz mu huysuz bir herifti. Çiftesi her zaman davetsiz konuklara çevriliydi. Birkaç kişiyi küçük hırsızlıklarından dolayı mahkemeye vermişti. Bunlardan biri de arabadaki çocukların bir arkadaşı olan Freddy Overlock adında talihsiz bir gençti. Freddy yaşlı Henty'nin kümesinde suçüstü yakalanmış, poposu tüfek saçmasıyla doluvermişti.

Zavallı Fred yalnızca hastanenin acil servisinde tam dört saat karınüstü yatıp kabaetlerindeki saçma tanelerinin tek tek çıkarılmasını beklemekle kalmamış, bir de mahkeme kararıyla iki yüz dolar ödemeye mahkûm edilmişti.

"Peki, ya Red?" diye sordu Steve.

"Cavalier tavernadaki yeni garson kızı tavlamaya çalışıyor," dedi Billy. Red Trelawney yaşlı Henty'nin kâhyasıydı. O da tıpkı patronu gibi çifteyi kullanırdı. "Meyhane kapanana dek dönmez."

"Alt tarafı bir şaka için bayağı tehlikeli bir iş," diye homurdandı Jackie Talbot.

Billy birden kasıldı. "Ayrılmak ister misin?"

"Yok canım," dedi Jackie hemen. Billy çok iyi kalite esrar getirmiş, aralarında bölüştürmüştü... hem zaten kentten dokuz mil uzaktaydılar. "Şaka maka, ama çok iyi şaka."

Artık yolun her iki yanında da tel örgülü, "Geçmek Yasaktır" yazılı levhaların bulunduğu alana gelmişlerdi. Ilık mayıs gecesinde her yer taze toprak kokusuna bürünmüştü.

Billy farları söndürdü, önündeki son tepeyi de tırmandıktan sonra, kontağı kapatıp vitesi boşa alarak arabayı yokuş aşağı indirmeye başladı. Koca metal yığını Henty çiftliğinin yoluna doğru sessizce kayıyordu.

Çiftlik yolundan bakınca büyük samanlık ve onun arkasında ayışığında parıldayan küçük gölcük ve elma bahçesi görünüyordu. Domuz ağılında iki dişi domuz burunlarını çite dayamışlardı. İneklerden biri uykusunda hafifçe moladı.

Arabanın kontağı kapalı olduğundan, Billy el freniyle durdu ve birlikte dışarı çıktılar.

"Olanları görünce donuna yapacak herif," dedi Steve neşeyle.

"Freddy'nin öcü alınıyor," dedi Henry bagajdan balyozu çıkarırken.

Billy bir şey demedi, ama tabii bu yaptıkları Freddy gibi bir hıyarın öcünü almak için değildi. Chris Hargensen içindi, bu da, daha önce ne yapıldıysa da, bundan sonra her ne yapılacaksa da... Chris onunla birlikte olmaya başladığından beri bu böyleydi. Chris için cinayet işler, daha ötesini bile yapabilirdi.

Henry kolunu ısıtmak amacıyla balyozu tek elle havada salladı. Ağır çelik ucu havada ıslıklar çıkardı. O sırada Billy de buz kutusunu açıp içinden iki tane kalaylanmış çelik kova aldı. Kovalar buz gibiydi, hafifçe buğulanmıştı. "Tamamdır," dedi Billy.

Oyalanmadan domuz ağılına gittiler. Dişi domuzlar oldukça evcilleşmişti. Erkek domuz ise ağılın öbür ucunda uyumaktaydı. Henry balyozu bir kez daha salladı, ama epey hevesi kaçmıştı. Billy'ye uzattı.

"Ben yapamayacağım," dedi. "Sen al."

Billy balyozu alıp Lou'ya döndü. Lou'nun elinde torpido gözünden aldığı kasap bıçağı vardı.

"Hiç merak etme," dedi Lou bıçağın ucuna parmağını sürterek.

"Gırtlağından," diye anımsattı Billy.

"Biliyorum."

Kenny elindeki torbadan domuzlara cips artıkları veriyor, bir yandan da yılışıyordu. "Hiiç meraklanmayın, domuzcuklar, Billy abiniz şimdi kafalarınızı patlatıp sizi atom bombası korkusundan kurtaracak." Cipsleri yemeye başlayan domuzların gıdısını okşadı.

"Geliyor," dedi Billy ve balyoz hızla aşağı indi.

Çıkan ses ona bir kez Henry'yle birlikte bir köprüden aşağı attıkları balkabağını anımsatmıştı. Dişi domuzlardan biri dili dışarda, gözleri açık durumda yere devrildi. Burnunda hâlâ cips kırıntıları vardı.

Kenny kıkırdadı. "Geğirecek zaman bile bulamadı."

"Çabuk ol, Lou," dedi Billy.

Kenny'nin kardeşi domuzun başını yukarı doğru kaldırdı, hayvanın donuklaşmış gözleri göğe çevriliyken gırtlağını yardı.

Birden fışkıran kan tümünü şaşırttı. Yakında olanlar üstlerine sıçramasın diye geri kaçıp öğürtü sesi çıkardılar.

Billy uzanıp kovalardan birini kan fışkıran ana noktaya tuttu. Kova hemen dolunca bunu bir kenara bıraktı. İkinci kova da yarı yarıya dolmuşken kanın akması önce yavaşladı, sonra da kesildi.

"Öbürünü de," dedi Billy.

"Yapma be, Billy," dedi Jack. "Bu kadar yet..."

"Öbürünü de," diye tekrarladı Billy.

"Tatlı doomuuz," diye seslendi Kenny, elindeki boş cips paketini hışırdatarak. Biraz durduktan sonra ikinci dişi domuz da yanlarına geldi, balyoz indi, bıçak yardı ve ikinci kova da doldu. Artan kan yere aktı. Hava ağır, bakırımsı bir kokuyla dolmuştu. Billy'nin kolları kan içindeydi.

Kovaları arabaya taşırken aklında sembolik ilişkiler kuruyordu. Domuz kanı. Bu iyiydi işte. Chris haklıydı. Çok iyiydi be. Her şey dengini buluyordu.

Domuzun hakkı domuz kanıydı.

Çelik kovaları buz kutusunun içine yerleştirdikten sonra kapağını kapattı. "Haydi, gidelim," dedi.

Billy direksiyonun başına geçip el frenini çekti. Beş oğlan da arkaya geçip arabayı itmeye başladılar. Bir dönüş yapıp arabayı iterek çiftlik evinden uzaklaştırdılar.

Yeterince uzaklaştıktan sonra da soluk soluğa içeri girip oturdular. Tepenin altına kadar kontak kapalı indikten sonra Billy kontağı açıp arabaya gaz verdi.

Domuzun hakkı domuz kanıydı. Bu iş iyi olacaktı be. Bayağı iyi olacaktı. Hafifçe gülümsedi. Onu gören Lou Garson hem şaşırmış, hem de biraz ürkmüştü. Daha önce Billy Nolan'ı gülerken gördüğünü hiç anımsamıyordu. Kimsenin böyle bir şeyden söz ettiğini de duymamıştı.

"Henty moruğu kimin cenazesine gitmiş?" diye sordu Steve.

"Annesinin," dedi Billy.

"Annesinin mi?" diye sordu Jackie Talbot. "Yahu bu kadın Tanrı'dan bile yaşlı olmalı."

Kenny buna da en ince sesiyle bir kahkaha attı.

İkinci Bölüm
BALO GECESİ
Carrie elbisesini ilk kez 27 Mayıs sabahı kendi odasında giydi. Bu elbiseye uyacak bir de sutyen almıştı; sutyen göğüslerini gerektiği kadar dik tutuyor (aslında gereksizdi) ve üst yanlarını açıkta bırakıyordu. Bunu giydiği anda içinde yarı utanç, yarı meydan okuma heyecanı gibi düşsel bir duygu belirdi.

Elbise neredeyse yere kadar uzanıyordu. Etek bol ama beli dardı. Yalnızca pamuk ve yüne alışkın cildi kadifenin dokusunu biraz yadırgıyordu.

Eteğin dökülüşü de fena görünmüyordu... yeni ayakkabılarını giyince daha da iyi duracaktı. Ayakkabıları giydi, elbisenin boyun kısmını düzeltti ve pencereye gitti. Yansıyan görüntüsü pek bulanıktı, ama görünen bir aksaklık yoktu. Belki daha sonra biraz...

Kapı ardına kadar açılıp içeri annesi girdi.

Annesi işe gitmek üzere üstüne beyaz kazağını giymiş, bir elinde siyah cüzdanı, diğerindeyse Ralp babanın İncil'i vardı.

Birbirlerine baktılar.

Carrie o anda sırtını dikleştirdiğinin farkında bile değildi. Pencereden içeri vuran ılık sabah güneşinde dimdik durarak annesine baktı.

"Kırmızı," diye mırıldandı annesi. "Kırmızı olacağını tahmin etmeliydim."

Carrie bir şey söylemedi.

"Kirliyastıklarını görebiliyorum. Herkes de görecek. Vücuduna bakacaklar, Oysa Kitap der ki..."

"Anne, bunlar benim göğüslerim. Her kadının var."

"Çıkar o elbiseyi," dedi annesi.

"Hayır."

"Çıkar onu, Carrie. Aşağı gidip onu çöp fırınında yakalım ve bağışlaması için Tanrı'ya dua edelim. Tövbe edelim." Annesinin gözlerinde imanının sınandığını sandığı zamanlara özgü o tuhaf pırıltı belirmişti. "Ben işe gitmem, sen de okula gitmezsin, evde kalırız. Dua ederiz. Tanrı'dan bir işaret isteriz. Dizlerimizin üstünde bekler, dua ederiz."

"Hayır, anne."

Annesi elini uzatıp kendi yanağını çimdikledi. Kırmızı bir iz kaldı. Bir tepki görmek için Carrie'ye baktı, görmeyince bu kez elini pençe yaparak yanağını yukardan aşağı tırmaladı. İnce bir çizgi halinde kan çıktı. Gözleri çılgınca parlıyordu.

"Kendine acı çektirip durma, anne. Böyle yapmakla beni durduramazsın."

Annesi çığlık attı. Elini yumruk yapıp kendi ağzının ortasına bir yumruk indirdi ve kan çıkardı. Parmaklarını ağzındaki kana buladı ve İncil'in kapağına sürdü.

"Kurban kanıyla sulanmış," diye fısıldadı. "Birçok kez. Birçok kez onunla ben..."

"Git buradan, anne."

Kadın gözlerinde pırıltıyla Carrie'ye baktı. Yüzünde haksızlığa uğramışlara özgü büyük bir öfke vardı.

"Tanrı'yla alay edilmez," diye tısladı. "Günahının bedelini ödeyeceğinden kuşkun olmasın. Yak şunu, Carrie. Çıkar üstünden o şeytan kırmızısını ve yak. Yak onu! Yak onu!"

Kapı kendiliğinden ardına kadar açıldı.

"Git buradan, anne."

Annesi güldü. Kanlı ağzıyla gülümsemesi korkunçtu. "Tıpkı İzabel'in kuleden düştüğü gibi, sen de belanı bul," dedi. "Sonra da köpekler gelip yerdeki kanını yalamışlardı. İncil'de yazıyor. Burada..."

Annesinin ayakları yerde kaymaya başladı; hayretler içinde yere baktı. Sanki ayaklarının altındaki tahta, buz gibi kayganlaşmıştı.

"Yapma!" diye haykırdı annesi.

Geriye doğru kaya kaya koridora kadar çıkmıştı. Kapıya tutunmak istedi, ama görünmeyen bir güç parmaklarını açarak kapıdan ayırdı.

"Seni severim, anne," dedi Carrie. "Üzgünüm."

Gözünün önüne kapının hızla kapanışını getirdi. Kapı da tam aklından geçeni yaptı ve sanki hafif bir rüzgârdan etkilenmişçesine kendiliğinden kapandı. Ama annesinin parmaklarına gelmeyecek bir biçimde. Carrie annesini dışarı atan zihinsel kolları geri çekti.

Bir dakika sonra Margaret kapıyı yumruklamaya başladı. Carrie açmadı.

"Hesap günü gelecek!" diye haykırdı Margaret White. "Benden günah gitti! Elimden geleni yaptım!"

"İncil'den nameler," diye mırıldandı Carrie.

Annesi oradan ayrıldı. Birkaç dakika sonra Carrie onun dışarı çıktığını ve işyerine doğru yürüdüğünü gördü. Arkasından üzülerek baktı.


*
Gölge Patladı'dan alıntı (s. 129):
Balo Gecesinin daha ayrıntılı bir analizine geçmeden önce bir insan olarak Carrie White hakkındaki bildiklerimizin bir dökümünü yapmak yararlı olacaktır.

Carrie'nin, annesinin dinsel saplantısının bir kurbanı olduğunu biliyoruz. Telekinetik bir gücü olduğunu biliyoruz. Bu yeteneğin, eğer varsa, genellikle çekinik olan bir gen tarafından taşınan bir kalıtımsal özellik olduğunu biliyoruz. TK yeteneğinin içsalgı bezleriyle ilişkili olduğunu sanıyoruz. Carrie'nin bu yeteneğini çok küçük bir kızken müthiş bir suçluluk duygusu ve ruhsal zorlanma altında göstermiş olduğunu biliyoruz. İkinci kez bu suçluluk ve ruhsal zorlanma ortamının duş odası olayında yaşandığını biliyoruz. Bir varsayıma göre (özellikle Berkeley Üniversitesinden William G. Throneberry ve Julia Givens'e göre) bu olayda TK yeteneğinin yeniden ortaya çıkması hem psikolojik etkenlere (yani ilk âdet kanamasına Carrie'nin ve diğer kızların tepkilerine) hem de fizyolojik etkenlere (yani ergenliğe girişe) bağlıdır.

1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   ...   14






    Ana sayfa


Stephen King Göz

Indir 0.74 Mb.