bilgiz.org

Stephen King Göz




Sayfa3/14
Tarih29.12.2017
Büyüklüğü0.74 Mb.

Indir 0.74 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   14

"Annem çay demledi. O koyu demli çaydan, sütle karıştırılan... Küçükken bisikletten düştüğüm ya da başıma kötü bir şey geldiğinde yapardı. Tadı berbattı, ama karşılıklı oturup içtik. Annemin üstünde eski bir ev elbisesi, benimse iki parçalı Babil Fahişesi mayom vardı. İçimden ağlamak geliyordu, ama olanlar sinemadaki gibi değildi, gerçekti. Bir keresinde New York'ta yaşlı bir ayyaşın mavi elbiseli küçük bir kızı elinden sürükleyerek götürüşünü görmüştüm. Kızın ağlamaktan bumu kanamıştı. Ayyaşın da guatrı vardı, boynu otomobil lastiği gibiydi. Alnında kırmızı bir yumru, mavi ceketinin üstündeyse uzun, beyaz bir iplik vardı. Yanlarından gelip geçenlerin baktığı bile yoktu. O da gerçek bir olaydı, ama bakan olmadığı için kimse görmüyordu işte.

"Anneme bunu anlatmak istiyordum ve tam ağzımı açmak üzereyken de, öbür şey oldu... sanırım asıl anlatmamı istediğiniz şey. Dışardan büyük bir gürleme sesi geldi, öyle ki, dolaptaki bardaklar bile sarsıldı. Yalnızca ses değildi sanki, insan aynı anda hissedebiliyordu da, sanki kocaman çelik bir kasa çatıdan aşağı bırakılmış gibi."

Stella Horan yeni bir sigara yakıp hızlı hızlı nefes çekiyor.

"Kalkıp pencereye gittim ve dışarı baktım, ama bir şey göremedim. Tam yerime dönecekken bir şey daha düştü. Üstünde güneş parıldıyordu. Önce bunu bir cam küre sandım. Derken bu şey White'ların çatısının kenarına çarpıp parçalanınca, hiç de cam olmadığını anladım. Kocaman bir buz parçasıydı. Dönüp anneme haber verecekken birden yağmur gibi yağmaya başladı.

"Yalnızca White'ların çatısına, ön ve arka bahçelerine ve dışarda bulunan bodrum kapısına yağıyordu. Bu kapı da tenekedendi; buz parçaları bunun üstüne düştükçe kilise çanı gibi çınlıyordu. Annem de, ben de çığlığı bastık. Gökgürültüsünden ürken iki küçük kız çocuğu gibi birbirimize sarıldık.

"Sonra birden kesiliverdi. Evlerinden hiç ses gelmiyordu. Çatıdaki buzlar erimeye başlamış, kenarlardan yere damlamaktaydı. Kocaman bir buz parçası çatıyla baca arasına sıkışıp kalmıştı. Güneşte öyle parlıyordu ki, bakarken gözlerim kamaştı.

"Annem, bitti mi, diye bana sorarken Margaret'in çığlığını işittik. Çığlık sesini çok net olarak duyduk. Bu kez öncekilerden çok daha beterdi, çünkü dehşet doluydu. Ardından da sanki evde ne kadar kap kaçak varsa çocuğa fırlatıyormuş gibi tangur tungur sesler gelmeye başladı.

"Arka kapıları hızla açıldı, sonra da çarparak kendi kendine kapandı. Kimse dışarı çıkmadı. Çığlıklar devam etti. Annem polis çağırmamı söyledi, ama benim kıpırdayacak halim yoktu. Olduğum yere mıhlanmış kalmıştım. Bay Kirk ve eşi Virginia merak edip bahçelerine fırladılar. Smith'ler de öyle. Çok geçmeden sokakta kim yaşıyorsa dışarı çıkmıştı... hatta sokağın ta öbür ucunda oturan, bir kulağı sağır Bayan Warwick bile.

"Bir yandan şangırtı sesleri devam ediyor, şişeler, bardaklar, daha kimbilir neler, kınlıyordu. Sonra birden yan pencerelerinin camı kırıldı ve mutfak masası yarıya kadar dışarı fırladı. Tanrı tanığımdır. Kocaman, maun bir masa... bütün çerçeveyi de söküp çıkardı... en az yüz elli kilo vardır ağırlığı. Bir kadın... ne denli iri yapılı olursa olsun... bu ağırlıkta bir şeyi nasıl fırlatır?" Bir şey mi ima ettiğini soruyorum.

"Size yalnızca olanları anlatıyorum," diye üsteliyor birden sinirlenerek. "İnanmanızı istemiyorum."

Stella Horan biraz yatıştıktan sonra sakin bir sesle devam ediyor.

"Beş dakika kadar bir süre için hiçbir şey olmadı. Su oluklarından şıp şıp su sesi geliyordu. White'ların bahçesi buz parçalarıyla kaplıydı. Hızla erimeye başlamıştı."

Stella Horan kısa, sinirli bir kahkaha attı ve sigarasını söndürdü.

"Eriyecekti tabii. Ağustos ayındaydık..." Bayan Horan odanın içinde dalgın dalgın yürüyor. "Sonra da taşlar... pırıl pınl gökyüzünden. Bomba gibi ıslıklar çıkararak düşmeye başladı. Annem, 'Tanrı aşkına ne oluyor böyle!' diye feryadı basıp elleriyle başını korumaya çalıştı. Bense kıpırdayamıyordum. Her şeyi gözlerimle görüyor, ama kılımı kıpırdatamıyordum. Zaten fark etmezdi. Taşlar yalnızca White'ların evine düşüyordu.

"Bunlardan biri oluğa isabet edip bahçeye düştü. Diğerleri çatıyı delip tavan arasına düştüler. Her isabet alışında çatıdan çatırdama sesleriyle bir toz bulutu çıkıyordu. Yere düşenlerse her şeyi sarsıyordu. Sanki ayağımızın üstüne düşmüş gibiydi.

"Sarsıntıdan bizim porselen takımlar şıngırdıyor, süslü büfemiz sallanıyordu. Annemin çay fincanı yere düşüp kırıldı.

"Taşlar White'ların bahçesinde büyük çukurlar açıyordu. Krater gibi. Bayan White biriken taşları attırmak için kentin öbür ucundan adam tuttu. Bizim sokak sakinlerinden Jerry Smith de bu adama bir dolar ödeyip o taşlardan birini aldı ve üniversiteye tahlile gönderdi. Sıradan granitmiş.

"Son parçalardan biri arka bahçelerindeki küçük masaya isabet edip parçalandı. Ama onların mülkünde olmayan hiçbir şeye zarar gelmedi."

Stella Horan susup bana dönüyor; anımsadıklarıyla yüzüne bir bitkinlik çökmüş. Bir elini dalgın dalgın son moda kesilmiş saçlarında gezdiriyor. "Olay yerel gazeteye pek geçmedi. Haberi geçen muhabir, Billy Harris geldiğinde Margaret çatıyı çoktan tamir ettirmişti. Çevre sakinleri muhabire taşların çatıyı deldiğini söyledikleri zaman adam dalga geçiyorlar sandı.

"Kimse inanmak istemiyor... şimdi bile. Siz ve yazdıklarınızı okuyacak olan onca insan bu olaya, keşke gülüp geçebilseydik, diyecekler, bana da güneşte fazla kalıp kafayı üşütenlerden biri işte, diyebilmeyi isteyeceklerdir. Ama söylediklerimin hepsi de oldu. O sokakta oturan onca insan bunu gördü. Tıpkı o ayyaşın burnu kanayan kızı sürükleyişi gibi gerçekti. Ve şimdi de öbür olay var tabii. Buna da kimse gülüp geçemeyecektir. Fazlasıyla insan öldü.

"Ve olay yalnızca White'ların mülkünde olmadı."

Stella Horan gülümsüyor, ama bu gülüşünde en küçük bir neşe yok. "Ralph White sigortalıydı," diye devam ediyor. "Margaret de onun ölümünden sonra çifte tazminattan yüklüce para aldı. Ralph evini de sigorta ettirmişti, ama Margaret bunun bir kuruşunu bile alamadı. Şirket, hasar "Allah'tan" diyerek ödeme yapmadı. Adalet biraz olsun yerini bulmuş, değil mi?"

Stella Horan bunu da gülerek söyledi, ama yine neşeli bir gülüş değildi.


*
Ewen Lisesinde bulunan, Carrie White'a ait bir defterin bir sayfasında birkaç kez tekrarlanmış bir yazı:
Diğerlerinden farklı olmadığını görene dek O bebeğin takdis edilemeyeceğini Herkes anlamıştı.
*
Carrie eve girip kapıyı kapadı. Pırıl pırıl gün ışığı kaybolmuş, yerini kahverengi gölgeler, serinlik ve talk pudrasının ezici kokusu almıştı. Tek ses oturma odasındaki guguklu saatin tıklamasıydı. Annesi bu saati kupon biriktirerek edinmişti. Bir keresinde, Carrie altınca sınıftayken, annesine kuponların günah olup olmadığını sormak istemiş, ama bir türlü cesaret edememişti.

Koridoru geçip ceketini dolaba astı. Askılığın hemen üstünde parlak bir resim vardı. Resimde hayalet gibi bir İsa mutfak masasında oturan bir ailenin tepesinde duruyordu. Resmin altındaysa bir yazı vardı: Görünmeyen Konuk.

Carrie oturma odasına gidip rengi solmuş lime lime halının ortasında dikildi. Gözlerini yumdu, karanlığın içinde uçuşan sarı noktaları izledi. Başının ağrısından şakakları zonkluyordu.

Yalnız.


Annesi Chamberlain merkezinde Mavi Şerit Çamaşırhanesinde ütücü olarak çalışıyordu. Carrie beş yaşındayken, babasının sigorta ve kaza tazminatından gelen para bittiği günden beri de orada çalışmaktaydı. Çalışma saatleri sabah yedi buçukla öğleden sonra dört arasındaydı. Çamaşırhane allahsızdı. Annesi bunu defalarca söylemişti. İşçilerin amiri olan Bay Elton Molt ise özellikle allahsızdı. Annesi, Şeytan'ın bu adam için cehennemde özel bir köşe hazırladığını söylerdi. Yalnız.

Carrie gözlerini açtı. Oturma odasında arkaları dimdik olan iki koltuk, lambası olan bir dikiş makinesi vardı. Carrie bazı akşamlar dikiş diker, annesi de yanı başında dantel örüp kıyamet gününden söz ederdi. Guguklu saat karşı taraftaki duvardaydı.

Bir dolu da dinsel resim vardı, ama Carrie en çok kendi koltuğunun arkasındaki duvarda bulunanı severdi. Bu resimde İsa, Riverside golf parkuru gibi yeşil ve pürüzsüz bir tepede kuzu otlatıyordu. Diğer resimler bu denli yumuşak değildi. Birinde İsa tefecileri mabetten kovuyordu. Birinde Musa on emrin yazıldığı taş kitabeleri putperestlere fırlatıyordu. Kuşkucu Thomas'ın İsa'nın yarasına elini koyuşu (ve yüzündeki dehşet ifadesi Carrie'nin küçükken karabasanlar görmesine neden olmuştu) günahkârların boğulduğu dev dalgaların üstünde Nuh'un gemisi, Sodom ve Gomore yanıp kül olurken kaçak Lut ve ailesi... '

Küçük bir sehpa üzerinde bir lamba ve bir yığın risale vardı. En üsttekinin kapağında bir günahkâr (yüzündeki acı ifadeden böyle olduğu hemen belliydi) iri bir kayanın altına sürünerek girmeye çalışıyordu. Kocaman bir başlık şöyle demekteydi: O GÜN GELDİĞİNDE BU KAYA DA ONU GİZLEYEMEYECEK!

Fakat odaya asıl egemen olan, bir buçuk metre yüksekliğindeki, alçıdan yapılmış haçtı. Annesi bunu St. Louis'ten posta siparişiyle getirtmişti. Üzerinde bütün kasları acıyla gerilmiş, dudakları inler gibi kıvrılmış bir İsa heykeli vardı. Başındaki dikenli tacın altından alnına ve şakaklarına doğru sicim gibi kıpkırmızı kan süzülüyordu. Gözleri de yine çektiği ıstırabı gösteren bir biçimde yukarı çevrilmişti. Her iki eli ve alçıdan bir platforma çivilenmiş ayakları da kan içindeydi. Bu heykel de Carrie'ye nice karabasan konusu olmuştu. Düşlerinde, kanlar içindeki İsa elinde bir çekiç ve çivilerle Carrie'yi ıssız koridorlarda kovalar, kendine bir haç bulup peşinden gelmesini söylerdi. Son zamanlarda bu düşler daha az anlaşılır, ama daha sinir bozucu bir hal almıştı. Sanki düşteki İsa'nın amacı onu öldürmek değil de, daha korkunç bir şeymiş gibi. Yalnız.

Karnını, bacaklarını ve kadınlık organını saran sancılar biraz azalmıştı. Artık kan kaybından öleceğini düşünmüyordu. Olayın adı âdet kanamasıydı, sanki bunu öğrendikten sonra gayet doğal ve kaçınılmaz bir şey gibi görmeye başlamıştı. Demek ki, bu da onun "aybaşı"sı oluyordu. Odanın o kasvetli ve ciddi havasında Carrie ürkek seslerle kıkır kıkır güldü. Sanki televizyonda bir yarışmaydı: Aybaşında siz de Bermuda'da bedava tatil yapabilirsiniz. Tıpkı o taş yağmuru olayının belleğinde canlanıvermesi gibi, âdet görmeyle ilgili bilgi de sanki hep aklındaymış, yüzeye çıkmak için bekliyormuş gibiydi.

Dönüp ağır ağır merdivenlerden yukarı çıktı. Banyo zemini ovulmaktan neredeyse beyazlaşmış tahtadandı. (Temizlik imandan gelir.) Ayaklı küvetin krom musluğu altında pas lekeleri yer etmişti. Duş yoktu. Annesi duş yapmanın günah olduğunu söylerdi.

Carrie banyoya girip havlu dolabını açtı ve hiçbir şeyin yerini değiştirmemeye büyük bir özen göstererek aranmaya başladı. Annesinin gözünden hiçbir şey kaçmazdı.

Mavi kutu dolabın en gerisinde, artık kullanmadıkları eski havluların arkasındaydı. Bir kenarında uzun bir gecelik giymiş bir kadın silueti vardı.

Carrie âdet pamuklarından birini alıp merakla baktı. Bunlarla o güne dek hep dudak boyasını silmişti... hatta bir keresinde bir sokak köşesinde... Yoldan geçenlerin nasıl şaşkın ve ayıplar gibi ona baktıklarını şimdi anımsıyordu (ya da şimdi ona öyle geliyordu). Birden kıpkırmızı oldu. Böyle kullanıldığını onlar söylemişti. Yüzündeki utanç kırmızılığı müthiş bir öfkeyle kül rengine döndü.


Küçük yatak odasına geçti. Burada da bir sürü dinsel resim asılıydı, ama konuları Tanrısal gazaptan çok, kuzulu olanlardı. Şifoniyerin üzerinde duvara asılmış bir Ewen Lisesi flaması vardı. Şifoniyerin üstündeyse bir İncil ve İsa'nın küçük, plastik bir heykelciği duruyordu.

Soyunmaya başladı... önce bluzunu, sonra o nefret ettiği diz boyu etekliğini, korsesini, külotunu, jartiyerini ve çoraplarını çıkardı. Bu kalın giyeceklerden oluşan kumaş, düğme ve lastik yığınına öfkeyle baktı. Ara sıra okul kütüphanesinde On Yedi dergisinin geçmiş sayılarını karıştırır, yüzüne hiç renk vermemeye çalışarak modellerin giydiği küçük şortlara, etekliklere ve külotlu çoraplara bakar, bunların ne kadar rahat olacağını düşünürdü. Ama tabii, annesi rahat sözcüğünü çok başka yorumlardı; model kızları tanımlamak için neler söyleyeceğini de Carrie çok iyi biliyordu. Kendisi bunlardan giymeye kalksa ne denli utanacağının farkındaydı. Kendini çıplak hisseder, teşhircilik günahı altında ezilir, rüzgâr bacaklarının arkasını sıyırdığı zaman, şehvet uyandıracağını sanırdı. Dahası... kendi duygularını onların bileceğini de biliyordu. Hep bilirlerdi zaten. Ne yapar yapar, onu utandırmanın, maskara etmenin bir yolunu bulurlardı. Onların âdetiydi bu.

Oysa biliyordu, biliyordu ki (ne) bambaşka olabilirdi. Beli kalıncaydı, ama bunun tek nedeni bazen kendini çok mutsuz, canı sıkkın ve boş hissetmesi ve bu boşluğu durmadan yemekle doldurmaya kalkmasıydı. Ama o kadar kalın da sayılmazdı doğrusu. Vücut kimyası belli bir noktadan sonrasına izin vermiyordu. Ve bacaklarını da hiç fena bulmuyordu, yani Sue Snell'in ya da Vicky Hanscom'unkilerden aşağı kalır yanı yoktu. Yani pekâlâ

(ne... ne... ne...)

çikolatayı kesip sivilcelerinden kurtulabilirdi. Kestiği an biterdi. Saçına biçim verebilirdi. Külotlu çorap, mavi yeşil pantolon alabilir, kendine son moda küçük eteklikler yapabilirdi. Bir otobüs ya da tren bileti parasına patlardı. Yani pekâlâ, pekâlâ... Canlanabilirdi.

Ağır, pamuklu sutyenini çözüp yere bıraktı. Göğüsleri süt beyazı, pürüzsüz ve dimdikti. Meme başları açık kahverengiydi. Üstünde ellerini gezdirince içine hafif bir ürperti yayıldı. Şeytan işiydi bu, kötüydü, aman aman... Annesi bir şey var demişti. İşte o bir şey tehlikeliydi, ta eskilerden beri vardı ve adı bile anılmaması gereken bir şeytanlıktı. İnsanı dermansız bırakabilirdi. Dikkat et, derdi annesi. Geceleri gelir. Otoparklardan, kötü evlerden eksik olmayan şeytanlıkları aklına getirebilir.

Ama saat daha sabahın dokuz buçuğu olmasına karşın Carrie o bir şey'in kendisine geldiğini hissediyordu. Ellerini göğüslerinde gezdirmeye

(kirliyastıklar)

devam etti. Cildi serin ama meme başları sıcak ve sertti; bir tanesini hafifçe sıkınca birden dizleri çözüldü, içi erir gibi oldu. Evet, o bir şey gelmişti işte.

Külotunda kan lekeleri vardı.

Birden içinden hıçkıra hıçkıra ağlamak, bağırıp çağırmak ya da bir şey'i içinden söküp atmak, ezip yok etmek geldi.

Bayan Desjardin'in yerleştirdiği pamuk bozulmaya başlamıştı. Carrie bunu atıp yerine yenisini yerleştirirken kendisinin de, onların da ne kadar kötü olduğunu biliyor, kendinden de, onlardan da nefret ediyordu. Yalnızca annesi iyiydi. Annesi Kara Adam'la boğuşmuş ve onu yenmişti. Carrie bunu bir düşünde görmüştü. Annesi Kara Adam'ı elinde süpürgeyle kapıdan dışarı kovalamış, Carrie de onun çatal tırnaklı ayaklarıyla betonda kıvılcımlar çıkararak Carlin Caddesi boyunca kaçışını izlemişti.

Annesi o bir şey'i içinden sökmeyi başarmış ve kendisini temizlemişti.

Ama Carrie annesinden nefret ediyordu. Kapının arkasına asmış olduğu küçük, ucuz, yalnızca taranmaya yarayan aynada yüzüne baktı.

Yüzünden nefret ederdi. Bön, donuk, inek gibi bir yüz; cansız gözler, pınl pırıl parlayan kırmızı sivilceler, salkım salkım duran siyah başlı yağ birikintileri... Her şeyden çok yüzünden nefret ediyordu.

Baktığı görüntü birden gümüşsü bir çatlakla yarılıverdi. Ayna yere düşüp ayaklarının dibinde parçalandı, geriye oyuk bir göz gibi bakan yuvarlak, boş çerçevesi kaldı.


*
Oglivie'nin Fizik Fenomenler Sözlüğü'nden alıntı:
Telekinetik, nesneleri zihin gücüyle yerlerinden kımıldatma ya da biçimlerini değiştirebilme olarak tanımlanır. Bu fenomenin en çok görüldüğü durumlar, gerilimin son derece yüklü olduğu ruhsal zorlanma ve kriz anlarıdır; örneğin, bir enkaz ya da araba altında kalmış bir yaralının üstünden molozların ya da arabanın el değmeden kaldırılması gibi.

Bu fenomen çoğu kez şakacı ruhlar olarak tanınan poltergeist'lerin yani cinlerin eseri gibi düşünülür. Şurası unutulmamalıdır ki, poltergeist'lerin gerçekten var olup olmadıkları kesinlikle bilinmemektedir. Oysa telekinetik, elektrokimyasal yapıda ve tümüyle zihnin bir işlevi olarak...


*
Sevişmeleri sona erdikten sonra giysilerini katlayıp Tommy Ross'un 1963 Ford'unun arka koltuğuna yerleştirirken Sue Snell'in aklı yine Carrie White'a takılmıştı.

Bir cuma gecesiydi ve Tommy (şu anda külotu hâlâ ayak bileklerinde, arka pencereden dalgın dalgın dışarı bakıyordu; görünüşü komik, ama o denli de sevimliydi) onu bowling oynamak üzere evden almıştı. Tabii bu, ikisinin de başından kabullendiği bahaneydi. Daha gitme sözcüğü söylenirken ikisinin de aklında tek şey vardı.

Tommy'le ekim ayından beri devamlı çıkıyor (şimdi mayıstı), iki haftadan beri de sevişiyorlardı. Tam yedi kez, diye düzeltti içinden. Bu gece yedinciydi. Daha henüz o beklenen görkemi, kulaklarında marşları duymamış, ama bu iş biraz daha çekilir olmaya başlamıştı.

İlk keresinde canı fena halde yanmıştı. Kız arkadaşları, Helen Shyres ve Jeanne Gault bu işi ondan önce yapmışlar ve her ikisi de çok az, yalnızca bir dakikalık bir acı duyduklarını söylemişlerdi... sanki iğne oluyormuş gibi, ardından da güller açıyordu. Ama Sue için ilk birleşme tıpkı bir hortum başlığıyla deşilmek gibi gelmişti. Üstelik, daha sonra sırıtarak itiraf ettiği gibi, Tommy prezervatifi de ters takmıştı.

Bu gece biraz zevke benzer bir şey duyduğu ikinci kez oluyordu. Tam bir şeyler başlayacakken de, bitivermişti. Tommy dayanabildiği kadar kendini tutmuştu, ama sonra birden... bitmişti. Bir lokmacık şey için onca boğuşma...

İş bittikten sonra içine karamsarlık ve hüzün çökmüş, o anda da aklına Carrie gelmişti. Bu durumdayken içinde müthiş bir pişmanlık duygusu bastırdı; Tommy pencereden dönüp de ona baktığında ağlıyordu.

"Hey," dedi Tommy telaşlanarak. "Ne oldu?" Uzanıp omuzlarını tuttu.

"Bir şey yok," dedi Sue hâlâ ağlayarak. "Seninle ilgili değil. Bugün pek hoş olmayan bir şey yaptım. Şimdi onu düşünüyordum."

"Ne?" Tommy hafifçe boynunu okşadı.

Böylece Sue kendisini bile şaşkına çeviren bir gerçekçilikle olayı anlatmaya başladı. Bir yandan düşünüyordu da, Tommy'ye kendisini teslim edişinin temel nedeni

(aşk mıydı? Kara sevda? Ne fark ederdi ki, sonuç aynıydı...)

Oysa bu olayı anlatmak... duş odasında yapılan bir eşek şakasına katıldığını itiraf etmek... bir oğlana kancayı takma yolunda hiç de akılcı bir yöntem değildi. Ve tabii Tommy çok popülerdi. Kendisi de bütün yaşamınca gözde biri olduğu için en az kendisi kadar popüler biriyle tanışıp ona âşık olacağı neredeyse alnına yazılmıştı. Her ikisinin de lisenin mezuniyet balosunda kral ve kraliçe seçilecekleri belli gibiydi. Ayrıca son sınıfların yaptığı oylama sonucu sınıfın en ideal çifti de seçilmişlerdi. Okuldaki durmadan değişen ilişkiler içinde onlar sabit bir yıldız gibi kalmışlardı; herkes onlara Romeo Juliet gözüyle bakıyordu. Ve Amerika'daki bütün beyaz öğrenci liselerinde de onlar gibi bir çift vardı işte... bunu bilmek ise Sue'nun hiç hoşuna gitmiyordu.

Toplumda iyi bir yer edinmek, güvenlik gibi hep özlemini çekmiş olduğu şeyleri ele geçirmesiyle birlikte bunların yanında hiç eksik olmayan bir de huzursuzluk doğduğunu fark ediyordu. O sıcak ışıltı çemberinin etrafı karanlık şeylerle sarılıydı. Örneğin, salt popüler olduğu için Tommy'nin onu düzmesine

(ille de bu sözcük şart mı, evet, bu kez şart)

izin vermesi... Birbirlerine çok yakıştıklarını ya da bir vitrine bakarken yansıyan görüntüye bakıp düşünmesi. Ne güzel bir çift. Emin olduğu,

(ya da yanılmadığını umduğu)

bir şey varsa, o da o kadar zayıf olmadığıydı; ailesinin, arkadaşlarının, hatta kendisinin bile ona uygun gördükleri kalıplara uysalca girecek kadar zayıf değildi. Ama işte şimdi, diğerlerine uyup vahşice bir neşeyle katılmış olduğu bu duş olayı vardı. Uymak. En kaçındığı sözcük buydu, çünkü daha bunu söyler söylemez aklına tatsız görüntüler gelmeye başlıyordu: Kocası bürosunda ne idüğü belirsiz işler çevirirken o, saçlarında bigudilerle televizyonun karşısında ütü yapıyor; Okul Aile Birliğine üye oluyor, daha sonra gelirleri arttıkça yükselip kentin sosyete kulübüne üye oluyorlar, çeşitli yatıştırıcı haplara başlıyor, gece yansı bebek vızıltılarına uyanıyor, başka kadınlarla birlikte protesto gösterilerine ve zencileri Kleen Korners'dan kovma kampanyalarına katılıyor...

Carrie, işte o lanet olası Carrie, hep onun suçuydu. O güne dek Sue parlak ışığının çevresinde karanlık bir şeylerin olabileceğini belki düşünmüştü, ama bu gece kendi ağzından çıkan o tatsız öyküyü kendi kulaklarıyla duyunca, o karanlık şeylerin gerçek siluetlerini de görür gibi oluyordu.

Balo için tuvaletini almıştı bile. Maviydi. Çok güzeldi.

"Haklısın," dedi Tommy anlattıkları bitince. "Hiç iyi bir davranış değil bu. Sana yakıştıramadım." Yüzüne bir ciddilik gelmişti, Sue'nun yüreği sıkışır gibi oldu. Ama sonra gülümsedi... çok neşeli bir gülüşü vardı... derken ortalık yine aydınlanır gibi oldu.

"Bir keresinde baygınken bir çocuğun kaburgalarına tekme atmıştım. Anlattım mı daha önce?"

Sue, hayır, anlamında başını salladı.

"Ya, işte öyle. Çocuğun adı Danny Patrick'ti. Altıncı sınıftayken bir gün beni adamakıllı dövmüştü. Müthiş kinlenmiştim, ama çocuktan korkuyordum da. Onu bir sotaya düşürmek için beklemeye başladım. Bunun ne olduğunu biliyor musun?"

Sue bilmiyordu, ama, evet, anlamında başını salladı.

"Her neyse, işte bu çocuk bir yıl falan sonra bu kez ters birine çattı. Adı Peter Taber'di, ufak tefek bir oğlandı ama çetin cevizdi. Danny bir bahane bulup kavga çıkardı. Nedenini unuttum şimdi, misket yüzündendi galiba, neyse, Peter çok güzel dövüşüp Danny'nin pestilini çıkardı. Eski Kennedy Ortaokulunun oyun bahçesindeydik. Danny kavga sırasında düşüp başını çarpınca kendinden geçti. Herkes kaçmaya başlamıştı. Öldü sanıyorduk. Ben de kaçtım, ama kaçmadan önce de kaburgalarına sıkı bir tekme attım. Sonra da bayağı pişman olmuştum. Sen şimdi Carrie'den özür dileyecek misin?"

Sue bu soruyu beklemiyordu; yanıt veremedi. "Sen dilemiş miydin?"

"Ne? Yok canım! İşim mi yoktu. Ama arada büyük bir fark var, Susie."

"Var mı dersin?"

"Artık yedinci sınıf çocukları değiliz. Üstelik benim bir nedenim vardı, her ne kadar boktan bir nedense de... Peki, o zavallı, garip kız sana ne yaptı?"

Sue yine yanıt veremedi, çünkü verecek cevabı yoktu. Bütün yaşamı boyunca Carrie'yle yüz kelime konuşmuş bile değildi; bu yüz kelimenin en az üç düzinesi de bugün söylenmişti. Ortaokuldan mezun olduklarından beri ortak girdikleri tek ders beden eğitimiydi. Carrie ticaret ve sekreterlik bölümüne gidiyor, Sue ise, tabii, üniversite adayları bölümüne devam ediyordu.

Birden kendini çok iğrenç bulmaya başladı.

Ama bu duyguya pek dayanamayınca hırsını Tommy'den almaya kalktı. "Ne zamandan beri böyle büyük ahlak dersleri veriyorsun? Beni üzmeye başladıktan sonra mı?"

Ve Tommy'nin yüzündeki neşeli ifadenin solduğunu gördü.

"Çenemi tutmam gerekirdi," dedi Tommy, külotunu giydi.

"Sana kızmıyorum, asıl derdim kendimle." Elini Tommy'nin koluna koydu. "Utanıyorum yaptığımdan, tamam mı?"

"Biliyorum," dedi Tommy. "Ama benim öğüt vermem doğru değil. Beceremiyorum."

"Tommy, hiç sıkıldığın oluyor mu... yani böyle popüler olmaktan?"

"Ben mi?" Tommy'nin yüzünden çok şaşırdığı belliydi. "Yani futbolculuğum, sınıf başkanlığım falan gibi şeyleri mi demek istiyorsun?"

"Evet."

"Hayır. Hiç önemli değil. Aslında lise önemli bir yer değil ki. Şimdi oturup düşünürsen belki önemli bulabilirsin, ama lise bittikten sonra kafaları çekip anılara dönmedikçe kimsenin aklında bile kalmaz. En azından benim ağabeyim ve arkadaşları için öyle."



Bu açıklama Sue'yu pek yatıştıramadı; tersine, daha da kötü hissetmesine neden olup korkularını depreştirdi.

Dışarısı zifir karanlık, otomobilin pencereleri hafif buğulanmıştı.

"Herhalde sonunda babamın otoparkında çakılıp kalırım," dedi Tommy. "Cuma ve cumartesi gecelerimi ya Billy Amca'da ya da Cavalier'de bira içerek eski günleri anmakla geçiririm. Dırdırcı bir karıyla evlenip hiçbir zaman son model araba sahibi olamam, Demokrat Partiye oy verir..."

"Dur," dedi Sue, dudakları dehşet içinde büzülerek. Delikanlıyı kendine çekti. "Seviş benimle. Bu gece kafam çok kötü. Seviş benimle. Seviş benimle."

1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   14






    Ana sayfa


Stephen King Göz

Indir 0.74 Mb.