bilgiz.org

Stephen King Göz




Sayfa5/14
Tarih29.12.2017
Büyüklüğü0.74 Mb.

Indir 0.74 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   14

"Elbette." Grayle elini ataş kutusuna daldırdı ve bir tane alıp bükmeye başladı. "Anladığım kadarıyla, kızınız Christine'le ilgili disiplin cezası nedeniyle buradasınız. Size şunu hemen söylemek isterim ki, bu konuda okulun tavrı kesindir. Adalet mekanizmasıyla ilgili bir insan olarak siz de bilirsiniz ki, kurallardan ödün vermek hiç mümkün..."

Hargensen sabırsız bir biçimde elini salladı. "Görüyorum ki, yanlış anlamışsınız, Bay Grayle. Benim buraya gelme nedenim, kızımın beden eğitimi öğretmeniniz, Bayan Rhoda Desjardin tarafından hırpalanması ve korkarım, hakarete uğramasıdır. Sanırım Bayan Desjardin'in kızıma yönelttiği sözcük 'boktan'mış..."

Grayle bir iç çekti. "Bayan Desjardin gerektiği biçimde uyarılmıştır."

John Hargensen'in gülücüğü şöyle bir otuz derece kadar söğüdü. "Korkarım uyarılması yetmeyecek. Bildiğim kadarıyla, bu genç... hanımın öğretmenlikte ilk yılı oluyor, değil mi?"

"Evet. Kendisini oldukça başarılı buluyoruz."

"Sizin başarılı tanımınız, öğrencileri dolaplara çarpıp sokak kabadayıları gibi sövmeyi de kapsıyor mu acaba?"

"Bir avukat olarak, bu eyalette okullara verilen yetkiyi biliyorsunuzdur herhalde. Okul saatleri içinde bütün sorumluluklarla birlikte veli hakları da verilmiştir. Eğer bu konuya yabancıysanız size Mondock Bölge Okulu Cranepool'a Karşı davasını incelemenizi öneririm ya da..."

"Konuya hiç yabancı değilim," dedi Hargensen. "Ayrıca, ne siz okul yöneticilerinin dilinden düşmeyen Cranepool davası, ne de Frick davası bedensel saldırı ya da sözlü hakaretle uzaktan yakından ilgilidir. Ama bir de, 4 Numaralı Bölge Okulu, David'e Karşı davası vardır. Siz bunu bilir misiniz?"

Grayle biliyordu. Söz konusu okulun müdür yardımcısı olan George Kramer, Grayle'in poker arkadaşıydı. George artık pek poker oynamıyordu. Bir öğrencinin saçını kestirmeye kalktı diye, şimdi bir sigorta şirketinde çalışmaktaydı. Okul yönetimi tazminat olarak yedi bin dolar ödemeye mahkûm edilmişti. Grayle uzanıp bir ataş daha aldı.

"Birbirimize davaları sıralayıp durmayalım, Bay Grayle, ikimizin de işi gücü var. Bir alay tatsızlık çıksın istemiyorum. Hiç gereği yok. Kızım şimdi evde, pazartesi ve salı günleri de evde kalacak. Böylece üç günlük uzaklaştırma cezasını çekmiş olacak. Buna bir diyeceğim yok." Yine eliyle, bir tamam işareti yaptı, (tut bakalım Fino, al sana güzel bir kemik) "Benim istediğime gelince," diye devam etti Hargensen. "Bir, kızım için balo bileti. Bir kız için mezuniyet balosu çok önemlidir ve Chris son derece yıkılmış durumda. İki, bu Desjardin denen kadının sözleşmesi yenilenmeyecek. Bu da benim tatmin olmam için.

Sanırım okul yönetimini mahkemeye verecek olsam hem onu kovdurur, hem de cebime yüklü bir tazminat indirebilirim. Ama kinci davranmak istemiyorum."

"Demek, istediklerinizi yapmazsak mahkemeden başka seçeneğimiz yok?"

"Bildiğim kadarıyla, önce Okul Komitesi bir toplanır, ama yalnızca formalite olarak. Ama, evet, sonucu mahkeme tayin eder. Sizin için tatsız olur."

Grayle bir ataş daha aldı.

"Bedensel saldırı ve sözlü hakaret... buydu, değil mi?"

"Özetle."

"Bay Hargensen, on tane kadar arkadaşıyla birlikte kızınızın, ömründe ilk kez âdet kanaması gören bir öğrenciye ellerine geçeni attığını biliyor musunuz? Bu zavallı kız da o sırada kan kaybından ölmekte olduğunu sanıyordu."

Hargensen'in yüzünden bir bulut geçer gibi oldu. "Konumuz böyle bir suçlamayla ilgili değil sanırım. Ben size sonuçta neler..."

"Bırakın şimdi onu," dedi Grayle. "Bırakın sizin ne söylediğinizi şimdi. Bu zavallı kız, Carietta White'a 'salak puf böreği' diyerek alay ettiler, 'tıpa tıka' dediler, daha bir sürü müstehcen imalarda bulundular. Bu kız bütün bir hafta okula gelemedi. Bedensel ve sözle saldırı konusunda bu söylediklerim size bir şeyler açıklıyor mu? Bana çok şey açıklıyor doğrusu."

"Burada oturup," dedi Hargensen. "Gerçekliği kuşkulu öykülerinizi ve tipik başöğretmen nutuklarınızı dinlemeye niyetim yok, Bay Grayle. Ben kendi kızımı yeterince tanıyor..."

"Şunlara bakın," dedi Grayle masanın kenarında bulunan bir yığın pembe kartı uzatarak. "Bu kartlarda sözü edilen kızınızı acaba ne kadar tanıyorsunuz, bilmek isterdim. Eğer yeterince tanısaydınız çok geç olmadan bir şeyler yapmanız gerektiğini anlardınız. Kızınız birinin canını gerçekten yakmadan bir önlem alma zamanınız gelmiş."

"Siz bana..."

"Dört yıldan beri Ewen'de," diye sözünü kesti Grayle. "Haziran yetmiş dokuzda mezun olacak... gelecek ay. Zekâ testleri başarılı. Not ortalaması pek yüksek değil, ama yine de Oberlin Üniversitesine kabul edilmiş. Sanırım birileri... bu herhalde sizsiniz... epey güçlü bir torpil bulmuş. Yetmiş dört kez okulda kapatma cezası almış. Bunlardan yirmi tanesi de özürlü öğrencileri rahatsız etmekten. Chris ve her zamanki yandaşları bu öğrencilerle alay etmekten korkunç bir zevk alıyorlar. Chamberlain Ortaokulunda bir kızın ayakkabısının içine çatapat koymaktan uzaklaştırma cezası almış... karttaki nota göre, Irma Swope adındaki bu kız az kalsın iki ayak parmağını kaybedecekmiş. Aynca bildiğim kadarıyla, kızın dudakları sakatmış. Bakın, sizin kızınızdan söz ediyorum, Bay Hargensen. Bir şeyler anlar gibi oldunuz mu?"

"Evet," dedi Hargensen ayağa kalkarak. Yüzü hafif kızarır gibi olmuştu. "Sizinle mahkemede görüşeceğimi anlıyorum. Sonunda da, eğer kapı kapı dolaşıp ansiklopedi satma işi bulursanız, kendinizi şanslı sayacaksınız."

Grayle de öfkeyle ayağa kalktı, iki adam masanın iki yanından birbirlerine baktılar.

"O halde mahkemede görüşürüz," dedi Grayle.

Hargensen'in yüzünde bir an için bir şaşkınlık belirtisi fark etti ve asıl nakavt edici ya da hiç olmazsa Desjardin'i kurtaran ve bu züppe herifi biraz sarsan bir hakem kararıyla galibiyet alacak darbeyi indirmeye hazırlandı.

"Bu konuda unuttuğunuz bir nokta var, Bay Hargensen. Öğrencilerin saldırılara karşı korunmasını sağlayan yasadan Carrie White da yararlanacaktır. Okul yönetimini mahkemeye verdiğiniz an biz de Carrie White'a karşı aynı suçları işlemekten kızınızı dava edeceğiz."

Hargensen'in ağzı önce açıldı, sonra birden kapandı. "Bu ucuz numarayla kurtulacağınızı mı sanıyorsunuz, sizi..."

"Üçkâğıtçı mı, diyecektiniz?" Grayle acı acı güldü. "Dışarı çıkan yolu kendiniz bulabilirsiniz sanırım. Kızınızın cezası hâlâ geçerlidir. Eğer işi büyütmek istiyorsanız, tabii bu da sizin hakkınızdır."

Hargensen sert adımlarla odayı geçti, bir an bir şey söyleyecekmiş gibi durdu, sonra da çıkıp gitti. Kapıyı çarpmamak için kendini zor tutmuştu.

Grayle derin bir soluk verdi. Chris Hargensen'in inatçılığını kimden aldığı belli oluyordu.

Bir dakika sonra A. P. Morton geldi. "Nasıl gitti?"

"Zaman gösterecek, Morty," dedi Grayle. Suratını buruşturarak bükülmüş ataşlara baktı. "Bana yedi ataşa patladığım söyleyebilirim. Bu da bir rekordur."

"Mahkemeye gidecek mi?"

"Bilmem. Ama biz de karşı dava açarız dediğim zaman çok sarsıldı."

"Sarsılmıştır tabii." Morton, Grayle'in masasındaki telefona baktı. "Bu pisliğe eğitim müdürünü de katma zamanı geldi galiba, değil mi?"

"Evet," dedi Grayle telefonu açarak. "Çok şükür, işsizlik sigortamın bütün primlerini ödemiş durumdayım." "Ben de," dedi Morton üzgün bir sesle.


*
Gölge Patladı'dan alıntı:
Aşağıdaki dörtlük Carrie White'ın yedinci sınıfta yazmış olduğu şiir ödevidir. Carrie'nin bu sınıftaki İngilizce öğretmeni olan Bay Edward King şöyle diyor: "Neden bu kâğıdı sakladım bilmiyorum. Çünkü Carrie hiç de öyle üstün nitelikte bir öğrenci değildi, bu dörtlük de pek başarılı sayılmaz. Derslerde son derece sessizdi, bir kez bile el kaldırdığını anımsamıyorum. Ancak bu dizelerde feryat eden bir şey vardı."

İsa duvardan bakar bizi izler

Ama yüzü soğuktur taş gibi.

Beni severmiş... annem öyle der.

O halde ben neden hep yalnızım?

Bu kıtanın yazıldığı kâğıdın kenarı sayısız haç biçimleriyle doluydu.


*
Pazartesi öğleden sonra Tommy'nin beysbol antrenmanı vardı. Sue, Kelly'nin yerine gidip onu bekleyecekti.

Şerif Doyle uyuşturucu kampanyası sırasında eski uğrak yerini kapattıktan sonra Chamberlain kasabasında liseli gençlerin takılabilecekleri tek yer, Kelly'nin yeri olmuştu. Saçını siyaha boyatan ve kalbindeki pilin bir gün onu öldüreceğinden yakınan Hubert Kelly adında oldukça şişman bir adam tarafından işletiliyordu.

Burası bakkal, benzin istasyonu karışımı bir yerdi, hafif içkiler de bulunurdu. Dışarıda paslı bir benzin pompası vardı, ama kullanılmıyordu. Hubie dükkânı devraldıktan sonra bunu kaldırtmamıştı. Bira, ucuz şarap, müstehcen kitaplar ve adı sanı duyulmamış sigaraların her çeşidini satardı.

Sifon gazozun satıldığı tezgâh gerçek mermerdendi, ayrıca hiç arkadaşı olmayan, gidecek yeri bulunmayan gençlerin kafayı bulmaları için de dört, beş tane bölme vardı. Müstehcen kitaplar bulunan tezgâhın hemen arkasında üçüncü top oynanırken mutlaka tilt olan bir tüt makinesi duruyordu.

Sue içeri girer girmez Chris Hargensen'i fark etti. Chris arka bölmelerden birinde oturmaktaydı. Son günlerdeki sevgilisi Billy Nolan da dergilerin bulunduğu kısımda mekanikle ilgili bir dergi karıştırmaktaydı. Sue, Chris gibi zengin ve popüler bir kızın, Nolan gibi saçları briyantinli, deri ceketi boncuklu, 1950'lerden kalma biriyle nasıl çıkabildiğini anlamıyordu.

"Sue!" diye seslendi Chris. "Gelsene!" İçinde büyük bir isteksizlik kabardığı halde Sue başıyla selam verip el salladı. Chris'e bakınca aklına hep elleriyle başını koruyan, yerde büzülmüş haliyle Carrie White geliyordu. Aslında kendi tavrını da mide bulandıracak denli ikiyüzlü buluyordu. Hiç hoşlanmadığı halde neden Chris'e el sallamıştı sanki? Neden ondan uzak durmuyordu?

"Bir fıçı birası," dedi Hubie'ye. Hubie'nin fıçı birası ünlüydü, 1890'lardan kalma buzlu bira bardaklarında servis yapardı. Sue'nun canının istediği, bir yandan koca bir bardak bira devirmek, bir yandan da Tommy'yi beklerken romanını okumaktı. Cildine hiç iyi gelmemesine karşın biradan vazgeçemiyordu. Ama şimdi biraz ağzının tadı kaçmıştı.

"Kalbin nasıl, Hubie?" diye sordu.

"Siz gençler," dedi Hubie, bardağın üstündeki köpüğü alarak. "Bunun ne demek olduğunu bilmezsiniz. Bu sabah tıraş makinemi prize takınca kalbimdeki pile yüz on voltluk cereyan geldi. Ne kötü bir şey olduğunu bilemezsiniz."

"Haklısın."

"Umarım öğrenmeniz de gerekmez hiç. Bu kalp daha ne kadar dayanır? Ben tahtalı köye gidip de o kent planlamacıları burayı bir otopark yaptıkları zaman anlarsınız. Borcun on sent."

Sue on senti mermer tezgâha bıraktı.

"Bu yaşlı damarlardan elli milyon volt geçiyor," dedi Hubie başını eğip göğüs cebindeki şişkinliğe bakarak.

Sue, Chris'in oturduğu bölmeye gidip yanındaki boş yere oturdu. Chris bugün her zamankinden daha güzel görünüyordu; simsiyah saçları yonca yeşili bir bandla tutturulmuş, gergin bluzu da sert ve dik göğüslerini iyice belli etmişti.

"Nasılsın, Chris?"

"Çok iyi," dedi Chris biraz aşırı bir coşkuyla. "Haberin var mı? Beni baloya almıyorlar. Ama bahse girerim, o tekerlek Grayle de işinden atılacaktır."

Sue'nun elbette haberi vardı. Ewen'de okuyan herkes gibi.

"Baban onları mahkemeye veriyor," diye devam etti Chris. Sonra omzunun üstünden bağırdı. "Biillii! Buraya gelip Sue'ya merhaba desene."

Billy elindeki dergiyi bırakıp kasıla kasıla yürümeye başladı. Başparmaklarını kemerine takmış, parmakları blucininin apış arasına kadar sarkmış, sallanıyordu. Bunu görünce Sue'nun güleceği geldi.

"N'aber, Suze," dedi Billy. Hemen Chris'in yanma çöküp omzuna masaj yapmaya başladı. Yüzünde en küçük bir ifade yoktu. Sanki elleriyle kesilmek üzere ayrılmış bir bonfile yığınını mıncıklar gibiydi.

"Bir yolunu bulup baloyu basacağız." dedi Chris. "Protesto falan niyetine."

"Ciddi misin?" Sue gerçekten şaşırmıştı.

"Hayır," dedi Chris, eliyle boş ver işareti yaparak. "Bilmiyorum." Yüzü birden büyük bir öfkeyle doldu. "O lanet olası Carrie White! Keşke o haçını alıp da bir tarafına soksaydı!"

"Dert etme," dedi Sue.

"Ah, ne olurdu sizler de benimle birlikte salondan çıksaydınız... yahu Sue, neden öyle yapmadın? O zaman görürlerdi günlerini. Senin böyle piyon olabileceğini hiç sanmazdım."

Sue yüzünün kızardığını hissetti. "Başkalarını bilmem, ama ben kimsenin piyonu olmadım. Cezaya katlandım, çünkü hak ettiğime inanıyordum. Yaptığımız, son derece adi bir şeydi. Tamam mı?"

"Boş versene. O Carrie kaltağı kendinden ve yaldız kaplı annesinden başka herkesin cehenneme gideceğini söyleyip dururken, sen tutmuş onu koruyorsun. O tamponları alıp ağzına tıkamalıydık aslında."

"Ya, öyle. Hoşça kal, Chris." Sue kendini bölmeden dışarı attı.

Bu kez kızarma sırası Chris'deydi. Birden yüzü pancar gibi oldu.

"Biraz fazla Jan Dark havalarına girmiyor musun! Anımsadığım kadarıyla, atış yaparken sen de bizimleydin."

"Evet," dedi Sue titreyerek. "Ama ben devam etmedim."

"Ne numaracısın sen!" dedi Chris. "Olur şey değil. Al şu biranı da götür. Elim değer de altın olurum falan..."

Sue bira bardağını almadı. Sendeleyerek dışarı çıktı. Sinirleri harap olmuştu. Ne ağlayabiliyor, ne de ciddi bir öfke duyabiliyordu. Oldum olası geçimli bir kızdı, bu onun ilk kavgası oluyordu. Ve ömründe ilk kez bir kuralı böylesine benimsemiş ve tavır almış oluyordu.

Ama Chris de onu can evinden vurmuştu, en zayıf noktasından... İkiyüzlülük ettiği doğruydu, bunu yadsımanın yolu yoktu. Bayan Desjardin'in ceza saatine girip kan ter içinde spor salonunu turlamasının nedenlerinden biri, her ne kadar örtbas etmeye kalkarsa kalksın, korkuydu; soylulukla ilgisi yoktu. Mezuniyet balosuna ne pahasına olursa olsun, gitmek istiyordu. Ne pahasına olursa olsun.

Tommy hâlâ görünürde yoktu.

Sinirden midesi guruldayarak okula doğru yürümeye başladı. İşte cici kız Suze, herkesin gözbebeği, yalnızca evleneceği oğlanla yatıp kalkan okul kraliçesi. Evlenir, iki çocuğu olur, çok düzenli bir aile yaşamı, hiç birbirlerini üzmezler, hep dudaklarında bir gülücük.

Ve mezuniyet balosu. Göğsüne takacağı çiçek buketi bütün öğleden sonra buzdolabında bekleyecek. Beyaz ceketi, siyah pantolonu ve pırıl pırıl siyah ayakkabılarıyla Tommy... Anne babalar ellerinde kamera poz üstüne poz resim çekerler. Okulun spor salonu krepon kâğıtlarıyla süslenmişti. Biri rock, biri hafif müzik için iki orkestra tutulmuş. Ama baloya hiç özürlü kimse gelmesin. Çarpıklara yer yok. Yalnızca ilerde Kleen Korners'da oturacak, seçkin insanlar, lütfen.

Gözyaşları birden boşanınca Sue koşmak zorunda kaldı.


*
Gölge Patladı'dan alıntı (s. 60):
Aşağıdaki paragraf Chris Hargensen'in Donna Kellogga'a yazdığı mektuptan alınmıştır. Bu kız 1978 sonbaharında Chamberlain'den Rhodes Island'a taşınmış. Chris Hargensen'in pek az yakın arkadaşından ve sırdaşlarından biri olduğu anlaşılıyor. Mektubun tarihi: 17 Mayıs 1979.

"Böylece mezuniyet balosuna kabul edilmiyorum ve ödlek babam da onlara hak ettiği cezayı veremeyeceğini söylüyor. Ama bunu onların yanına bırakmayacağım. Daha ne yapacağımı kestiremiyorum, ama yemin ederim, herkes dünyanın kaç bucak olduğunu görecek."


*
Ayın on yedisiydi. Mayıs on yedi. Carrie odasındaki duvar takviminde günün sayısını karaladı ve uzun beyaz geceliğini giydi. Her geçen günü takvimde kalın uçlu bir ispirtolu kalemle karalıyor, bunu da yaşama karşı oldukça kötü bir tavır olarak düşünüyordu. Aslında umurunda değildi. Bildiği tek şey varsa, o da yarın annesinin onu okula göndereceği ve onlarla yine yüz yüze geleceğiydi.

Pencerenin yanına, kendi parasıyla satın almış olduğu sallanan koltuğuna oturdu, gözlerini kapatarak zihnini onlar'dan ve başka tüm düşüncelerden arındırdı. Yeri süpürür gibiydi. Zihninin bilinçaltı halısını kaldır ve bütün pislikleri altına süpür gitsin. Güle güle.

Gözlerini açtı. Şifoniyerinin üstündeki saç fırçasına baktı. Bükül.

Saç fırçasını havaya kaldırıyordu. Ağırdı. Çok zayıf kollarla bir jimnastik güllesi kaldırmaya benziyordu. Ah. Kalk biraz.

Saç fırçası şifoniyerin kenarına kadar kaydı, yerçekimine göre düşmesi gereken yere geldi ve sanki görünmez bağlarla tutuluyormuş gibi havada sallanmaya başladı. Carrie'nin gözleri incecik çizgi halinde kısılmıştı. Şakaklarındaki damarlar zonkluyordu. Her doktor o anda bedeninin içinde neler geçtiğini bilmek isterdi; akılcı hiçbir açıklaması yoktu. Soluma dakikada on sekize düşmüştü. Kan basıncı 190/100'e fırlamış, kalp atışı 140'a yükselmiş, beden ısısıysa 34 C'ye düşmüştü. Vücudu nereden geldiği, nereye gittiği belli olmayan bir enerji yakıyordu. Bir elektro-ensefalogram olsaydı, alfa dalgaları mutlaka yassı değil, zikzaklı oklar biçiminde sivri olurdu.

Saç fırçasını yavaşça yerine indirdi. Güzel. Geçen gece düşürmüştü. Böyle olunca yanıyor, ceza olarak yeniden başlaması gerekiyordu.

Yine gözlerini kapatıp sallanmaya başladı. Bedensel işlevleri yeniden normale dönüyordu. Soluması hızlandı, neredeyse soluk soluğa kalacak gibi oldu. Sallanan koltuk hafifçe gıcırdıyordu. Ama rahatsız edecek denli değil. Yatıştırıcı bir sesi vardı. Sallan sallan. Zihnini temizle.

"Carrie?" Annesinin sesinde belli belirsiz bir huzursuzluk vardı.

(tıpkı mikser çalışırken radyonun parazitlenmesi gibi annesine de bir şeyler oluyordu, güzel güzel)

"Dualarını okudun mu, Carrie?"

"Okuyorum," diye seslendi, Carrie.

Hem de nasıl okuyordu.

Küçük yatağına baktı.

Bükül.


Müthiş bir ağırlıkta. Kocaman. Dayanılır gibi değil.

Yatak şöyle bir sarsıldı, sonra da ucu yerden bir on santimetre kadar kalktı.

Sonra da gürültüyle yere düştü. Carrie dudaklarının ucunda küçük bir gülücükle annesinin bağırmasını bekledi. Annesinden ses gelmedi. Bunun üzerine kalktı, yatağına gidip serin çarşafların arasına girdi. Böyle egzersizlerden sonra hep olduğu gibi, başı hafifçe dönüyor ve ağrıyordu. Ama kalbi korkutacak bir şiddetle atmaktaydı.

Uzanıp elektrik düğmesini çevirdi ve sırtüstü yattı. Yastık yoktu. Annesi yastık kullanmasına izin vermiyordu.

Aklından iblisler geçti... aileler, cadılar...

(ben cadı mıyım, anne, şeytanın orosposu muyum)

Cadı olup gecenin içine dalmak, sütleri ekşitip, yayıkları ters çevirmek, ürünlere küf bulaştırmak... Onlar evlerine kapanıp sokak kapılarına haç biçimleri çizmişler, dehşet içindeler...

Carrie gözlerini kapatıp uyudu ve düşünde kocaman, canlı taşların gümbür gümbür sesler çıkararak annesini ve onlar'ı kovalayışını gördü. Kaçmak, gizlenmek istiyorlardı. Ama resimdeki kaya da onları gizlemiyordu.


*
Benim Adım Susan Snell (Yazan, Susan Snell) adlı kitaptan alıntı (New York, Simon ve Schuster, 1986) (s:2):
Mezuniyet balosu gecesi Chamberlain'de olanlar konusunda hiç kimsenin anlayamadığı önemli bir nokta vardır. Bunu ne basın anlamıştır, ne Duke Üniversitesindeki bilim adamları, ne de (her ne kadar yazmış olduğu Gölge Patladı bu konudaki tek elle tutulur yayınsa da) David Congress anlayabilmiştir. Beni suçlu gibi göstermek isteyen White Komisyonu da bu noktayı anlamamıştır.

Anlamadıkları nokta aslında en önemli gerçektir: Hepimiz daha çocuktuk.

Carrie on yedi yaşındaydı, Chris Hargensen on yedi yaşındaydı, ben on yedi yaşındaydım, Tommy Ross on sekiz yaşındaydı, Billy Nolan (daha kopya çekmesini öğrenmeden dokuzuncu sınıfta iki yıl okuduğu için herhalde) on dokuz yaşındaydı.

Yaşı ilerlemiş çocuklar, daha küçük olanlara göre, toplumca daha kolay kabul edilir davranışlar içindedirler, ama yine de yanlış kararlar verebilir, aşırı tepkiler gösterip ciddi olayları yeterince önemsemeyebilirler.

Bu önsözü izleyen birinci bölümde bu yöndeki kendi eğilimlerimi anlatmaya çalışacağım. Bununla birlikte anlatacağım şey, mezuniyet balosundaki olaylarda oynadığım rolün temelini oluşturur. Ve eğer adımı temize çıkaracaksam, şimdi düşünmesi bile acı veren bazı sahneleri anımsamakla başlamalıyım...

Bu öyküyü daha önce de White Komisyonuna anlattım ve bana inanmakta zorluk çektiler. İki yüz kişinin ölümü ve bir kasabanın tümüyle yok oluşundan sonra bir noktayı unutmak zor olmuyor: Hepimiz daha çocuktuk. Çocuktuk işte. Kendimize göre her şeyin en iyisini yapmaya çalışan çocuklardık...


*
"Sen aklını kaçırmışsın."

Tommy gözlerini kırpıştırdı, kulaklarıyla duyduğu şeye inanmak istemiyordu. Tommy'lerin evindeydiler, televizyon açıktı, ama baktıkları bile yoktu. Annesi sokağın karşısında oturan Bayan Klein'a gitmişti. Babasıyla bodrumdaki atölyesinde bir kuş evi yapmakla meşguldü.

Sue biraz huzursuz görünüyordu, fakat kararlıydı. "Ben istiyorum böyle olmasını, Tommy."

"Ama ben istemiyorum. Bence bu ömrümde duyduğum en kaçıkça şey. İnsan böyle bir şeyi iddia üzerine falan yapar ancak."

Sue'nun yüzü kasıldı. "Öyle mi? Önceki gece bana nutuk çeken sen değil miydin? Şimdi iş söylediklerini yapmaya gelince apışıp..."

"Hey, dur bakalım." Tommy'nin pek gücenmiş hali yoktu. "Sana yapmam demedim, değil mi? En azından şimdilik."

"Yani sen..."

"Dur bakalım. Bekle biraz. Önce bir konuşalım. Benden Carrie White'ı mezuniyet balosuna davet etmemi istiyorsun. Tamam, anladım. Ama anlamadığım birkaç şey var."

"Söyle, neymiş." Sue öne doğru eğildi.

"Önce, bu neye yarayacak? Sonra da, davet etsem bile onun kabul edeceğini nereden biliyorsun?"

"Kabul etmez mi yani! Nasıl olur..." Sue kekeledi. "Senin gibi... herkes seni sever ve..."

"Her ikimiz de biliyoruz ki, Carrie'nin herkesçe sevilen birine ilgi duyması için hiçbir neden yok."

"Seninle gelecektir."

"Neden?"


Köşeye sıkışmasına karşın, Sue hem meydan okuyan, hem de gururlu bir hava içindeydi. "Sana nasıl baktığını gördüm. Sana tutkun. Ewen'deki kızların yarısının olduğu gibi."

Tommy gözlerini yuvarladı.

"Sana söylüyorum işte," dedi Sue. "Hayır demesine olanak yok."

"Haydi sana inandım diyelim," dedi Tommy. "Peki, ya öbür sorun?"

"Ne yararı olacak mı demek istiyorsun? Ne bileyim... en azından onu kabuğundan dışarı çıkaracaktır. Onu biraz daha..." Sue sonunu getiremedi.

"Toplumun içine mi sokacaktır? Haydi, Suze. Bırak bu masalları."

"Peki," dedi Sue. "Bırakalım. Ama hâlâ telafi etmem gereken bir şey olduğunu sanıyorum."

"Duştaki olay mı?"

"Daha pek çok şey var. Salt o olay olsaydı belki unutur giderdim; ne var ki, bunun gibi eşek şakaları ta ilkokuldan beri süregeliyor. Çoğuna katılmadım, ama katıldıklarım da vardı. Eğer Chris'in grubunda olsaydım, eminim daha da çoğunda bulunmuş olurdum. Her nedense, çok... eğlenceli gibi geliyor. Kızlar bu tip şeylerde çok acımasız olabilirler, erkekler de işin içyüzünü anlamaz. Erkekler Carrie'ye kısa bir süre takılır, sonra unutup giderler, ama kızlar... sürdürdükçe sürdürürler, öyle ki, ben artık bu şakaların ne zaman başladığını bile anımsamıyorum. Carrie'nin yerinde olsaydım dünyada insan içine çıkamazdım. Büyük bir kaya bulup altına gizlenmeye çalışırdım."

"Daha çocuktunuz," dedi Tommy. "Çocuklar ne yaptığının farkında bile değillerdir ki. Tepkilerinin de farkında değildirler, başkalarını üzdüklerinin de. Çünkü başkalarının duygularıyla pek ilgilendikleri yoktur. Anlıyor musun?"

Tommy'nin söyledikleri Sue'nun aklına yeni düşünceler getirdi, ama bunu ifade etmekte zorluk çekiyordu.

"Fakat hiç kimse de yaptığı hareketin başka insanları üzdüğünü anlamaya çalışmıyor. İnsanlar zamanla daha iyi olmuyorlar, sadece akıllanıyorlar. Akıllandığın zaman sineklerin kanatlarını koparmaktan vazgeçmiyorsun, yalnızca bunu yapmak için daha iyi nedenler buluyorsun. Bir sürü arkadaş Carrie White için üzüldüğünü söylüyor... bunların çoğu da kız, komik, değil mi?... Ama eminim, hiçbiri günün her saniyesi Carrie White olmanın ne demek olduğunu anlamaz. Üstelik umurlarında da değildir."

"Peki, ya senin?"

"Bilmiyorum!" diye bağırdı Sue. "Ama artık birisi çıkıp da, üzüldüm dedikten sonra işe yarar... dişe dokunur bir şey yapmalı."

"Pekâlâ. Gidip onu davet ederim."

"Eder misin?" Sue adamakıllı şaşırmıştı. Tommy'nin bunu gerçekten kabul edeceğini pek sanmıyordu.

"Evet. Ama hayır diyeceğini sanıyorum. Galiba benim cazibemi biraz abartıyorsun. Popülerlik falan da hikâye. Sen bu sözü kafana iyice takmışsın."

1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   14






    Ana sayfa


Stephen King Göz

Indir 0.74 Mb.