bilgiz.org

Stephen King Göz




Sayfa2/14
Tarih29.12.2017
Büyüklüğü0.74 Mb.

Indir 0.74 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   14

Bayan Fish izin kâğıdını getirdi, Morton da cebinden çıkardığı gümüş kalemle imzaladı. Kalemi tutarken parmağının acısıyla yüzü ekşidi.

"Yürüyebilecek misin, Cassie?" diye sordu Morton. "İstersen bir taksi çağırabiliriz."

Carrie, hayır, anlamında başını salladı. Morton kızın burun deliğinde balon olmuş yeşil sümüğü fark edince içi bulandı. Carrie'nin başı üzerinden Desjardin'e baktı.

"Siz merak etmeyin," dedi Desjardin. "Zaten Carrie hemen şurada, Carlin Caddesinde oturuyor. Temiz hava da iyi gelir."

Morton, Carrie'ye izin kâğıdını verdi. "Şimdi gidebilirsin artık, Cassie," dedi bağışta bulunur gibi.

"Benim adım Cassie değil!" diye bağırdı Carrie vargücüyle.

Morton birden irkildi, Bayan Desjardin de sırtından vurulmuş gibi hopladı. Morton'un masası üzerindeki ağır seramik kül tablası (başı tabla olarak yapılmış Rodin'in Düşünen Adamı biçimindeydi) birden yere devrildi, içindeki sigara izmaritleri ve Morton'un pipo tütünü külleri halıya saçıldı.

"Dur bakalım," dedi Morton kendini tutmaya çalışarak. "Moralinin bozuk olduğunu biliyorum, ama bu yaptığını da yutacak..."

"Lütfen," dedi Desjardin alçak bir sesle.

Morton ona bakıp bir an gözlerini kırpıştırdı, sonra da başını sallayarak durumu kabullendi. Müdür yardımcısı sıfatıyla disiplin sağlama görevini yürütürken babacan bir John Wayne havasına bürünmeye çalışırdı, ama bunu başardığı da pek söylenemezdi. Okul Aile Birliği toplantılarında, ödül törenlerinde ya da okul yemeklerinde (ki, yönetim genellikle Müdür Henry Grayle tarafından temsil edilirdi) ondan hep "babacan Mort" diye söz ederlerdi. Öğrenciler onu daha çok, "idaredeki o kaçık, yalak herif diye anıyorlardı. Fakat Billy deLois ya da Henry Trennant gibi öğrenciler Okul Aile Birliği ya da diğer toplantılarda pek söz alamadıkları için, yönetimin yakıştırdığı sıfat geçerliliğini korumaktaydı.

Şimdi de babacan Mort zonklayan parmağını ovuştururken Carrie'ye bakıp gülümsedi. "Pekâlâ, Miss Wright, gidebilirsiniz. Ya da isterseniz biraz oturup dinlenebilirsiniz."

"Giderim," diye mırıldandı Carrie, eliyle saçını düzeltti, ayağa kalkıp Bayan Desjardin'e baktı. Gözleri irileşmişti. "Bana güldüler. Ellerine geçeni yüzüme fırlattılar. Zaten hep gülerler, alay ederler."

Desjardin çaresizlik içinde ona baktı.

Carrie odadan çıktı.

Bir an sessizlik oldu. Morton ve Desjardin, Carrie'nin arkasından baktılar. Sonra Bay Morton genzini temizleyip, dökülen kül tablasının pisliğini süpürmeye başladı.

"Nedir bu olup biten?"

Desjardin bir iç çekti, sonra yüzünü buruşturarak şortunda kurumaya başlayan el izine baktı. "Âdet gördü. İlk âdeti. Duş yaparken."

Morton bir daha genzini temizledi, yanakları kızarmıştı. Süpürme işini daha hızlandırdı. "Biraz... şey... geç..."

"İlk âdeti için geç değil mi? Evet. Zaten bu yüzden bu denli perişan oldu. Ama anlamadığım şey, neden annesinin..." Desjardin sonunu getirmedi. "Korkarım kızcağıza pek yardımcı olamadım, Morty, ama ne olduğunu anlayamamıştım. Kan kaybından öleceğini sanıyordu."

Morton birden başını kaldırıp baktı.

"Sanırım yarım saat öncesine kadar âdet görme diye bir şeyden haberi bile yoktu."

"Şu küçük fırçayı bana uzatabilir misiniz, Bayan Desjardin. Evet, onu." Desjardin'in ilettiği fırçayla külleri bir kâğıda süpürdü. "Yine de elektrik süpürgesi gerekecek, sanırım. Hayret doğrusu... kül tablasını hiç de öyle düşecek bir yere koymamıştım. Nasıl oldu öyle?" Morton başını kaldırırken masaya çarptı. "Bir kızın, burada olsun, başka lisede olsun, üç yıl okuyup da hâlâ âdet görme olayından habersiz kalışına inanasım gelmiyor, Bayan Desjardin."

"Benim inanmam daha da zor," dedi Desjardin. "Ama bu tepkisini başka türlü açıklayamıyorum. Kız zaten oldum olası herkesin şamar oğlanı olmuş."

"Hmm." Morton izmaritlerle külleri çöp sepetine boşalttı. "Şimdi kim olduğunu çıkardım galiba. White. Margaret White'ın kızı. O olmalı. Artık inanırım." Masasına geçip oturdu ve özür dilercesine gülümsedi. "Öyle çok öğrenci var ki... Beş yıldan sonra insan tümünün yüzünü birbirine karıştırıyor. Çocuklara ağabeylerinin adıyla sesleniyor, daha neler neler... Kolay değil."

"Haklısın."

"Hele bu meslekte benim gibi yirmi yıl kalın da görün," dedi Morton. "Yahu, bu çocuğun yüzü hiç yabancı değil, derken, bir de bakmışsın ki, öğretmenliğe başladığın yıllarda babası da elinden geçmiş. Ama çok şükür. Margaret White benden önceymiş. Bir keresinde rahmetli Bayan Bicente'ye, Darwin'in evrim kuramını açıkladığı için Tanrı'nın cehennemde ona özel bir yer hazırladığını söylemiş. Okulda bulunduğu süre içinde iki kez uzaklaştırma cezası almış... birinde bir sınıf arkadaşını çantasıyla dövdüğü için. Söylenenlere göre, bu kızı sigara içerken görmüş. Çok tuhaf dinsel görüşleri vardır. Çok tuhaf." Morton'un John Wayne havası birden değişiverdi. "Diğer kızlar... gerçekten ona gülmüşler mi?"

"Daha da beteri. İçeri girdiğimde bağırıp çağırıyorlar, pamukları üstüne fırlatıyorlardı. Fındık fıstık atar gibi..."

"Vay vay vay." John Wayne iyice yok olmuştu artık. Bay Morton kıpkırmızı kesildi. "İsimlerini alabildiniz mi?"

"Evet. Tamamını değil, ama kalanı da diğerlerinden öğrenebiliriz. Elebaşları Christine Hargensen gibi görünüyordu... her zamanki gibi."
"Chris ve Mortimer Snurds'dür," diye mırıldandı Morton.

"Evet. Tina Blake, Rachel Spies, Helen Shyres, Donna Thibodeau ve kız kardeşi Fern, Lila Grace, Jessica Upshaw. Ve Sue Snell." Desjardin'in yüzü asıldı. "Sue'dan böyle bir şey beklemezdim doğrusu. Ona hiç yakıştıramadım."

"Bu saydığınız kızlarla konuştunuz mu?"

Bu soru Desjardin'in hoşuna gitmedi. "Onları hemen oradan kovdum. Kafam altüst olmuştu. Üstelik Carrie de isteri krizi geçiriyordu."

"Hmm." Morton parmaklarını tıklattı. "Onlarla konuşmayı düşünüyor musunuz?"

"Evet." Ama Desjardin'in sesinden isteksiz olduğu belliydi.

"Galiba öyle. Bakın, bu çok duyarlı bir konu. O kızların neler hissettiklerini biliyorum. Oraya girip de onu o halde görünce benim bile içimden kaldırıp bir güzel tartaklamak geldi. Kimbilir, belki de âdet kanaması kadınlarda içgüdüsel bir hırçınlık yaratıyor. Sue Snell'in hali hiç gözümün önünden gitmiyor."

"Hmm," dedi Morton bilgiç bir havayla. Kadınları hiç mi hiç anlamadığı gibi, âdet görme olayını da tartışmaya niyeti yoktu.

"Kızlarla yarın konuşurum," diyerek kalktı Desjardin. "Biraz kulaklarını çekerim."

"Güzel. Yeter ki, vereceğiniz ceza suçu karşılaşın. Ayrıca içlerinden bir ikisini bana göndermeyi uygun görürseniz, hiç duraksamayın."

"Olur," dedi Desjardin. "Aklımdayken... ben Carrie'yi yatıştırmaya çalışırken ampullerden biri yandı. Bir o eksikti sanki."

"Hemen bir hademe gönderirim," dedi Morton. "Bayan Desjardin, elinizden geleni yapmışsınız, sağ olun. Çıkarken Bayan Fish'e söyleyiverin de, bana Billy ve Henry'yi göndersin."

"Tabii." Desjardin odadan çıktı.

Morton arkasına yaslandı ve bu olayı hemen aklından çıkarmaya baktı. Ders kaçakları Bill deLois ve Henry Trennant süklüm püklüm içeri girerken onlara bakışlarıyla alev püskürtüyordu, ama için için de gülmekteydi. Niyeti çocuklara adamakıllı gözdağı vermekti.

Hank Grayle'e hep söylediği gibi, ders kaçaklarını öğle yemeği niyetine çiğ çiğ yerdi.
*
Chamberlain Ortaokulu ders sıralarından birine kazınmış yazı:
Kırmızıdır güller, mordur menekşeler,

Tatlıdır şeker, gelgelelim

Carrie White

Yine de bok yer.


*
Carrie, Ewin Bulvarını geçip trafik ışığının olduğu köşede Carlin Caddesine saptı. Başı önde, hiçbir şey düşünmemeye çalışıyordu. Dalga dalga gelip giden kramplar bir an hızını kesiyor ya da karbüratörü aksayan arabalar gibi birden hızlanıyordu. Gözleri kaldırımdaydı. Çimento içinde pırıldayan kuartz. Sek sek oynayan çocukların çizmiş olduğu, yağmurla silinmeye yüz tutmuş tebeşir çizgileri. Üstüne basılıp yamyassı olmuş çiklet artıkları. Şekerleme kâğıtları. Benden hep nefret ediyorlar, hiç bıkıp usanmadan. Yerde bir peni gördü, tekme attı. Chris Hargensen'i düşün bir... kanlar içinde, merhamet dilenirken. Fareler yüzüne doluşmuş. Ne güzel olurdu. Ne güzel olurdu. Yerde bir öbek köpek kakası... üstüne basılmış. Sigara izmaritleri. Taşla ezilmiş teneke bir kapsül kutusu. Kafasını taşla ezmek, iri bir kayayla ezmek. Kalplerini ezeceksin. Tümünün. Ne güzel olurdu.

(Kurtarıcı İsa, çelimsiz ve uysal)

Bu kavram annesi için iyiydi tabii. Kendisi yılın her günü kurt sürüsünün içine dalmak zorunda kalmamıştı. Onun zamanında okul herkesin dil çıkardığı, suratına kahkahalarla güldüğü, parmakla gösterdiği bir panayır yeri değildi. Hem annesi er geç ilahi bir Hüküm Günü olacağını söylemez miydi?

(Ve o yıldızın adı Acı olacak ve onları akrepler cezalandıracak)

Ya eli kılıçlı melek?

Ne olurdu o gün şimdi olsaydı, İsa da kucağında bir kuzu, çoban kılığında gelmeyip de, her iki elinde kaya parçalarıyla bütün o alay edenleri, gülenleri ezip kahretseydi... Kan ve adalet isteyen bir İsa.

Ve Carrie, O'nun kılıç tutan eli, O'nun kılıcı olabilseydi.

Oysa Carrie çevresine uymaya çalışmıştı. En az yüz kez annesinin sözünden çıkmış, Carlin Caddesindeki o küçük evin denetiminden ayrılıp, kolunda İncil'iyle Baker Sokağındaki ilkokula geldiği ilk gün alnına vurulan o kırmızı damgayı silmeye çalışmıştı. O günü hâlâ anımsardı, çocukların bakışını, sonra da kafeteryada öğlen yemeğine başlamadan dua için diz çökünce önce bir sessizlik... ardından da patlayan kahkaha tufanını... O gün başlayan kahkahalar her geçen yıl yankılana yankılana artmıştı.

Bu kırmızı damganın kandan farkı yoktu... istediğin kadar sil, ovala, ne yaparsan yap, yine de yok edemiyordun. O olaydan sonra bir daha toplu bir yerde asla diz çökmemişti; tabii annesinin haberi yoktu bundan. Ama o olay kimsenin aklından çıkmıyordu işte... ne kendisinin, ne de diğerlerinin. Yaz kampına gidebilmek için annesiyle müthiş bir mücadeleye girmiş, gerekli parayı da evde dikiş dikerek kendisi kazanmıştı. Annesi surat asıp bunun günah olduğunu söylemiş, Carrie'nin kampta yüzmesini yasak etmişti. Ama her ne kadar yüzmüş, başını suya batırmalarına gülerek karşılık vermiş, (ta ki soluk alamaz duruma gelip panik içinde haykırana dek) kamp etkinliklerine katılmaya çalışmış, kendisine yapılan binlerce eşek şakasına katlanmışsa da, yine de dönem bitmeden bir hafta önce ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözlerle eve dönmek zorunda kalmıştı. Onu istasyonda karşılayan annesi daha taksideyken vaaza başlamıştı. Bu çektiklerini hiç unutmamasını, Anne'nin her şeyi bildiğini, hep haklı olduğunun bu dersle kanıtlandığını söylemişti. Yegâne güvenlik ve selametin Anne sözünden çıkmamak olduğunu tekrarlayıp durmuştu. Eve vardıklarında da Carrie'yi tam altı saat dolaba kilitlemişti.

Tabii annesi okulda kızlarla duş yapmasını da yasaklamıştı. Carrie gerekli eşyasını okul dolabında saklayıp bu yasağa rağmen duş yapmıştı yapmasına ve damgayı biraz olsun silebilmek umuduyla bütün o olaylara, utanca katlanmıştı... salt birazcık silebilmek...

(ama bugün, ah, bugün)

Caddenin karşı tarafında beş yaşındaki Tommy Erbler bisiklete binmekteydi. Küçük, ciddi yüzlü bir çocuktu, bisikletinin parlak kırmızı renkte alıştırma tekerlekleri vardı. Kendi kendine bir şeyler mırıldanırken Carrie'yi gördü ve birden yüzü aydınlanıverdi. Dilini çıkardı.

"Hey, osuruk surat! Duacı Carrie!"

Carrie birden müthiş bir öfkeyle çocuğa baktı. Bisiklet alıştırma tekerlekleri üzerine yalpalayıp ansızın devriliverdi. Tommy acı bir çığlık atarak bisikletin altında kaldı. Carrie gülümseyerek oradan uzaklaştı. Tommy'nin ağlama sesi kulağına müzik sesi gibi gelmekteydi.

Böyle bir şeyi her istediği anda yapabilseydi ne güzel olurdu.

(yapmıştı işte)

Oturduğu eve yedi ev kala birden zınk diye duruverdi, gözleri boşluğa takılıp kaldı. Tommy ağlaya ağlaya bisikletine biniyor, sıyrılan bacağını ovuşturuyordu. Carrie'nin arkasından bağırarak sövdü, ama Carrie aldırmadı. Bu sövgüleri daha ustalarından dinlemişti.

Aklından bir şey geçirmişti.

(düş o bisikletten pis velet, düş de kafam patlat)

Ve bir şey de olmuştu.

Bir şeyler olmuştu... tanımlamak için uygun bir sözcük aradı. Zihni bükülmüştü. Bu sözcük tam açıklamıyordu, ama yakındı işte. Tuhaf bir zihinsel bükülme olmuştu, tıpkı jimnastik güllesini kaldırırken bükülen dirsek gibi. Bu tanım da pek uymamıştı, ama Carrie'nin aklına başka bir şey de gelmiyordu. Gücü olmayan bir dirsek. Bir bebeğinki kadar güçsüz.

Bükül.


Birden bütün gücünü toplayıp Bayan Yorraty'nin koskocaman penceresine baktı. Aklından bir şey geçirdi.

(aşağılık yaşlı cadı camın tuzla buz olsun)

Hiçbir şey olmadı. Bayan Yorraty'nin penceresi sabah güneşiyle pırıldamaya devam etti. Karnında yeni bir kramp başlayınca Carrie yürümeye başladı.

Ama...


Ampul. Ve kül tablası... kül tablasını unutma.

Döndü.


(yaşlı cadı annemden nefret eder)

Ve arkasına baktı. Yine sanki bir şeyler bükülür gibi oldu... ama belli belirsiz. Ta vücudunun içinden ani bir fokurdama olmuş gibi, düşünce akışı sarsıldı.

Pencere camı dalgalanır gibi oldu. Ama yalnızca o kadar. Belki de gözleri aklanıyordu. Belki...

Başı dönmeye başlamış, hafif hafif zonkluyordu. Sanki bütün Kutsal Kitab'ı bir oturuşta okumuş gibi gözleri yanmaktaydı.

Yoluna devam edip mavi pancurlu beyaz eve doğru yürüdü. Çok iyi tanıdığı o nefret-sevgi-korku karışımı duygu için için kıpırdanmaya başladı. Binanın sağ yanı sarmaşıkla kaplıydı. Beyaz olan evlerinden söz ederken, Beyaz. Saray dolayısıyla siyasi bir şaka akla gelebilir diye, hep bungalov derlerdi. Annesinin gözünde bütün siyasetçiler hırsız ve günahkârdı, eninde sonunda ülkeyi allahsız komünistlere teslim edip bütün İsa'ya inananları... Katolikleri bile... kurşuna dizdireceklerdi. Carrie sarmaşıkları güzel bulurdu, eve yakıştığını da biliyordu, ama bazen de nefret ederdi. Bazı zamanlar, şimdi olduğu gibi, sarmaşıklar, topraktan uzanan ve bütün evi sımsıkı kavrayan damarlı, dev bir el gibi görünürdü gözüne. Eve ürkerek yaklaştı.

Tabii, o taş yağma olayı vardı.

Carrie yine durdu, gözlerini kırpıştırdı. Taşlar. Annesi o günden hiç söz etmezdi. Annesinin o taş yağdığı günü anımsadığından bile emin değildi. Aslında kendisinin anımsaması bile şaşılacak şeydi. O günlerde daha pek küçüktü. Kaç yaşındaydı? Üç mü? Dört müydü? Beyaz mayolu o kız vardı, ardından da taşlar yağmaya başlamıştı. Ve evin içinde her şey uçuşmuştu. İşte aklında kalanlar şimdi birden açık seçik oluvermişti. Sanki o ana dek gizli kalmış da, yüzeye çıkmak için zihinsel ergenliğini bekliyormuş gibi. Belki de bugünü bekliyormuş gibi.
*
Carrie: Telekinetikin Kara Günü adlı yazıdan alıntı: (12 Eylül 1980 tarihli Esquire dergisi) Yazan, Jack Gaver.
Estelle Horan, sarı Diego'nun Parrish banliyösünde 12 yıl yaşamış ve dış görünüşüyle tipik bir Kaliforniya'lı hanımdır. Parlak renkli basmadan çuval giysileri, dumanlı güneş gözlükleri, siyah meçli sarı saçları vardır; altında bir Volkswagen Formula Vee, arka penceresine çevre koruma rozeti yapıştırılmıştır. Kocası Amerikan Bankasının Parrish şubesi müdürü, oğlu ve kızıysa, Güney Kaliforniya Güneş-Eğlence Kulübünün kayıtlı üyesidirler. Arka bahçelerinde bir Japon mangalı bulunan evlerinin kapı zili, "Hey Jude" parçasından bir ezgiyle çalmaktadır.

Gelgeldim Bayan Horan, New England'ın çetin toprağını hâlâ içinden atamamıştır. Carrie White'dan söz edildiği zaman da yüzü tuhaf, acılı bir ifadeye bürünür.

"Elbette tuhaftı," diyor Estelle Horan yeni bir sigara yakarak. "Bütün aile tuhaftı zaten. Ralph inşaat işçisiydi. Onu tanıyanlar işe giderken her gün yanında bir İncil ve 38'lik tabanca taşıdığını söylerler. İncil kahve molası ve öğlen yemek tatili içinmiş. Tabancaysa, iş başındayken sahte Mesih'le karşılaşırsa diye... İncil'i kolunun altında ben de görmüştüm. Tabancayı da... kimbilir? Saçları hep kısacık kesilmiş, iriyarı bir adamdı. Her an bir kötülük yapacakmış gibi bir görünüşü vardı. Gözlerine bakamazdın. Öyle bir parıltısı vardı. Karşıdan geldiğini görünce, yolunu değiştirirdin, arkasından dil çıkarmaya da cesaret edemezdin. İşte öyle ürkütücü bir adamdı."

Estelle Horan durup sigarasından bir nefes çekiyor ve tavana doğru üflüyor. Bayan Horan yirmi yaşına dek Carlin Caddesinde oturmuş, Lewin İş Yönetimi Okulunda derslere devam etmiş. Ama taş yağmuru olayını iyi anımsıyor.

"Bazen düşünüyorum da," diyor. "Yoksa o olaya ben mi neden oldum, diyorum. Arka bahçeleri bizimkiyle bitişikti; Bayan White bahçeleri ayırmak için çit niyetine şimşir dikmiş, ama bu daha pek büyümemişti. O güne dek kimbilir kaç kez anneme çatıp, benim kendi bahçemizde teşhircilik yapmamdan yakınmıştı. Oysa mayomun müstehcen yanı yoktu, hatta bugün için aşırı kapalı bile sayılabilecek tek parçalı bir mayoydu. Bayan White bu görünümün 'ufacık bebeği' için ne çirkin bir skandal olduğunu avaz avaz bağırdı. Annem de... kibar olmaya çalışırdı, ama birden parlama huyu da vardır. Onu çileden çıkaran son sözler ne oldu, bilmiyorum... herhalde bana Babil'in Fahişesi falan demiş olmalı ki, annem ona bahçemizin bize ait olduğunu, istersem çırılçıplak soyunup göbek atabileceğimi söyledi. Ayrıca her türlü pisliğin Bayan White'ın kafasında bulunduğunu da ekledi. Karşılıklı bağırıp çağırma daha bir süre devam etti, ama konu buydu işte.

"Bana kalsa, güneş banyosunu hemen orada keserdim. Kavgadan hiç hoşlanmam. Mideme dokunuyor. Ama annem... kafasına bir şey taktı mı felaket olur. Bir gün eve küçücük, beyaz bir bikini getirdi. Bana bununla güneşten istediğimce yararlanabileceğimi söyledi. 'Arka bahçemiz bizim mahremiyetimizdir,' dedi."

Stella Horan bu anı anımsayıp güldü ve sigarasını tablada ezerek söndürdü.

"Kabul etmek istemedim; kavga olmasın, sizin bahçe savaşınıza beni karıştırmayın, dedim. Hiç yararı olmadı. Böyle durumlarda annemi durdurmak, yokuş aşağı frensiz inen bir TIR kamyonunu durdurmaya benzer. Aslında iş bununla kalmıyordu. Ben White ailesinden korkuyordum. Böyle, kafayı dinle bozmuş olanlarla dolaşmaya gelmez. Tamam, Ralph White ölmüştü, ama ya o .38'lik hâlâ Margaret'in yanı başındaysa?...

"İşte buna rağmen bir cumartesi öğleden sonrası ben arka bahçeye pikemi sermiş, güneş losyonumu sürünmüş, radyoda haftanın plaklarını dinliyordum. Aslında annem bundan hiç hoşlanmaz, ikide bir radyomun sesini kısmam için bana içerden seslenirdi. Oysa o gün iki kez gelip sesini kendisi yükseltti. Artık ben kendimi iyice Babil Fahişesi gibi hissetmeye başlamıştım...

"Ama White'ların evinden kimse çıkmadı. Kadın çamaşırlarını bile asmaya çıkmadı. O da ayrı bir şeydi zaten... Margaret arka bahçeye hiç iç çamaşırı aşmazdı. Carrie'ninkileri bile... kaldı ki, kız daha ancak üç yaşındaydı. Hep evin içine asardı.

"Ben artık gevşemeye başlamıştım. Herhalde Margaret Carrie'yi parka falan götürmüş, Tanrı'ya açık havada dua ettiriyordur, diyordum. Her neyse, bir süre sonra sırtüstü yatıp, kolum gözlerimin üstünde uyuyakalmıştım.

"Uyandığımda Carrie yanı başımda dikilmiş, vücudumu seyrediyordu."

Bayan Horan burada susup boşluğa bakıyor. Dışarda gelip giden araçların vızıltısı hiç bitmeyecekmiş gibi. Teybimin çıkardığı tekdüze sesi dinliyorum. Ama çevremdeki her şey bana yapay geliyor... kapkara ve karabasanlarla dolu gerçek dünyanın üzerine örtülmüş, her an yok olabilecek, ucuz yaldızlı bir örtü sanki.

"Öyle tatlı bir kızdı ki," diye devam ediyor Stella Horan yeni bir sigara yakarak. "Onun lisedeki resimlerini ve Newsweek kapağındaki o silik, siyah beyaz fotoğrafını gördüm. Bakıyorum da, hey Tanrım, diyorum, o tatlı kız ne olmuş. Sonra da üzülüyorum. Carrie güzel bir çocuktu, pembe yanaklı, açık kahverengi gözlü, saçları da ilerde kumrallaşacağını gösteren sarımsı renkteydi. Tatlı, parlak ve masum bir çocuktu. Annesinin sapıklığı daha onu etkilememişti... yani iyice etkilemiş değildi o günlerde.

"Onu fark edince yattığım yerden doğrulup gülümsemeye çalıştım. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Güneşte uyumaktan kafam uyuşmuştu. 'Selam,' dedim. Üstünde sarı bir giysi vardı, şirin bir şeydi, ama yaz günü küçük bir kız için epey uzun sayılırdı... neredeyse ayak bileklerine kadar.

"Carrie benim gülüşüme karşılık vermedi. Yalnızca eliyle gösterip, 'Bunlar ne?' diye sordu.

"Başımı eğip bakınca, bikini üstümün uyurken sıyrılıp çıkmış olduğunu gördüm. Hemen düzelttim. 'Bunlar benim göğüslerim, Carrie.' dedim.

"Sonra büyük bir ciddiyetle, 'Keşke benim de olsaydı,' dedi.

"Ona, 'Beklemen gerek, Carrie,' dedim. 'Daha bir... sekiz, dokuz yıl geçtikten sonra senin de olur.'

'"Hayır, benim olmayacak,' dedi. 'Annem iyi kızlarda olmaz, diyor.' Küçük bir kız için tuhaf bir görünüşü vardı... hem hüzünlü, hem de kendini üstün gören bir havayla bakıyordu.

"Önce inanamadım ve aklıma geliveren ilk şeyi söyledim: 'Bak, ben iyi bir kızım. Hem annenin de göğüsleri yok mu?'

"Carrie eğilip kulağıma öyle alçak sesle bir şeyler söyledi ki, tek kelimesini işitemedim. Bir daha söylemesini isteyince de, bana meydan okur gibi bakarak, annesinin onu yaparken kötü olduğunu, bu yüzden göğüslerinin çıktığını anlattı. Göğüsleri anlatmak için de, kirliyastıklar diyordu, sanki tek sözcükmüş gibi...

"Aklım duracakmış gibi oldu. Söyleyecek bir şey bulamıyordum. Öylece durmuş birbirimize bakıyorduk; içimden bu zavallı küçük kızı kaptığım gibi kaçırmak geliyordu.

"İşte tam o sırada Margaret White arka bahçesine çıkıp bizi gördü.

"Bir an sanki gördüklerine inanamıyormuş gibi gözlerini devirdi. Sonra ağzını açıp ulur gibi bir ses çıkardı. Ömrümde duyduğum en iğrenç sesti. Bataklıkta erkek timsahların çıkardığı ses gibi. Öfke dolu... korkunç, çılgın bir öfkeyle dolu. Yüzü itfaiye arabasının rengi gibi kıpkırmızı oldu, yumruklarını sıkıp göğe doğru uludu. Zangır zangır titriyordu. Bir an felç gelecek sandım. Yüzü buruşmuş, korkunç bir maske halini almıştı.

"Carrie o an bayılacak sandım... ya da düşüp ölüverecek... Soluğunu tutmuş, yüzü tulum peyniri gibi bembeyaz olmuştu. "Annesi haykırdı. 'CAAARRRIEEEE!' "Yerimde şöyle bir hopladıktan sonra ben de ona çıkıştım. 'Ne bağırıyorsun çocuğa öyle! Sende utanma yok mu!' ya da buna benzer bir şeyler söyledim işte. Carrie ona gidecek gibi oldu, sonra durdu, sonra yeniden davrandı ve tam kendi bahçelerine geçmek üzereyken dönüp bana baktı. Ama o ne bakış... feci bir şeydi. Anlatılır gibi değil. İstek, nefret ve korku dolu... ve mutsuzluk. Sanki yaşam bütün ağırlığıyla taş gibi üstüne düşmüş... üstelik daha üç yaşındayken.

"O sırada annem de bahçeye çıktı; çocuğun durumunu görür görmez yüzü allak bullak oldu. Margaret ise... yosmalar, fahişeler, günahkârlar, falan diye haykırıp duruyordu. Benimse dilim kurumuş, damağıma yapışmıştı sanki.

"Carrie bir an için iki bahçe arasında dikilip, ileri geri sallandı. İşte tam o sırada Margaret White göğe bakıp anırmaya başladı. Yemin ederim düpedüz anırdı. Sonra da... kendi kendini hırpalamaya, tırmalamaya başladı. Yanaklarını, boynunu tırmalıyor, kırmızı izler bırakıyordu. Elbisesini yırttı.

"Carrie, 'Anne!' diye haykırıp ona doğru koştu. "Bayan White kurbağa gibi çömeldi ve kollarını iki yana açtı. Kızı kollarının arasında ezecek sanıp çığlık attım. Oysa kadın sırıtıyordu. Ağzının kenarından salyaları akıyor, pis pis sırıtıyordu. Nasıl midem bulandı anlatamam.

"Sonra kızını aldığı gibi eve kapandı. Hemen radyomu kapattım, içerden gelen sesleri duyabiliyordum. Ama sözcüklerin bazısını... tümünü değil. Aslında neler olduğunu anlamak için her söyleneni işitmek de gerekmiyordu. Dua sesleri, hıçkıra hıçkıra ağlama, gıcırtılar. Deli şamatası. Ve Margaret küçük kıza dolaba girip dua etmesini söyledi. Küçük kız bir yandan ağlıyor, bir yandan da özür dileyerek, unutmuş olduğunu söylüyordu. Sonra ses kesildi. Annemle ben birbirimize bakakaldık. Annemi hiç bu kadar perişan görmemiştim... babam öldüğünde bile. Bana, 'O çocuk...' diyebildi, o kadar. Biz de içeri girdik."

Stella Horan ayağa kalkıp pencereye gidiyor; sırtı açık yazlık giysisiyle güzel denebilecek bir kadın. "Şimdi aynı olayı yeniden yaşıyor gibiyim," diyor, yüzünü dönmeden. "Yine sinirlerim gerildi." Neşesiz bir gülüşle kollarını ovuşturuyor.

"Evet, Carrie çok.güzel bir kızdı. Son resimlerine bakınca hiç belli olmuyor."

Dışarda araçlar gelip giderken ben Bayan Horan'ın devam etmesini bekliyorum. Bu durumuyla bana, çıtayı, acaba çok yüksek mi, diye gözüyle tartan bir yüksek atlayıcıyı anımsatıyor.

1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   14






    Ana sayfa


Stephen King Göz

Indir 0.74 Mb.