bilgiz.org

Stephen King Göz




Sayfa4/14
Tarih29.12.2017
Büyüklüğü0.74 Mb.

Indir 0.74 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   14

Tommy de isteneni yaptı ve bu kez farklıydı. Bu kez boğuşma olmadı, zevki giderek artan tatlı bir birleşmeydi. Tommy tam iki kez durup, soluk soluğa kendini tutmak zorunda kaldı; sonra yine devam etti...

(benden önce bakirmiş... itiraf etti... ölsem inanmazdım)

Sue'nun solukları kısa ve kesik çıkıyordu, sonra birden haykırmaya ve Tommy'nin sırtından çekmeye başladı, duramıyordu, ter içindeydi; ağzındaki kötü tat gitmiş, vücudundaki her hücre kendi doruğuna varmış, içinde güneş açıyor, aklında müzik notaları uçuşuyor, kelebeklerle dans ediyordu.

Daha sonra eve dönerlerken Tommy ciddi bir ifadeyle mezuniyet balosuna onunla gidip gitmeyeceğini sordu. Sue, "Olur," dedi. Tommy, Carrie hakkında bir karar verip vermediğini sordu. Sue karar vermediğini söyledi. Tommy önemli olmadığını söyledi, ama Sue pekâlâ önemli bulduğunu belirtti. Göründüğü kadarıyla da adamakıllı önemli olmaya başlıyordu.


*
Telekinetik: Analiz ve Sonuçları (1982 Bilim Yıllığı'ndan alıntı. Yazan Dean K. L. McGuffin):
Bugün hâlâ bazı bilim adamları... ne yazık ki, bunların başında Duke Üniversitesi üyeleri geliyor... Carrie White olayının müthiş gerçeklerini kabul etmemektedirler. Tıpkı atom bombasının gücünü büyük bir ısrarla yok sayan Flatlands Topluluğu, Rosicurian Derneği ve Arizona'lı Corly Cemiyeti gibi, bu zavallılar da mantığın karşısına kafalarını kuma gömerek çıkıyorlar.

Kuşkusuz, bilimsel toplantılarda bu konunun yarattığı dehşet ve öfkeli tartışmaların nedenini anlamak zor değildir. Telekinetik fikri bile zaten toplumu için yutulması güç bir hap olmuş, bütün o korku filmi öğeleri, medyumlar, havalara çıkan masalar ve bu gibi şeyler hiç ciddiye alınmamıştır. Onların dehşet duymalarını anlıyoruz, ama acaba bilimsel sorumsuzluklarını bağışlayabilir miyiz?

White olayının sonuçlan son derece ciddi ve yanıtlaması zor sorular getirmektedir. Doğal dünyanın etki ve tepkilerini açıklayan düzen kavramlarımız müthiş bir depreme uğramıştır. Şimdi, Gerald Luponet gibi tanınmış bir fizikçinin bile, White Komisyonu'nun su götürmez kanıtlarına karşın, hâlâ bu olayı sahtekârlık olarak ilan etmesi onun suçu mudur? Çünkü eğer Carrie White gerçekse, o halde Newton'u yadsımak mı gerekecekti?...
*
Carrie ve annesi oturma odasında oturmuş, eski bir fonografta Tennessee Ernie Ford'un söylediği bir ilahiyi dinliyorlardı. Carrie dikiş makinesinin başında, pedalı pompalayarak yeni bir giysinin kollarını dikmekteydi. Annesi alçıdan yapılmış haçın altında dantel işlerken ayaklarıyla da şarkıya tempo tutuyordu. Çalmakta olan ilahi, bunu ve bunun gibi yüzlercesini bestelemiş ve annesinin gözünde Tanrı'nın varlığını dünyaya en iyi kanıtlayan insan olan P. P. Bliss'in yapıtıydı. Bu adam eskiden bir denizci ve günahkârdı (zaten bu iki sözcük annesinin sözlüğünde eşanlamlıydı), işi gücü sövmek, Tanrı'yı alaya almaktı. Bir gün seyirdeyken bir fırtına çıkınca gemi alabora olmak tehlikesiyle karşı karşıya kalmış. P. P. Bliss okyanusun dibinde ağzını açmış onu yutmak için bekleyen cehennemi görür gibi olmuş ve korku içinde o günahkâr dizleri üstüne çökerek Tanrı'ya dua etmeye başlamış. Eğer onu bağışlarsa, ömrünün geri kalanını Tanrı'ya adayacağını vaat etmiş. Tabii fırtına da hemen kesilmiş.

Tanrı'nın evinde parlayan O insaf ışığı hiç sönmez. Lakin kıyıları aydınlatmak, Bizden başkasına düşmez.

P. P. Bliss'in bütün ilahilerinde bir deniz seyrinin tadı vardı.

Carrie'nin dikmekte olduğu giysi gerçekten de çok güzeldi... koyu şarap renginde (annesi kırmızıya en yakın renk olarak buna izin veriyordu) ve kolları kabarıktı. Carrie dikiş dikerken bütün dikkatini işine vermeye çalışıyordu, ama tabii arada daldığı da oluyordu.

Tepedeki lamba güçlü, hoyrat ve sarı bir ışık veriyor ve tozlu küçük kanepede kimse oturmuyordu (Carrie'nin burada oturacak hiçbir erkek arkadaşı olmamıştı). Karşıdaki duvara ikili bir gölge düşmekteydi: Çarmıha gerilmiş İsa ve onun altında annesi.

Okuldan çamaşırhaneye telefonla haber vermişler, annesi de o öğlen eve gelmişti, Carrie onun eve girişini izlerken korkudan midesi büzülmüştü.

Son derece iri bir kadın olan annesi her zaman şapka giyerdi. Son zamanlarda bacakları şişmeye başlamıştı zaten ayakları da oldum olası ayakkabılarını patlatacak gibiydi. Üzerinde yakası siyah kürklü, siyah bir kumaş manto vardı. Mavi gözleri çerçevesiz gözlüklerinin ardında çok büyük görünürdü. Siyah büyük çantasının içinde yine siyah bir bozuk para çantası, üzerinde yaldızla adı yazılı olan (ve tabii yine siyah) ciltli bir İncil ve lastik bandla tutturulmuş risaleler vardı.

Carrie annesi ve babasının bir zamanlar Baptist olduklarını, ancak Baptistler'in imansız olduğuna iyice karar verdikten sonra kiliseyi terk ettiklerini hayal meyal anımsıyordu. O günden beri de bütün ibadetleri evde geçmişti. Annesi pazarları, salıları ve cumaları ibadet günü olarak seçmişti. Bunlar kutsal günlerdi.

Annesi papaz, Carrie de cemaat oluyordu. Ayin iki, üç saat kadar sürerdi.

Annesi kapıyı açıp sert adımlarla içeri girmişti. Giriş koridorunda bir an Carrie'yle karşı karşıya durmuşlar, silah çekmek üzere hazırlanan iki silahşor gibi birbirlerine bakmışlardı. Aslında çok kısa, ama düşününce insana çok uzunmuş gibi gelen anlardandı.

(annesinin gözlerindeki korku muydu, korku olabilir miydi)

Annesi yavaşça kapıyı kapadı. "Sen artık kadınsın," dedi alçak sesle.

Carrie yüzünün gerildiğini hissettiyse de buna engel olamadı. "Neden bana söylemedin?" diye haykırdı annesine. "Oh, anne, nasıl korktum! Bütün kızlar benimle alay etti, bağırdılar..."

Annesi ona doğru yaklaşmaktaydı; yakınına gelince o nasırlı ve kaslı eli şimşek gibi atılarak tersiyle Carrie'nin çenesinde patladı. Carrie geri savrulup hol ve oturma odası arasına devrildi. Haykırarak ağlıyordu.

"Ve Tanrı, Havva'yı Adem'in kaburgasından yaptı," dedi annesi. Çerçevesiz gözlükleri ardında gözleri büyümüş, lop yumurta gibi görünüyordu. Ayağının kenarıyla Carrie'ye bir tekme attı, Carrie bağırdı. "Kalk, kadın. Gidip dua edelim. Zayıf, şeytancı, günahkâr kadın ruhlarımız için İsa'ya dua edelim."

"Anne..."

Carrie hıçkıra hıçkıra ağlıyor, daha fazla konuşamıyordu. Ağzından anlamsız sesler çıkmaktaydı. Ayağa kalkacak durumda değildi. Saçları yüzüne yapışmış, sürüne sürüne oturma odasına geçti. Annesi ikide bir tekmeyi indiriyordu. Bu durumda odanın karşı duvarına, bir zamanlar küçük bir yatak odası olan mihrap yerine vardılar.

"Ve Havva güçsüzdü... tekrarlasana, kadın. Tekrarla!"

"Hayır, anne, ne olur, bana yardım et...."

Bir tekme daha. Carrie çığlık attı.

"Ve güçsüz olan Havva kuzgunu dünyanın başına saldı," diye devam etti annesi. "Ve kuzgunun adı Günah'tı ve ilk Günah da Cinsel Birleşme'ydi. Tanrı Havva'ya bir lanet verdi. Lanet Kanı'ydı bu. Ve Adem'le Havva Cennet Bahçesinden kovuldular ve Dünya'ya atıldılar ve Havva karnının bir çocukla kocaman olduğunu gördü."

Tekme bir kez daha indi ve Carrie'nin budunu buldu. Burnu yere sürtündü. Mihrap yerine giriyorlardı. İşlemeli ipek örtü serilmiş masanın üstünde bir haç vardı. Haçın iki yanında beyaz mumlar duruyordu. Bunun gerisinde İsa ve Havarileri'ni canlandıran ve numaralara göre boyama talimatlı bir resim vardı. Mihrabın sağındaysa en kötü yer, dehşet yuvası, bütün umutların, Tanrı... ve annesinin... iradesine karşı direnişin tükendiği mağara vardı. Dolabın kapısı aralıktı. İçinde, her zaman yanık bulunan mavi bir ampulün arkasında Öfkeli Bir Tanrı'nın Eline Düşen Günahkârlar adlı tablo asılıydı.

"Sonra İkinci Lanet gönderildi ki, bu da çocuk doğurmaydı ve Havva kan ve ter içinde Kabil'i doğurdu."

Annesi onu sürükleyerek mihrabın önünde diz çöktürdü, kendisi de çöktü. Bir bileğinden sımsıkı tuttu.

"Hâlâ Cinsel Birleşme günahına tövbe etmeyen Havva, Kabil'in ardından Abil'i de doğurdu. Bunun üzerine Tanrı, Havva'ya üçüncü bir lanet gönderdi, ki bu da Cinayet'ti. Kabil bir kaya parçasıyla Abil'i öldürdü. Ve Havva hâlâ tövbe etmedi, ondan doğan kızları da... böylece Hünerli Yılan Havva sayesinde fahişelik ve günah imparatorluğu kurdular."

"Anne!" diye haykırdı Carrie. "Anne, lütfen beni dinle! Benim suçum değil bu!"


"Eğ kafanı," dedi annesi. "Dua edelim."

"Bana söylemen gerekirdi!"

Annesi elini Carrie'nin boynunun arkasına yerleştirdi. Bu el, on bir yıl boyunca ağır çamaşır torbalarını kaldırmış, ıslak çarşaf yığınlarını taşımış, güçlü ve kaslı bir eldi. Carrie'nin alnı mihrap masasına çarptı, masadaki mumlar titrerken, alnında hemen iz kaldı.

"Dua edelim," dedi annesi yumuşak bir sesle.

Carrie ağlaya sızlaya başını eğdi. Burnundan sümüğü sarkıyordu, elinin tersiyle

(burada beni her ağlattığı kez bir peni koysaydım)

sildi.

"Tanrım," diye başladı annesi başını geri atarak. "Yanımdaki bu günahkâr kadına yanlış yolda olduğunu göster. Eğer günahsız kalsaydı Lanetli Kan'ın ona hiç gelmemiş olacağını anlat. Aklından şehvet geçirme günahını işlemiş olabilir. Radyoda rock'n roll müziği dinlemiş olabilir. Şeytan'a kapılmış olabilir. Ona senin müşfik ve öç alan elinin neler yaptığını..."



"Hayır!" Bırak beni!"

Carrie ayağa kalkmak için mücadele etti, ama annesinin demir bir mengene gibi güçlü ve acımasız olan eli onu yine dizüstü çökertti.

"Ve eğer ebediyen Cehennem Ateşi'nde yanmak istemiyorsa, bundan sonra yolundan hiç şaşmaması gerektiğini ona göster. Amin."

Parlayan kocaman gözleriyle Carrie'ye baktı. "Gir artık dolabına."

"Hayır!" Carrie'nin korkudan soluğu kesiliyordu.

"Gir dolabına, gizlice dua et. Günahların için bağışlanmayı dile."

"Ben günah işlemedim, anne. Sen işledin. Bana söylememiş olduğun için herkes alay etti."

Yine çok kısa bir an için annesinin gözlerinde bir korku görür gibi oldu. Annesi Carrie'yi içinden mavi ışığın süzüldüğü dolaba doğru itelemeye başladı.

"Tanrı'na dua et de, günahların yıkanıp gitsin."

"Anne, bırak beni."

"Dua et, kadın."

"Yine taşları getirtirim yoksa, anne."

Annesi durdu.

Neredeyse boğazındaki soluk bile durmuş gibiydi. Sonra da Carrie'nin boynunu sıkan el giderek artan bir güçle sıkmaya başladı. Carrie artık gözlerinin önünde kıpkırmızı, ışıltılı noktaların dans ettiğini görüyor, beyni karıncalanıyordu.

Annesinin kocaman gözleri sanki önünde yüzüyordu.

"Şeni gidi şeytan," diye tısladı annesi. "Neden böyle bir lanete uğradım ki?"

Carrie'nin aklı o an çekmekte olduğu ıstırabı, utancı, dehşeti, nefreti ve korkuyu açıklayabilecek muazzam bir şey aradı. Göründüğü kadarıyla, tüm yaşamı şimdi olduğu gibi çaresiz bir isyanın ezilmesi biçiminde noktalanıyordu. Birden çılgın gibi gözleri büyüdü, ağzı köpürerek açıldı.

"GEBER!" diye haykırdı annesine.

Annesi canı yanmış bir kedi gibi tısladı. "Günah! Günaha bak!" Carrie'nin sırtına, boynuna ve başına vurmaya başladı. Carrie neredeyse dolabın içine tıkılmak üzereydi.

"SEN DÜZÜŞTÜN!" diye bağırdı.

Annesi vargücüyle iteleyince Carrie kafasını dolabın duvarına çarpıp yan baygın durumda yere yığıldı. Kapı kapandı, kilitlendi.

Annesinin öfkeli Tanrı'sıyla baş başaydı.

Mavi ışığın aydınlattığı bir tablo vardı karşısında. Dev gibi, sakallı Yehova çığlıklar atan bir dolu günahkârı ateşler içine fırlatıyordu. onların altındaysa, alev rengi tahtında kurulmuş, bir elinde üç dişli çatal mızrağıyla Kara Adam oturmaktaydı. Vücudu insan vücuduydu, ama kuyruğu vardı ve başı çakal başıydı.

Bu kez pes etmeyecekti.

Ama tabii sonunda pes etti. Altı saat dayandı, sonra da ağlamaya başladı ve kapıyı açıp dışarı bırakması için annesine yalvardı. Tuvalete gitme ihtiyacı dayanılır gibi değildi. Kara Adam çakal ağzıyla pis pis sırıtıyordu; kıpkırmızı gözlerinde kadın kanamasıyla ilgili bütün gizleri bilen bir ifade vardı.

Carrie'nin yalvarmaya başlamasından bir saat sonra annesi onu salıverdi. Carrie deli gibi banyoya koştu.

Bu olaydan üç saat sonra, yani ancak şimdi dikiş makinesinin başında tövbekarlar gibi başı önde çalışırken, annesinin gözlerindeki korkuyu anımsadı. Üstelik nedenini de tahmin edebiliyordu.

Annesinin onu dolapta bir gün boyu hapis tuttuğu zamanlar olmuştu... kırk dokuz sentlik bir yüzük çaldığında ve yastığının altında Flash Bobby Pickett'in resmini bulduğunda... ve birinde Carrie açlıktan ve kendi dışkısının kokusundan bayılmıştı. Ama daha önce, bugün yaptığı gibi, asla annesine karşılık vermemişti. Bugünse o Kaka Sözcüğü bile söylemişti. Buna karşın, annesi onu neredeyse pes eder etmez serbest bırakmıştı.

İşte. Giysi bitmişti. Ayaklarını pedaldan çekti ve giysiyi biraz kaldırıp son durumuna baktı. Çok uzun ve çirkindi. Hiç hoşuna gitmemişti.

Annesinin onu neden serbest bıraktığını biliyordu.

"Anne, yatabilir miyim?"

"Evet." Annesi başını kaldırmadan işlemesine devam etti.

Carrie giysiyi kolunda katladı. Gözlerini dikiş makinesine çevirdi. Birden pedal kendi kendine basmaya başladı. İğne aşağı yukarı inip çıkıyor, makara hızla dönüyordu. Yan çarkı da hızla dönmekteydi.

Annesi anında başını kaldırdı, gözleri açıldı. Elindeki dantel işlemesi birden şaşmaya başladı.

"Sadece kalan ipliği çekiyorum," dedi Carrie alçak bir sesle.

"Git, yat artık," dedi annesi gözlerinde yine korku belirmişti.

"Peki, anne."

(dolap kapısını menteşeleriyle birlikte sökeceğimden korktu ve sanırım yapabilirdim, sanırım yapabilirdim, evet yapabilirdim)


*
Gölge Patladı'dan alıntı (s. 58):
Margaret White, Chamberlain'e çok yakın, hatta ortaöğretim yaşındaki çocuklarını Chamberlain okullarına gönderen Morton adında küçük bir kasabada doğup büyümüştü. Ailesinin para durumu bayağı iyiydi; Motton kasabası sınırlarının dışında oldukça iyi iş yapan bir gece kulübü işletmekteydiler. Margaret'in babası, John Brigham 1959 yazında barda çıkan silahlı bir çatışmada öldü.

O sıralarda otuz yaşlarında olan Margaret White aşırı tutucuların ayinlerine katılmaya başladı. Annesiyle Harold Alison adında başka bir adamla ilişkiye girmişti (ki sonra onunla evlendi); gerek kendisi, gerekse erkek arkadaşı mümkün olduğu kadar Margaret'i evden uzak tutmak istiyorlardı. Margaret, annesinin, yani Judith'in ve Harold Alison'un günah içinde yaşadıklarına inanıyor ve bu görüşünü de sık sık belli ediyordu. Judith Brigham kızının ölene dek evlenemeyeceğini düşünüyordu. Üvey babasının tanımına göre, "Margaret'in yüzü bir petrol tankerinin kıçını andırır, vücudu da geri kalan kısmına uyardı." O da Margaret'ten söz ederken, "Duacı küçük İsa" derdi.

Margaret 1960 yılında Ralph White'la tanışana kadar evi terk etmedi. O yıl eylül ayında Motton'daki evinden ayrılıp Chamberlain merkezinde küçük bir daireye taşındı.

Margaret Brigham'la Ralph White'ın ilişkisi 23 Mart 1962 tarihinde evlilikle noktalandı. 3 Nisan 1962 günü Margaret White kısa bir süre için Westover Hastanesinde yattı.

"Hayır, bize hastalığının ne olduğunu söylemek istemedi," dedi Harold Alison. "Bir kez ziyaretine gittik, onda da evli olduğumuz halde, bizi zinayla suçladı, cehenneme gideceğimizi söyledi. Tanrı alnımıza görünmez bir damga vurmuş, yalnız o görebilirmiş. Tımarhaneden kaçmış bir zırdeli gibiydi. Annesi iyi davranmaya, biraz konuşup kızının ne sorunu olduğunu anlamaya çalıştı. Ama Margaret iyice çileden çıkıp elinde kılıçla otoparkları, yol kenarlarındaki kulüpleri dolaşarak günahkârları kesip biçen bir melekten söz etmeye başladı. Bunun üzerine biz de kalktık."

Bununla birlikte Judith Alison'un, kızının hastaneye yatışıyla ilgili hiç olmazsa bir tahmini var; ona göre Margaret bir çocuk düşürmüş olabilir. Eğer bu doğruysa, bebek evlilik öncesi peydahlanmıştı. Bu tahminin doğrulanması, Carrie'nin annesinin kişiliği hakkında oldukça ilginç bir ışık tutacaktır.

19 Ağustos 1962 günü annesine yazmış olduğu çılgınca mektupta Margaret, kendisi ve Ralph'ın günahsız yaşadıklarını, "Cinsel Birleşme"yle lanetlenmediklerini anlatıyordu. Harold ve Judith Alison'un da günah dolu yaşam biçimlerinden arınıp kendileri gibi yapmalarını istedi. "Bu, senin ve O Adam'ın ilerde olacak Kan Yağmuru'ndan kurtulabilmeniz için tek yoldur," diyordu mektubun sonlarına doğru. "Ralph ve ben, tıpkı Mary ve Joseph gibi, ne birbirimizin bedenlerini tanıyacağız, ne de kirleteceğiz. Eğer üreme olacaksa, bırakalım bu Tanrı'dan olsun."

Tabii takvime bir baktığımızda, Carrie'nin bu mektuptan bir süre sonra, ama aynı yıl içinde peydahlanmış olduğunu görürüz.


*
Kızlar pazartesi sabahı beden eğitimi olan birinci ders için sessizce soyunurlarken, Bayan Desjardin'in kapıyı sertçe açarak soyunma odasına girişine şaşılmadılar. Bayan Desjardin'in gümüş düdüğü küçük göğüslerinin arasında sallanıyordu; üstündeki şort eğer cuma günü giymiş olduğu şortsa, Carrie'nin kanlı el izinden hiçbir eser kalmamıştı.

Kızlar asık suratlarla soyunmaya devam ettiler, kimse başını kaldırıp ona bakmadı.

"Sizler bu yıl mezun oluyorsunuz, değil mi?" dedi Bayan Desjardin. "Ne kadar kaldı? Bir ay mı? Mezuniyet balosuna daha da az var. Bahse girerim, çoğunuzun tuvaleti hazır, kavalyeniz de seçilmiştir. Sue, sen herhalde Tommy Ross'la gidersin. Helen, Roy Evarts'la. Chris, sanırım sen de kavalyeni seçmişsindir. Kim bu şanslı delikanlı?"

"Billy Nolan," dedi Chris Hargensen asık suratla.

"Vay, vay, ne şanslı çocukmuş." dedi Desjardin. "Kavalyene parti armağanı ne vereceksin, Chris, kanlı bir tampon mu? Yoksa kullanılmış tuvalet kâğıdı mı? Anladığıma göre, son günlerde bu gibi şeylerle pek haşır neşirsin."

Chris kızardı. "Ben gidiyorum. Bu sözleri dinlemek zorunda değilim."

Desjardin bütün bir hafta sonu Carrie'nin acıklı görünüşünü aklından çıkaramamıştı; çığlık çığlığa ağlayışını, apış arasına yapışmış ıslak tamponu ve en önemlisi, kendisinin budalaca bir öfkeyle gösterdiği tepkiyi...

Şimdi de Chris hızla yanından geçip gitmek isterken uzanıp onu bütün gücüyle soyunma dolaplarına doğru itti. Sert bir biçimde dolaplara çarpan Chris'in gözleri dehşet içinde büyüdü. Sonra da müthiş bir öfkeye kapıldı.

"Bize vuramazsın!" diye bağırdı. "Bunu ödeyeceksin. Gör bak nasıl ödeteceğim sana, pis cadı!"

Diğer kızlar soluklarını yutup korkuyla yere bakmaya başladılar. İş çığırından çıkıyordu. Sue gözucuyla bakınca Fern ve Donna Thibodeau kardeşlerin el ele tutuştuklarını gördü.

"Hiç umurumda değil, Hargensen," dedi Desjardin. "Sen ya da diğer kızlardan herhangi biri... şu anda eğer öğretmenlik tasladığımı sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Şunu bilmenizi isterim ki, cuma günü çok boktan bir iş yaptınız. Tam anlamıyla boktan bir iş."

Chris Hargensen yere bakıyordu. Diğer kızlar da gözlerini öğretmenlerinden kaçırmaya çalışmaktaydılar. Sue'nun gözleri bir an duş bölmesine çevrildi... suç yerine... ama hemen yine kaçırdı. Daha önce hiçbiri bir öğretmenin ağzından "bok" sözcüğünün çıktığını duymamıştı.

"Carrie White'ın da duyguları olabileceğini hiçbiriniz aklınıza getirdiniz mi? Hiç durup da, düşündüğünüz olur mu? Sue? Fern? Helen? Jessica? Herhangi biriniz? Onu çirkin buluyorsunuz. Ama çirkin olan sizlersiniz. Bunu cuma sabahı gözlerimle gördüm."

Chris Hargensen babasının avukat oluşunu mırıldanıyordu.

"Kes sesini!" diye bağırdı Desjardin. Chris birden öyle bir ürktü ki, başını arkasındaki çelik dolaba çarptı. İnleyip kafasını ovmaya başladı.

"Senden tek bir söz daha çıkarsa," dedi Desjardin sesini kısarak. "Tuttuğum gibi duvara çarparım. Yapamam sanıyorsan bir dene bakalım."

Karşısındaki kadının iyice çıldırdığına karar veren Chris sesini çıkarmadı.

Desjardin ellerini kalçalarına dayadı. "Yönetim sizleri cezalandırmaya karar verdi. Ne yazık ki, benim saptadığım bir ceza değil. Bana kalsaydı, sizi üç gün içerde bırakırdım, balo bileti de vermezdim."

Kızlardan birkaçı birbirlerine bakıp mutsuzca homurdandılar.

"İşte o zaman can evinden vurulmuş olurdunuz," diye devam etti Desjardin. "Ne yazık ki, Ewen Lisesi yöneticilerinin tümü erkek. Bu yüzden de, yapmış olduğunuz işin ne kadar alçakça olduğunu bilemiyorlar. Sonuçta, bir hafta içerde kalma cezası verildi."

Kızlardan iç çekiş sesleri geldi.

"Ama başınızda ben olacağım. Spor salonunda. Ve suyunuzu çıkaracağım."

"Ben gelmiyorum," dedi Chris. Dudakları incelmiş, dişlerine yapışmıştı sanki.

"Senin bileceğin iş, Chris. Hepiniz için öyle. Ama cezadan kaçanlar, üç gün uzaklaştırma alacaklar ve balo biletleri verilmeyecek. Şimdi anladınız mı?"

Kimseden çıt çıkmadı.,

"Pekâlâ. Şimdi üstünüzü değişin ve söylediklerimi bir düşünün."

Desjardin odadan çıktı.

Uzun süren bir sessizlik oldu. Sonra Chris Hargensen isterik bir sesle haykırdı. "Bunu onun yanına bırakmayacağım!" Rastgele bir dolabın kapısını açtı ve içinden çıkardığı bir çift spor ayakkabısını yere fırlattı. "Canına okuyacağım onun! Eğer yapmazsam kahrolayım! Eğer birlik olursak onu..."

"Kes artık, Chris," dedi Sue. Kendi sesindeki yetişkinlere özgü sakinliğe şaşırdı. "Kes artık, tamam."

"Bu iş burada bitmez," dedi Chris Hargensen, etekliğinin fermuvarını açıp yeşil spor şortuna uzandı. "Görür o." Ve haklıydı da.


*
Gölge Patladı'dan alıntı (s. 60-61):
Bu araştırmayı yapanın görüşüne göre, Carrie White olayını, gerek bilimsel dergiler, gerekse günlük basın için incelemiş olanlar, Carrie'nin çocukluk dönemindeki telekinetik olaylarını boşu boşuna araştırmak gibi yanlış bir adım atmışlardır. Bunu kabaca benzetirsek, bir ırz düşmanının çocukluğundaki mastürbasyon olaylarını saptamak için yıllarca araştırma yapmaktan farkı yoktur.

Taş yağması olayı bu konuda pek çok kişiyi aldatmaktadır. Birçok araştırmacı, böyle bir olay varsa, başkaları da olmalı, gibi insanı yanıltan bir inanca kapılmışlardır. Bunun için de bir benzetme yapacak olursak, iki milyon yıl önce bir göktaşı düşmüş diye, gözlemcilerden oluşan bir ekibi Krater Ulusal Parkı'na göndermek, diyebiliriz.

Benim edinmiş olduğum bilgilere göre, Carrie'nin çocukluk yıllarında başka bir telekinetik olayı yoktur. Eğer Carrie tek çocuk olmasaydı, o zaman belki bir düzine daha olayın söylentilerini duyabilirdik.

Andrea Koliniz vakasında şöyle bir olay anlatılmıştır: Çatıya çıkmış olduğu için poposuna birkaç şaplak yiyince, birden ilaç dolabı kendiliğinden açılmış, içindeki ilaç şişeleri dört bir yana uçuşmuş, kapılar çarparak açılıp kapanmaya başlamış, 150 kilo ağırlığındaki müzik seti devrilerek plaklar havada savrulmaya ev sakinleri isabet almamak için yere kapanmaya başlamışlar.

Bu olay Andera'nın kardeşlerinden biri tarafından anlatılmış ve 4 Eylül 1955 tarihli Life dergisinde yayınlanmıştı. Life dergisinin bilimsel nitelikte olmadığını ve bunu kaynakça olarak kabul edemeyeceğimizi biliyoruz. Ancak bunun yanı sıra daha birçok olay rapor edildiği için sanırım çevrede tanık bulunmasının önemi ortaya çıkar.

Carrie White vakasındaysa, olayların doruğuna varışından öncesini sorabileceğimiz tek kişi Margaret White'dı, ama tabii o da öldü.


*
Ewen Lisesi Müdürü Henry Grayle'in bütün hafta beklemesine karşın, Chris Hargensen'in babası cuma gününe dek görünmedi. Cuma günü Chris, Bayan Desjardin'in okulda kalma cezasına uymayıp evine gitmişti.

"Evet, Bayan Fish?" Camlı bölmeden dışardaki adamı görüp, yerel gazetedeki resimlerinden onu tanımasına karşın yine de iç haberleşmeden sormuştu.

"John Hargensen sizinle görüşmek istiyor, Bay Grayle."

"Lütfen içeri alın." Lanet olsun, Fish, bu kadar etkilenmiş görünmen şart mıydı?

Grayle'in ataş bükme, peçete parçalama, kâğıtların köşelerini kıvırma gibi önüne geçemediği bir huyu vardı. Kentin önde gelen hukukçusu John Hargensen'le yapacağı tatsız görüşme için cephanelik niyetine masasına tıka basa dolu bir kutu ataş koydu.

Hargensen uzun boylu, özgüvenli ve gerçekten ilk bakışta insanı etkileyen bir adamdı. Her haliyle Grayle'den sosyal açıdan bir kat üstte görünüyordu. Üzerinde oldukça pahalı ve şık bir takım elbise vardı. El çantası gerçek deriden ve paslanmaz çeliktendi. El sıkışması bile klasını gösteriyordu... sert, sıcak ve uzun süren bir el sıkışı.

"Sizinle epeydir tanışmak istiyordum, Bay Grayle." "Okulla ilgilenen ana babaların olması bizi memnun eder," dedi Grayle kuru bir gülümsemeyle. "Bunun için de her ekim ayında Aile Birliği toplantıları yaparız."

"Tabii," dedi Hargensen gülümseyerek. "Sanırım siz de epey meşgulsünüzdür, benim de kırk beş dakika sonra mahkeme salonunda olmam gerekiyor. Hemen konuya geçebilir miyiz?"

1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   14






    Ana sayfa


Stephen King Göz

Indir 0.74 Mb.