bilgiz.org

Stephen King Göz




Sayfa6/14
Tarih29.12.2017
Büyüklüğü0.74 Mb.

Indir 0.74 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   14

"Sağ ol," dedi Sue, ama böyle demesi biraz tuhaf kaçmıştı, sanki kendisine işkence edene teşekkür eder gibi bir şey oluyordu.

"Seni seviyorum," dedi Tommy.

Sue şaşkınlıkla ona baktı. Tommy bunu ilk kez söylüyordu.


*
Benim Adım Susan Snell'den alıntı (s. 6):
Çoğu erkek olan birçok kişi, Tommy'den Carrie'yi mezuniyet balosuna davet etmesini isteyişime şaşırmamıştır. Ama Tommy'nin bunu kabul edişine bayağı şaşırmışlardır; ki, bu da erkek kafasının özveri konusunda hemcinslerinden ne kadar az beklentisi olduğunu gösteriyor.

Tommy beni sevdiği için ve ben öyle istediğim için Carrie'yi davet etti. Pekâlâ, diye düşünebilir kuşkucu olanlar, seni sevdiğini nereden biliyordun? Çünkü bana sevdiğini söyledi de ondan. Ve eğer onu tanısaydınız, bu kadarının yeterli olduğunu siz de anlardınız....


*
Tommy, Carrie'yi perşembe günü davet edecekti, öğlen yemeğinden sonra; nedense fena halde heyecanlıydı.

Beşinci ders salonunda Carrie ondan dört sıra ötede oturmuştu, zil çaldıktan sonra da Tommy aradan geçenleri yararak ona doğru yürüdü. Öğretmen kürsüsünde uzun boylu, hafifçe şişmanlamaya başlamış olan Bay Stephens dalgın dalgın kâğıtlarını çantasına yerleştirmekteydi:

"Carrie?"

"Ne?"


Sanki bir darbe beklermiş gibi, Carrie korka korka başını kitaplarından kaldırdı. Puslu bir gündü, tavana gömülü florasan lambaların ışığında yüzünün rengi daha da soluk görünüyordu. Ama Tommy'nin ilk kez gördüğü (çünkü Carrie'nin yüzüne ilk kez doğru dürüst bakıyordu) bir şey vardı, bu da Carrie'nin hiç de mide bulandıracak bir tip olmadığıydı. Yüzü ovalden çok yuvarlak, gözleriyse altları çürükmüş izlenimini verecek denli koyu renkteydi. Saçları koyu sarı, kalın telliydi ve yüzüne hiç yakışmayan bir biçimde arkada toplanmıştı. Dudakları dolgun, dişleri doğal beyazlıktaydı. Vücudu pek belli olmuyordu. Oldukça bol bir kazak göğüslerini gizlemişti. Etekliğiyse bir felaketti; 1958'lerin modasına göre, dizlerinin iyice altındaydı. Baldırları güçlü, yuvarlak ve güzel sayılabilirdi (ama bunları diz boyu kırmızı çoraplarla gizlemek tam bir fiyaskoydu).

Tommy'ye bakışında birazcık korku, birazcık da başka bir şey gizliydi. Tommy bu başka şeyin ne olduğunu anlamıştı. Sue haklıydı, evet, ama eğer haklıysa, şimdi bu yaptığı şey iyilik mi oluyordu, yoksa her şeyi daha beter mi edecekti, onu kestiremiyordu.

"Balo için henüz kimseye söz vermediysen, benimle gider misin?"

Carrie gözlerini kırpıştırdı ve bunu yaparken de çok tuhaf bir şey oldu. Belki bir saniye bile sürmemişti, ama daha sonra bunu anımsamakta hiç güçlük çekmedi; tıpkı sonradan bir düşü anımsamak gibiydi. Birden bir baş dönmesi hissetti, sanki beyni artık bedenini kontrol etmiyormuş gibi... çok içki içtikten sonra, kusmak üzereyken duyduğu his.

Sonra da hemen geçiverdi.

"Ne? Ne?"

Neyse, hiç olmazsa kızmamıştı. Oysa Tommy kısa bir öfke patlaması ve ardından hemen kabuğuna çekilme bekliyordu. Ama Carrie kızmamıştı; yalnızca Tommy'nin söylediği şeyi kabullenmekte güçlük çekiyordu. Dersanede yalnız ikisi kalmıştı.

"Mezuniyet balosu," dedi Tommy, biraz şaşırmış bir durumda. "Gelecek cuma günü. Biliyorum biraz geç kaldım, ama..."

"İşletilmekten hoşlanmam," dedi Carrie alçak bir sesle ve başını eğdi. Kısa bir an duraksadıktan sonra da Tommy'nin yanından sıyrılıp yürüdü. Sonra birden durdu ve döndü. Tommy bu kızda büyük bir saygınlığın var olduğunu anladı; ancak öylesine doğal bir şeydi ki, belki kendisi bile farkında değildi. "Beni her an işleteceğinizi mi sanıyorsunuz siz? Senin kimle çıktığını pekâlâ biliyorum."

"Çıkmak istemediğim kimseyle çıkmam," dedi Tommy sabırla. "Seni kendim istediğim için davet ediyorum." Eh, doğrusu yalan da değildi. Eğer Sue ayıbını telafi etmek için bir jest yapıyorsa, onun yaptığı yalnızca ikinci planda kalıyordu.

Artık altıncı dersin öğrencileri dersaneye girmeye başlıyorlardı, bunlardan bazıları da merakla onlara bakmaya başlamışlardı. Dale Ullman, Tommy'nin tanımadığı bir oğlana bir şeyler söyledi, sonra ikisi de kıs kıs güldüler.

"Buradan çıkalım," dedi Tommy. Birlikte koridora çıktılar.

Dört numaralı dersaneye doğru yürüyorlardı... Tommy'nin gideceği dersane ters yöndeydi... o sırada neredeyse kendi kendine konuşur gibi, "İsterdim," dedi Carrie. "İsterdim."

Tommy bunun kabul etmek anlamına gelmediğini anlayacak kadar sezgisi güçlü bir oğlandı; içi yine kuşku doldu. Ama yine de olumlu bir gelişme vardı. "O halde kabul et. Çok güzel olacak. Her ikimiz için de. Bu bizim elimizde."

"Hayır," dedi Carrie. Bu haliyle ilk bakana güzel bile görünebilirdi. "Olsa olsa bir karabasan olur."

"Daha bilet almadım," dedi Tommy, sanki duymamış gibi. "Bugün bilet satışının son günü."

"Hey, Tommy, yanlış yöne gidiyorsun!" diye seslendi Brent Gillian.

Carrie durdu. "Derse geç kalacaksın."

"Gelecek misin?"

"Dersin var," dedi Carrie. "Zil neredeyse çalacak."

"Gelecek misin?"

"Evet," dedi Carrie, çaresizliğin verdiği bir öfkeyle. "Kabul edeceğimi biliyordun." Elinin tersiyle gözlerini sildi.

"Hayır," dedi Tommy. "Ama biliyorum. Seni saat yedi buçukta alnım."

"Peki," dedi Carrie, fısıltı gibi bir sesle. "Teşekkür ederim." Bayılacak gibiydi.

Sonra da Tommy belki ilk kez bu denli kararsızlık çekerek onun elini tuttu.
*
Gölge Patladı'dan alıntı (s. 74-76):
Sanırız Carrie White olayının hiçbir yönü, Carrie'nin Ewen Lisesi mezuniyet balosundaki kavalyesi Thomas Everett Ross'un oynadığı rol kadar yanlış anlaşılmış, üzerinde varsayımlar yapılmış ve tümüyle gizemli kalmış olamaz.

Morton Cratzchbarken geçen yıl "fizik fenomenler" üzerine yaptığı son derece ilginç konuşmasında, yirminci yüzyılın insanları en şaşırtan iki olayı olarak, 1963 yılında John F. Kennedy'nin öldürülmesiyle, 1979 Mayıs ayında Maine'deki Chamberlain kasabasının yıkımını göstermişti. Cratzchbarken'in görüşüne göre, her iki olay arasında büyük bir benzerlik vardır. Bu karşılaştırmayı dikkate alırsak, Thomas Ross, Lee Harvey Oswald'ın yani tetiği çekerek felaketi başlatan adamın rolünü oynamıştır. Yalnız açıklığa kavuşmayan bir soru kalmıştır: Thomas Ross bu rolü bilerek mi, yoksa bilmeden mi oynamıştır?

Susan Snell'in ifadesine bakılırsa, bu baloya Ross'la kendisinin gitmesi planlanmıştı. Yine onun iddiasına göre, salt duş odasındaki davranışını telafi etmek için Ross'un Carrie'yi baloya götürmesini de o istemişti. Başta Harvard Üniversitesinden George Jerome olmak üzere, bir grup Susan Snell'in öyküsüne inanmamakta ve anlattıklarını ya romantik bir saptırma ya da düpedüz yalan olarak görmektedirler. Jerome, lise çağındaki ergenlerin herhangi bir şeyi telafi etme davranışında bulunmaya kendilerini hiç de zorunlu görmediklerini iddia etmektedir... özellikle bu, kendi küçük toplumları dışına itilmiş birine karşı işlenmiş bir suçsa...

"Ergen insan doğasının böyle bir jest yapabileceğine inanabilseydik, doğrusu bu çok sevindirici olurdu," diyor Jerome, The Atlantic Monthly'nin son sayısında. "Ama böyle olmadığını biliyoruz. Ergen insan da, kuşların sürü içindeki tavırlarını takınarak, aşağı gördükleri akranlarını hiç göz kırpmadan yerin dibine geçirir."

Jerome son derece haklıdır... en azından kuşlar konusunda... ve White Komisyonunun da kabul ettiği, ama ifade etmediği, "muziplik" kuramının yapılması görüşünü desteklemektedir. Bu kuram, Ross ve Christine Hargensen'in (bkz. s. 10-18) Carrie White'ı baloya getirterek orada küçük düşürmeyi amaçlayan bir grubun elebaşları olduğunu varsaymaktadır. Bazı kuramcılarsa (çoğunlukla kriminoloji yazarları), Susan Snell'in de bu planı uygulamada etkin bir rol aldığını iddia etmektedirler. Böyle bir durumda Bay Ross'un rolü iyice çirkinleşmekte, zaten ruhsal dengesi bir hayli titrek olan bir kızı elinden tutarak müthiş bir zorlanma ortamına getiren muzip şakacı durumuna düşürmektedir.

Bu kitabın yazarı Bay Ross'un karakterinin böyle bir şeyi yapmasına izin vermeyeceği görüşündedir. Ona bu davranışı yakıştıranlar, hakkında hiçbir araştırma yapmadan onu "kafası az, kasları çok gelişmiş" bir sporcu tipinde tanımlamışlardır.

Ross'un vasatın çok üstünde yetenekli bir sporcu olduğu doğrudur. En başarılı olduğu spor türü beysbol olup, son sınıf öğrencisiyken Ewen takımında oynamıştı. Boston Red Sox takımının menajeri Dick O'Connel, ölmeseydi Ross'a yüklüce bir transfer ücreti önermeyi düşündüklerini söylemiştir.

Kaldı ki, Ross aynı zamanda "pekiyi" dereceli de bir öğrenciydi (kafası az kasları çok gelişmiş sporcu tipine pek uymuyor) ve ailesinin söylediğine göre, üniversite eğitimini bitirene dek profesyonel beysbola geçmeyi de düşünmüyordu. İlgi alanlarından biri de şiir yazmaktı, ölümünden altı ay önce yazmış olduğu bir şiir, Everlet adlı saygın bir dergide yayınlanmıştı.

Halen hayatta olan sınıf arkadaşlarının da ondan hep övgüyle söz etmeleri kayda değer bir noktadır. Basında Balo Gecesi olarak bilinen geceden yalnızca on iki kişi kurtulmuştu. Baloya katılmayanlarsa genellikle sınıflarında pek sevilmeyen öğrencilerdi. Eğer bu "grup dışına itilmiş" öğrenciler de Ross'u iyi huylu, arkadaş canlısı ve sevimli bir insan olarak anıyorlarsa, Profesör Jerome'un kuramı temelinden sarsılmaz mı acaba?

Ross'un okul kayıtları... ki, eyalet yasaları gereği burada fotokopilerini veremiyoruz... sınıf arkadaşlarının, komşularının, öğretmenlerinin, akrabalarının anlattıklarıyla birlikte ortaya olağanüstü bir genç insan tablosu çıkarmaktadır. Bu tablo Profesör Jerome'un "kişiliksiz, kurnaz genç zorba" tanımına hiç uymamaktadır. Carrie'yi baloya davet etmesi, çevresindekilerin alaylarına pekâlâ kulak tıkayabileceğini gösteriyor. Aslında Thomas Ross çok ender görülen bir niteliğe sahipti: Toplumsal bilinç.

Burada onu kahraman gibi göstermeye çalışmıyoruz. Buna gerek yok. Ancak yaptığımız yoğun bir araştırma sonunda onun ne burnundan tutulup nereye çekilirse oraya gidecek biri olduğunu, ne de düşüncesizce davranarak...
*
Yatağında uzanmış

(ondan korkmuyorum, ondan korkmuyorum)

bir koluyla gözlerini kapamıştı. Cumartesi gecesiydi. Eğer kafasındaki elbiseyi yapacaksa, en geç

(annemden korkmuyorum)

yarın başlaması gerekirdi. Westover'dan kumaşı almıştı bile. Kumaşın o kadifelere özgü ağırlığı ve canlılığı biraz ürkütmüştü onu. Fiyatı ürkütmüştü tabii. Aynca dükkânın büyüklüğü, alışveriş eden hanımların şıklığı... bütün bunlar Carrie'nin her zaman kumaş aldığı Chamberlain Woolworth's mağazasına göre çok farklıydı.

Ürkmesine ürkmüştü, ama bu durum onu durduracak bir şey değildi. Çünkü isteseydi, orada gördüğü herkesi çığlık çığlığa sokaklara kaçırabilir, mankenleri havalarda uçurur, mağazanın altını üstüne getirebilirdi. Tıpkı Samson'un tapmakta yaptığı gibi, dünyayı başlarına yıkabilirdi.

(korkmuyorum)

Kumaş paketi şimdi bodrumda kuru bir rafta gizliydi. Bu gece çıkaracaktı.

Gözlerini açtı.

Bükül.


Şifoniyer havaya kalktı, bir an titrer gibi olduktan sonra tavana kadar yükseldi. Sonra aşağı indirdi. Kaldırdı. İndirdi. Şimdi de yatağı, üstünde kendi ağırlığıyla birlikte. Yukarı. Aşağı. Yukarı. Aşağı. Asansör gibi.

Hemen hiç yorulmamıştı. Belki birazcık. Fazla değil. İki hafta öncesine kadar neredeyse yitirmiş olduğu yeteneği şimdi tam gücündeydi. Neredeyse insanı...

Korkutacak bir hızla gelişmişti.

Ve şimdi de, sanki biriken suların boşalması için zihninde bir baraj çökmüş gibi, bir sürü gizli kalmış anı birbiri ardına boşalırcasına aklına doluyordu. Bunlar bulanık, silik, çocukluk anılarıydı, ama gerçekliğinden kuşku yoktu. Tabloları duvarlarda dans ettirmek, odanın karşısındaki muslukları açmak, annesi ondan bir şey istediğinde

(Carrie pencereleri kapa yağmur yağacak)

evdeki bütün pencerelerin bir anda çarparak kapanması; Bayan Maceferty'nin Volkswagen'inin dört lastiğinin birden subaplarını açarak söndürmesi; taşlar...

(!!! hayır hayır hayır!!!)

... ama artık bu anıyı da, tıpkı aylık kanaması gibi, yok saymasına olanak yoktu ve bu anı diğerleri gibi bulanık da değildi, hayır hiç mi hiç değildi. Son derece net ve rahatsız edecek denli renkliydi: küçük bir kız...

(anne yapma, anne soluk alamıyorum, boğazım anne, baktığım için bağışla, ah dilim ağzım kan doldu)

zavallı küçük kız...

(haykırma, seni küçük yosma ne mal olduğunu biliyorum, seni ne yapacağımı da biliyorum)

zavallı küçük kız, vücudunun yarısı dolabın içinde, yansı dışında, gözlerinin önünde kara yıldızlar uçuşuyor, kafasının içinde uğultular, dudaklarının arasına sıkışan dili şişmiş, annesinin tombul eli boğazını sıkıyor, derken annesi bir an için içeri gidip Ralph babasının et bıçağıyla geri geliyor...

(gözlerini oyacağım, o günahkâra bakan gözlerini çıkaracağım)

Annesinin yüzü iyice çarpılmış seğiriyor, öbür elinde Ralph babasının İncil'i...

(bir daha o çıplak günahkâra bakamayacaksın)

ve o anda bir şey bükülüyor, ama öyle bükülme değil, muazzam bir BÜKÜLME! Kendine ait olmayan, bir daha da hiç olmayacak bir güç kaynağı fokurduyor... sonra da çatıya düşen bir şey sesi. Annesi elinden İncil'i düşürüyor... bak bu güzel... sonra çatıdaki sesler artıyor ve evin içindeki eşyalar uçuşmaya başlıyor, annesinin elinden düşen bıçak... diz çöküp dua ediyor. Üst kattaki yataklar devrilip yemek masası pencereden dışarı fırlamaya çalışıyor, annesinin gözleri yerinden fırlayacak gibi parmağıyla küçük kızı göstererek

(seni iblis, seni cadı, bunu sen yapıyorsun)

diyor ve sonra da taşlar başlayıp çatı çatlayınca annesi bayılıyor ve sonra...

Sonra kendisi de bayılmıştı. Bundan başka da anı yoktu. Annesi bu konuda tek söz etmemişti. Et bıçağı yine çekmeceye konmuş, boynundaki çürüklere pansuman yapılmıştı. Carrie bu çürüklerin nasıl olduğunu annesine sorduğunu, annesinin de dudaklarını büzerek hiçbir şey söylemediğini anımsıyordu. Yavaş yavaş olay unutuldu. Belleği yalnızca düşlerinde göz açıyordu. Artık tablolar duvarlarda dans etmiyor, pencereler kendiliğinden kapanmıyordu. Carrie her zamankinden farklı bir şey olduğunu anımsamıyordu. Şimdiye dek.

Gözlerini tavana dikti, terlemeye başlamıştı.

"Carrie! Yemek hazır!"

"Teşekkür ederim,

(korkmuyorum)

anne."


Yataktan kalkıp saçlarını lacivert bir bandla topladı. Sonra da aşağı indi.
*
Gölge Patladı dan alıntı (s. 59):
Carrie'nin bu "kontrolsüz yeteneği" ne denli belirgindi ve bütün o aşırı Hıristiyan görüşleriyle Margaret White bu konuda ne düşünüyordu? Herhalde bu soruların yanıtını hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Ama Bayan White'ın korkunç bir tepki göstermiş olacağını söylemek herhalde...
*
"Tatlına dokunmadın, Carrie." Annesi okuduğu risaleden başını kaldırıp baktı. "Evde yapmıştım."

"Sivilce çıkarıyor, anne."

"Sivilceler Tanrı'nın seni cezalandırma biçimidir. Haydi, şimdi ye tatlını."

"Anne?"


"Evet?"

Carrie hemen konuya daldı. "Gelecek cuma mezuniyet balosuna Tommy Ross tarafından davet edildim..."

Risale falan unutulmuştu. Annesinin gözleri "kulaklarıma inanamıyorum" dercesine büyümüş, burun delikleriyse çıngıraklı yılanın tıkırtısını duyan bir atınki gibi açılmıştı.

Carrie boğazında düğümlenen bir şeyi yutkunmaya çalıştı, ama

(korkmuyorum, of korkmuyorum işte)

ancak bir kısmını yutabildi.

"... Çok iyi bir genç. Gitmeden önce buraya uğrayıp seninle tanışacağına söz verdi ve..."

"Hayır."


"... Saat on birde burada olacak. Ben de..."

"Hayır, hayır, hayır!"

"... Kabul ettim, anne, lütfen artık benim de dünyaya... uymak zorunda olduğumu anlamaya çalış. Ben senin gibi değilim. Tuhafım, yani öbür çocuklar beni tuhaf buluyor. Ben böyle olmak istemiyorum. Normal bir insan olmak istiyorum, çok geç kalmadan da..."

Bayan White bardağındaki çayı Carrie'nin suratına savurdu.

Ilık sayılırdı, ama kaynar durumda da olsaydı Carrie'nin sözlerini bu denli çabuk kesemezdi. Carrie dondu kaldı, çayın suyu yanaklarından ve çenesinden akarak beyaz bluzuna damlamaya başladı. Yapış yapış bir şeydi.

Bayan White oturduğu yerde titriyordu, alabildiğine açılmış burun delikleri dışında yüzünde hareket yoktu. Birden başını geri attı ve tavana doğru haykırdı.

"Tanrım! Tanrım! Tanrım!" Her heceden sonra çenesi sert bir hareketle kapanıyordu.

Carrie kıpırdamadan oturmaya devam etti.

Bayan White yerinden kalkıp yanına geldi. Elleri pençe gibi kasılmıştı. Yüzündeki yan çılgın ifadeye merhamet ve nefret karışmıştı.

"Dolap," dedi. "Hemen dolabına git, dua et."

"Hayır, anne."

"Oğlanlar. Evet ya, ardından oğlanlar gelir. Önce kan, sonra oğlanlar. Tıpkı koku arayan köpekler gibi, nereden geldiğini ararlar. O... kokunun!"

Kolunu açarak bütün gücüyle Carrie'nin suratına tokatı patlattı.

(of Tanrım şimdi çok korkuyorum)

Tokatın sesi, meşin bir kayışın havada şaklatılması gibiydi. Bedeninin üst kısmı sarsılmasına karşın, Carrie yerinden kıpırdamadı. Yüzünde önce beyaz, sona giderek kan kırmızısına dönüşen bir iz belirdi.

"İşaret," dedi Bayan White. Büyüyen gözleri boş bakıyordu; soluması da hızlanmış, havayı yutar gibiydi. Kendi kendine konuşurken, pençe halindeki eli Carrie'nin omzuna inip onu oturduğu yerden kaldırdı.

"Ben yeterince gördüm. Evet. Ben. Asla. Yapmadım. Ama o. Baban. Beni. Aldı..." Bayan White durdu, gözleri tavanda bir şeyler aradı. Carrie dehşet içindeydi. Annesi sonradan kahrolacağı bir açıklama yapmanın eşiğindeydi.

"Anne..."

"Arabalarda... ne zaman kollarına alırlar biliyorum. Kent sınırlarında. Yol üstü kulüplerinde. Viski. Koku... kokusunu da sana bulaştırırlar!" Sesi çığlık halindeydi. Boynundaki damarlar şişmiş, başı daireler çiziyordu.

"Anne, yeter artık."

Bu onu birazcık gerçeğe döndürür gibi oldu. Dudakları şaşkın şaşkın kıpırdadı, durdu, nerede olduğunu anlamaya çalışır gibiydi.

"Dolaba," diye mırıldandı. "Dolabına git ve dua et."

"Hayır."

Annesi vurmak üzere elini kaldırdı.

"Hayır!"

Eli havada kalıverdi. Annesi, sanki eli hâlâ yerinde mi diye görmek ister gibi, başını kaldırıp eline baktı.

Tatlı tenceresi birden havalanıp odanın karşısındaki kapıya çarparak yerlere saçıldı.

"Baloya gidiyorum, anne!"

Annesinin tersyüz olmuş çay fincanı başının üstünden uçup ocağa çarptı ve parçalandı. Annesi çığlık attı, dizleri üstüne çöküp kollarıyla başını korudu.

"Şeytan'ın çocuğu," diye inledi. "Şeytan'ın çocuğu. Şeytan tohumu..."

"Anne, ayağa kalk."

Annesi artık bağıramıyordu, ama ayağa kalktı; savaş tutsağı gibi elleri hâlâ başının üstündeydi. Dudakları kıpırdıyordu. Carrie onun Tanrı'ya Yakarma duası ettiğini anladı.

"Seninle savaşmak istemiyorum, anne," dedi Carrie, onun da sesi titremeye başlamıştı. Kontrol etmeye çalıştı. "Yalnızca kendi hayatımı yaşamak istiyorum. Senin... seninki hoşuma gitmiyor." Söylediklerinden dehşete düşmüştü. En büyük küfürdü bu, Kaka Sözcük'ten bin kere daha beter.

"Cadı," diye tısladı annesi. "Tanrı'nın Kitabı'nda anlatır: 'Cadıların yaşamasına izin vermeyeceksin.' Baban Tanrı'nın görevini yaptı.."

"Bunu konuşmak istemiyorum," dedi Carrie. Annesinin babasından söz etmesi onu hep rahatsız ederdi. "Yalnız şunu anlamanı istiyorum, anne, bundan böyle burada bazı şeyler değişecek." Gözleri parıldadı. "Onlar da bunu anlasalar iyi ederler."

Ama annesi hâlâ kendi kendine fısıltılar saçıyordu.

Carrie bu kadarıyla yetinmiş değildi; içinde hâlâ boşalamamış olmanın sıkıntısıyla elbiselik kumaşını almak için bodruma gitti.

Bu bodrum bile dolaptan iyiydi. Evet ya. Hemen her şey o mavi ışıklı, ter kokulu, günah dolu dolaptan daha iyiydi. Her şey.

Paketi göğsüne bastırdı ve bodrumun çıplak ampulünden gelen cılız ışığa gözlerini yumdu. Tommy Ross'un onu sevdiği falan yoktu. Bu, bir çeşit telafi ya da gönül almaydı, o da bunu anlıyor ve uygun tepki göstermeye çalışıyordu. Kendini bildi bileli hep tövbe etme kavramıyla yaşamıştı.

Tommy her şeyin iyi gideceğini söylemişti... bunu da birlikte sağlayacaklardı. Eh, Carrie kendi payına düşeni yapardı. Ama onlar bir şeye başlamasalar iyi ederlerdi. Akıllan varsa, bir hainlik yapmazlardı. Bu yeteneğinin karanlıklar Tanrı'sından mı, yoksa aydınlık Tanrı'sından mı geldiğini bilmiyordu, ama ne fark ederdi? Bunun varlığını bilmek müthiş bir rahatlamaydı, sanki onca yıldır sırtında taşıdığı ağır bir yük, omuzlarından kayıp düşüvermişti.

Yukarda annesi fısıldamayı sürdürüyordu. Ama artık duası Tanrı'ya Yakarma değil, Şeytan Kovma'yla ilgili bölümdü.
*
Benim Adım Susan Snell'den alıntı (s. 23):
Sonunda bunun filmini de yaptılar. Geçen nisanda gördüm. Sinemadan çıktığımda midem bulanıyordu. Amerika'da ne zaman önemli bir şey olsa, hemen bunu altın kaplı bir şeymiş gibi göstermek isterler. Böyle olunca da olay unutulur gider. Ama Carrie White'ı unutmak belki kimsenin farkına varamayacağı büyük bir hata olabilir...
*
Pazartesi sabahı Müdür Grayle ve yardımcı Pete Morton, Grayel'in bürosunda kahve içiyorlardı.

"Hargensen'den hâlâ ses yok mu?" diye sordu Morty. Dudakları yine John Wayne gibi kıvrıldı, ama kenarlarında birazcık endişe çizgileri de vardı.

"Çıt bile yok. Üstelik Christine de ikide bir babasının bizi işten attıracağını söylemekten vazgeçti." Grayle asık suratla kahvesinden bir yudum aldı.

"Pek neşeli görünmüyorsun."

"Değilim. Carrie White'ın baloya gideceğini biliyor muydun?"

Morty gözlerini kırpıştırdı. "Kimle? Gaga'yla mı?" Gaga dediği Freddy Holt adında, Ewen Lisesinin bir başka uygunsuz öğrencisiydi. Vücudu elli kilo ağırlığındaysa, yüzünü gören, bu elli kilonun yansı burnudur, diyebilirdi.

"Hayır," dedi Grayle. "Tommy Ross'la."

Morty'nin kahvesinden aldığı yudum genzine kaçtı ve bir öksürük nöbetine tutuldu.

"Ben de duyunca senin gibi oldum," dedi Grayle.

"Peki, onun kız arkadaşına ne olmuş? Şu Snell adındaki kız?"

"Sanıyorum oğlanı bu işe bulaştıran o," dedi Grayle. "Kendisiyle konuştuğumda, Carrie'ye yapılanlardan epey suçluluk duyduğunu fark etmiştim. Şimdi adını dekorasyon komitesine yazdırdı ve sanki mezuniyet balosuna gitmemek hiç de önemli değilmişcesine pür neşe çalışıyor."

"Demek öyle," dedi Morty, işin içyüzünü hemen anlamış gibi.

"Hargensen'e gelince... herhalde o da bir, iki kişiye sorup, istersek bizim de onu Carrie White adına mahkemeye verebileceğimizi öğrenmiştir. Bana kalırsa onunla işimiz bitti. Beni asıl düşündüren kızı."

"Cuma gecesi bir olay çıkacağından mı korkuyorsun?"

"Bilmiyorum. Bildiğim tek şey, Chris'in bir sürü arkadaşının o gece orada olacağı. Kendisi de o Billy Nolan denen yaratıkla çıkıyor. Billy'nin bir hayvanat bahçesini dolduracak kadar arkadaşı var. Gece kadınları korkutmayı marifet sanan tipler. Chris Hargensen o oğlanın burnuna halkayı takmış duyduğuma göre."

"Çekindiğin belli bir şey var mı?"

Grayle huzursuz bir biçimde omuz silkti. "Belli bir şey yok. Ama durumun kritik olduğunu sezecek kadar da bu işin içinde bulundum. Yetmiş altıdaki Stadler maçını anımsıyor musun?"

Morty evet anlamında başını salladı. Ewen-Stadler maçının unutulması için aradan geçen üç yıl yeterli değildi. Bruce Trevor sıradan bir öğrenci, ama çok iyi bir basketbolcuydu. Antrenörü Gaines ondan pek hoşlanmasa bile Trevor, Ewen takımını on yıldan beri ilk kez bölge turnuvasına sokacak gibiydi. Mutlaka kazanmaları gereken, Stadler Bobcats takımına karşı olan son maçtan bir hafta önce takımdan çıkarıldı. Haberli yapılan bir dolap denetlemesinde Trevor'un kitapları arasından bir kiloya yakın marihuana bulunmuştu. 104-48 gibi bir skorla Ewen hem maçı, hem de turnuvaya katılma şansını kaybetti. Bunda anımsamaya değecek bir şey yoktu, gelgeldim asıl belleklerden silinmeyen olay, maçın ardından çıkan isyandı. Haklı olarak iftiraya uğradığını söyleyen Bruce Trevor isyanı başlatmış, sonunda dört kişi hastanelik olmuştu. Bunlardan biri de, kafasına ilkyardım çantasıyla vurulan Stadler antrenörüydü.

"İçimde öyle bir his var işte," dedi Grayle. "Bir sezgi. Sanki biri bir torba çürük elmayla gelecekmiş falan gibi."

"Belki de sen kâhinsindir," dedi Morty.


*
Gölge Patladı'dan alıntı (s. 92-95):
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   14






    Ana sayfa


Stephen King Göz

Indir 0.74 Mb.