bilgiz.org

Okulda demokrasi

  • Okulda Demokrasi
  • Demokrasi Hakkında Eğitim
  • John Dewey ve Demokrasi Eğitimi
  • Demokratik Ülkü
  • Ulusal ve Toplumsal Eğitim
  • Cumhuriyet Döneminde İlköğretimle İlgili Gelişmeler
  • Dewey Raporu



  • Tarih27.12.2017
    Büyüklüğü46.36 Kb.

    Indir 46.36 Kb.




    JOHN DEWEY ve DEMOKRASİ ANLAYIŞI

    Tolga Andaç

    Demokrasinin Sözcük Anlamı
    Bugün evrensel bir anlam kazanmış olan demokrasi sözcüğü, etimolojik olarak eski Yunancadan gelmektedir. Eski yunancada” demos “ sözcüğü halk, “krasi” sözcüğü ise iktidar yada egemenlik anlamına gelmektedir. Buna göre demokrasi sözcüğü, ilk olarak kullanılmaya başladığı antik yunanda, “halkın egemenliği” anlamını ifade etmektedir. Bu sözcük, antik Helen dünyasında belli bir siyasi rejimi ifade etmek için kullanılmıştır ( Şaylan, 1998,13).
    Okulda Demokrasi
    Eğitim ve demokrasi tam anlamıyla içi içe girmiş fikirlerdir. Evrensel eğitim, 19. yy’da peş peşe gelen demokratik gelişmelerle canlandı; Thomas Jefferson ve Benjamin Disraeli’nin tavsiye ettiği gibi insan oğlu eğitimi, demokrasinin işlemesinde temel bir element olarak gördü.
    Geniş anlamıyla ele alındığında, eğitim demokrasi ilişkisi dünyanın her yerinde aynıdır. Eğitimin güçlü olduğu yerde demokrasi; demokrasinin de güçlü olduğu yerde eğitim güçlüdür.
    Eğitim ve demokrasi, ayrıca insanların yoğun olarak ilgi duydukları kavramlardır. Bunlar, toplumumuzun en çok gururlandığı ve en çok inandığı değerleri içinde yer alır. Her iki terim de, teori ve pratikte oldukça geniş bir alanda uygulanabilir. Demokrasi fikrine gelince: bir çok insan demokrasiyi resmi politikalarla eş değerde görür; oy verme, seçimler ve siyasal partiler olarak algılar. Bu görüşe göre” Demokrasinin amacı insanların arzularını ortaya çıkarmaktadır; yoksa ne olabilecekleri veya arzu ettikleri şeylere sahip olmalarını desteklemek değil. Demokrasi basitçe bir Pazar mekanizmasıdır: oy verenler tüketici, politikacılarsa girişimcilerdir.”
    Bununla birlikte, insanlar demokrasiyi siyaset ve seçimlerden çok daha farklı bir şey olarak algılamalı;kendilerini etkileyen kararlar da etkin ve geniş anlamda katılmalıdır. Pearson’un Gutmann’dan aktardığı tanıma göre: “demokrasi bir toplum ya da katılımcı bir demokrasi... öyle bir şeydir ki, bu sayede toplumun üyeleri kendileri ve toplumu ilgilendiren politikalara ilişkin karar vermeleri konusunda yetkilendirilir. Ama bu kararla, baskıdan ve ayrımcılıktan uzak ilkeler doğrultusunda olmalıdır.”
    Haller ve Strike demokrasiyi, içinde her ferdin isteklerinin dikkate alındığı ve her ferdin kendi tercihinde etkin olduğu ortak kararların bir süreci olarak tanımlamaktadır.Held ve Barber gibi bir çok başka yazarlar ise, dar anlamda politik bir demokrasi fenomeninden öte, sosyal bir demokrasi görüşüne destek verdiler.
    Bu tanımlar, çoğunluk ve azınlık haklarından neyin kastedildiği, karar verme ve katılımcılığın ne anlama geldiği gibi kompleks meselelerin anlaşılmasını kolaylaştırır. Demokrasinin bir çok tanımında, insanların hak ve katılım yeteneği, genel karar verme süreçlerinde temel öğedir. Bununla birlikte, özel ve kamu arasındaki sınırı çizmek zordur ki, bu sorun bir çok felsefecinin ve belki de özellikle feminizmle ilgilenen bilim adamlarının ilgisini çekmektedir.
    Aynı karmaşa eğitim alanında da vardır. Demokrasi ne denli siyasetle iç içe ise, eğitim de o denli okulla iç içedir. Yine de insanlar, eğitimi, çok ya da az öğrensinler, resmi müfredat programı veren okuldan daha çok algılamış olurlar.
    Demokrasi Hakkında Eğitim
    Demokrasiyi öznenin oluşumu ve eylemi için en uygun kurumsal ortam olarak tanımlamak, demokratik anlayış okul, hastane, işletme ve bucak gibi örgütlü toplumsal yaşamın tüm görünümlerine yansımıyorsa anlamsızdır.

    Eğitimde iki eşit ağırlıklı amaç saptanmalıdır. Bir yandan usun ve ussal eylemin oluşumu, öte yandan kişisel yaratıcılığın ve ötekinin özne olarak yansımasının gelişimi. İlk amaç önceki ülkülere ötekine oranla daha yakındır ve korunmalıdır. Eğitimin temelinde bilgi olmalıdır, hiçbir şey herhangi bir öbeğe göre toplumsallaşmaya ya da ekonominin gereksinimlere öncelik veren bir eğitim izlencesi denli anlamsız ve zararlı değildir. ikinci amaç da özgürlüğün öğrenilmesidir. Bu bir yandan eleştirel düşünce ve yenilikle, bir yandan da kişinin cinselliği ve tarihsel belleği gibi şeyleri içeren kendi özelliklerinin bilincine varmasıyla olur; burada hedeflenen öteki birey ve toplu düzenlenişlerin birer özne olarak tanımlanmasıdır. İşte bu nedenlerle eğitim, izlenceler düzeyinde üç büyük amaç saptamalıdır kendine.Bunlar; bilimsel düşüncenin kullanılması, kişisel anlatım ve ötekinin tanınması, yani zamanda ve uzamda bize uzak ekin ve toplumlara, benim deyişimle tarihselliklerini bilme, ekonomik eylem ve ahlaklılık modelleri aracılığı ile kendilerini yaratma biçimlerini, kısaca oralardaki yaratıcı esinleri ortaya çıkarmak amacıyla açılması.


    Geçen birkaç yıl içinde, vatandaşlık eğitimine bir lgi dalgalanması gördük. Bu ilgi, globalizm etkisi, uluslar arası medya ve yeni nesillerin de kendi ülkeleri ve yaşam biçimleri hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olmamaları nedeniyle ortaya çıkmıştır. Daha da fazlası, öğrencilere politik süreçlere ilişkin yöntemler hakkında daha fazla şeyler öğretmek, toplumlarının gelişmesinde daha güçlü bir ilgi kazandırmak yetkilerimiz içindedir. Bu nedenle sosyal derslerin müfredatları, bu ışık altında yeniden gözden geçiriliyor. Kamu hizmeti veren kurslar ve faaliyetler, ortaöğrenime ve ortaöğretim sonrası kuruluşlara tanıtılıyor.

    John Dewey ve Demokrasi Eğitimi
    Eğitim, gençlerin bağlı oldukları sosyal grubun yaşamını paylaşma yoluyla yönlendirerek gelişmelerini sağlayan toplumsal bir işlevdir. Başka deyişle eğitim, toplumdaki üstün beğenilen yaşam niteliklerine göre değişir. Yalnız değişmekle kalmayan, belki kendisini geliştirmek için değişmeyi bir ülkü edinen bir toplumun, amaçları yalnızca geleneklerini korumak olan bir toplumdan farklı eğitim ölçütlerini ve yöntemlerini uygulaması anlamında alınabilir. Kendi eğitim işlevimize uygulanabilir genel düşünceler oluşturabilmek için günümüzdeki sosyal yaşamın içeriği ile daha yakından ilgilenmemiz zorunludur.
    Toplum bir çok şey ifade eden bir sözcüktür. İnsanlar çok çeşitli yollarla ve çeşitli amaçlar için birleşirler, bir araya gelirler. Bir insanın ait olduğu bir guruptaki arkadaşları diğer gruptaki üyeye tümüyle karşıt olabilir. Çoğunlukla, çeşitli derneklerin üyeleri arasında çokça görülen, guruptaki yaşam ortaklığından başka genel birliğin bulunmayışıdır. Büyük, sosyal her türlü toplulukta sayısız küçük gruplar vardır. Bu durum yalnız politik toplulukların değil, bilimsel, endüstriyel, dinsel topluluklar için de aynıdır.
    Böylece toplum ve topluluk terimlerinin anlamları çok belirgin değildir. bir yandan normatif anlam, diğer yandan da tanımlayıcı bir anlam taşır; bir hukuksal, birde gerçek anlamı vardır. Sosyal felsefede çokça bu sözcüğün ilk anlamına bakılır. Bunlardan birinin toplumca alınması çok doğaldır. Normatif toplumda, mutlu toplum amaçlarına bağlılık, karşılıklı sevgi gibi topluluktaki niteliklere önem verilir.
    Bir grubun yaptığı her tür eğitim çalışması üyesini sosyalleştirmek içindir. Fakat sosyalleşmenin nitelik ve değeri toplumun amaç ve alışkanlıklarına bağlıdır. Böylece, bir kez daha edindirilen sosyal yaşamın değerini anlamak için bir ölçüte gereksinim duyulur. Bu ölçütü ararken aşırı iki uca düşmekten kaçınılmalıdır. İdeal bir toplum oluşması için kendi kafamızdan ortaya bir şey koyamayız. Bizim kavramımızın temeli, yaşayan varolan toplumlara dayanmalı;yoksa bizim idealimiz uygulanabilirliği güvencesi değil. Fakat önceden gördüğümüz gibi ideal, varolan, yaşayan nitelik türlerini yalnızca kendisi yineleyemez.
    Problem gerçekte varolan toplum yaşam biçimlerinden istenilen niteliklerini ayırıp almak ve bunlarla istenmeyen nitelikleri eleştirerek, geliştirici önerilerde bulunmaktır.


    Demokratik Ülkü
    Demokrasi yalnız genel ilgide çok sayıda ve daha da çeşitli paylaşma noktaları göstermekle kalmaz ve belki karşı ilginin sosyal denetlemede bir öğe olmak üzere tanınmasında daha büyük bir güveni de gerektirir.
    Demokrasi yalnızca sosyal gruplar arasındaki özgürce etkileşimin amacı soyutlanmış olandan ayrı tutmak değil fakat sosyal alışkanlıktaki değişmeye ve bu alışkanlığın, çeşitli girişimlerden doğan durumlara sürekli uyumudur. İşte bu iki işlev, demokratik biçimde oluşan toplumu kesin bir şekilde yanımlar..

    Eğitim yönünden önce şunu belirtmelidir; eylem içinde birbirini etkileyen yön ve karşılıklı ilgilerle ilerleme veya yeni uyumlara yönlendirme, çok önemli öğelerdir. Böyle bir toplumsal yaşamın gerçekleşmesi bakımından demokratik toplum için sistemli ve dengeli bir eğitim uygun olur. Demokrasinin eğitime adanmışlığı herkesçe bilinen bir olgudur. Bunun yüzeysel açıklaması; kamunun oylarına dayanan bir hükümetin yürütücüleri ve hükümet başkanına uyanlar, eğitim görmüş olmadıkça, başarılı olamazlar.


    Demokratik bir toplum, kendisinin dışında bir otoriteyi, ilke olarak dışladığında, onun yerine, isteğe bağlı ilişkiler ve bir düzenleme bulunmalıdır. Bu düzenleme ancak eğitim tarafından yaratılabilir. Fakat, daha derinlemesine bir açıklamam vardır. Demokrasi bir hükümet biçiminden daha fazla bir anlam taşır. Öncelikle, yandaş insancıl içinde deneyimleri yaymağa, ortaklaşmaya dayalıdır. Her birey kendi yaptığını diğerlerinin yaptığına dayandırır ve başkalarının eylemlerinin kendisini yönlendireceğini düşünürse, ortak tutum ve ilişkide olan birçok bireyin yaygın ortamda sürekli uğraşları, insanları kendi yaptıklarının ve duygularının anlamını düşünmekte alıkoyan sınıf, ırk ve millet duvarlarının yıkılmasına neden olur. Daha çok, daha değişik değinim noktaları olan bunlar, bireyin yanıtlayacağı uyarıcılarla da çok büyük değişmeyi içerir, eylemini değişik türlere dönüştürmesinde uyarıcı olur. Tekelci tutum yüzünden birçok ilgiler durdurulmuş yasaklanmış bir grup içinde bulundukları zaman görülebileceği gibi kışkırtılan eylem parça buçuk olduğu sürece özgürlükler baskı altında kalacaktır.
    Demokrasinin belirgin niteliği olarak, ortak ilgi alanının genişlemesiyle kişisel yeteneklerde büyük bir çeşitlenme, kuşkusuz bilinçli bir çaba ürünü değildir. Aksine bunlar bilimin doğal enerjiye egemen olmasından doğan endüstri, ticaret, gezme ve göç ile yol ve taşımacılığın gelişmesinden doğmuştur. Fakat bir ilgide çok büyük bir bireyselleşme ve diğer yandan da geniş kamu ilgi, ilişkileri oluştuktan sonra bunların korunması ile çoğaltılması ve sürdürülmesi amaçlı bir uğraştır.
    Açıkça görülüyor ki bireylerin ayrı ayrı sınıflar halinde çabalar oluşturmasının kendi varlığı için öldürücü olacağını bilen bir toplum kültürel olanakların, fırsat eşitliği içinde, herkesin kolaylıkla yararlanabileceği biçimde dağılmasına çalışır. Sınıflardan oluşmuş bir toplum yalnız yönetim ve güç öğelerinin eğitimine özel dikkat ve çaba harcamak durumundadır.
    Devinem içinde olan herhangi bir yerde oluşan değişmeyi yaymak için her zaman bol aracı olan toplumda, üyelerinin kişisel girişim ve uyum niteliklerine göre eğitilmiş olmalarına dikkat edilir. Yoksa bireyler, karşılaştıkları değişmeler içinde bunalırlar ve bağlantılarını da algılayamazlar.
    Sonuç öyle bir karmaşa olur ki, orada başkalarının kör gözle, dıştan yönetilen eylemlerinin ürünlerini sahiplenen az sayıda kişi vardır.
    Ulusal ve Toplumsal Eğitim
    Tutkusu yok olur olmaz bununla ilgili teorinin yapılaşma yönündeki zayıflığı açıkça ortaya çıktı. Her şeyi yalnızca doğaya bırakmak, sonra da eğitimle ilgili tüm düşünceleri yadsımak, tesadüf ve olasılıklara bel bağlamak demektir. Gereken yalnızca bir yöntemden ibaret değildi. Belki eğitim sürecini yürütmek için bir organ, bir kurulu öğe dizgeside gerekiyordu ve bütün güçlerin tam ve ahenkli gelişiminin sosyal karşılığı aydın ve ilerici bir insanlık olduğuna göre, bunun gerçekleşmesi için belirli bir kurumlaşma gerekli idi.
    Yeni bir toplum oluşturmayı amaçlayan yeni eğitimin yapılaşması, çokçası devletlerin etkinliklerine bağlıydı. Demokratik düşünme akımı, ister istemez, devlet tarafından yönetilen okullarda da görüldü.
    Avrupa’da, politik yaşam içinde, eğitim ile birlikte milliyetçiliği bir devletin desteklemesi, tarihsel durumun tanımlaması olarak düşünülmüştü. Bir olay, onu izleyen akımlar için sınırsız anlam taşır. Özellikle Alman düşüncesinin etkisi altında eğitim uygar bir göreve dönüştü. Uygar görevde ülkücü, milli devleti gerçekleştirmek biçiminde tanımlandı. İnsanlık yerine devlet geçti. Dünya vatandaşlığı milliyetçiliğe dönüştü.
    Eğitimin amacı insan yetiştirmek değil, vatandaş yetiştirmek oldu. Burada sözü edilen tarihi durum Napolyon’un özellikle Almanya’da ki zaferlerinin savaş sonrası etkisidir. Alman devletleri eğitimini sistemli dikkatin politik bütünlüklerini ve güçlerini yeniden ele geçirmek ve sürdürmek için en iyi yol olduğunu anladılar.
    Pratikteki bu değişme, teoride de değişme gereğini getirdi. Bireyci teori arka plana çekildi. Devlet eğitimin yanlış araç ve donanımını değil, amacını da gösterdi. Gerçek işlev okul sistemine dönüşünce, ilkokul sınıflarından üniversite fakültelerine kadar, vatanını seven vatandaşı ve askerleri, gelecekteki devlet memurunu, yöneticileri yetiştirecek ve askeri donanım, endüstriyel ve politik savunma ve büyüme için araçları hazırlayacak biçimde kurulunca, teorinin sosyal etkinlik amacına önem vermemesi olanaksızlaştı.

    Birbiriyle yarışan ve az çok düşman devletlerle çevrili olan milliyetçi devlete verilen fala önem karşısında bu teoriyi, belirsiz ve kozmopolit bir insancalıkla algılamak da olanaksızdı. Özel, milli egemenliğin korunması endişesi, gerek askeri savunmada, gerek uluslar arası ticari üstünlük kavgasında, devletin yüksek çıkarları için bireylerin, devletin komuta ve etkisi altında kalmalarını gerektiriyordu. Sosyal etkinlik de bu tür bağımlılık içinde anlaşılmıştır. Kültür sürecide kişisel gelişmeden çok, disiplinli bir öğretim olarak algılandı. Bununla beraber, kültür ülküsünün kişilik gelişmesini tamamladığı kabullenildiğinden, eğitim felsefesi de iki kavram üzerinde ulaşmaya vardı; ‘ organik’ kavramının devletin karakteri olduğu hususunda birleşildi. Birey, soyutlanmış halde bir hiçtir.


    Birey, organize olmuş kurumların amaç ve anlamları ile yüklü olduğu zaman gerçek bir kişilik kazanır. Bireyin politik otoriteye bağımlı olması ve bağlandıklarının emirleri ile kendini feda etmesi demek, gerçekte devlette görüntülenen objektif aklın emreden bireyce kullanımıdır. Bunun için tek çıkar yol emir verenin gerçek mantık haline dönüşmesidir.
    İnsanlığın olgunlaşabilmesi için eğitim işini kim üstlenip, geliştirecektir? Özel yetenekli, aydın kişilerin çabalarına gereksinim var. Her kültür belli kişilerle işe başlar ve onlardan doğarak dışa doğru yayılır. Yalnızca geleceğin ülküsünü ve tüm koşullarını kavrayabilen, ilgi alanı geniş kişilerin çabasıyla, doğadaki canlılara ulaşılabilir amaçlarına doğru yavaş yavaş yaklaşarak ilerler.

    Yönetenlerin eğitim-öğretimle ilgileri yalnızca yönettikleri kişileri kendi amaçlarına yararlı, daha iyi bireyler durumuna getirecek araçlar olarak kabul etmeleridir. Hatta özel yönetilen okullar, yöneticilerin para ve mal yardımlarında bulunmalarındaki amacın insanlık için iyi niyet olduğunu bilmelidir. Çünkü yönetenler insanlık için yararlı şeylerden çok kendi uluslarının mutluluğu ile ilgili olduklarından, okullara para vererek onları kendi planları yönüne çekerler. Bu düşünce de on sekizinci yüzyılın bireycilikçi kozmopolitliğine ait karakteristik noktaların özel anlatımını buluyoruz. Özel kişiliğin tümüyle gelişimi insanlığın amaçlarını tanımladığı gibi, ilerlemem kavramı ile aynı şey sayılmıştır.


    Devletçe düzenlenen ve devletçe yönetilen bir eğitimin, bu düşüncelerin üretilmesini engelleyici bir etki yapacağı yolunda açık bir korku da görüyoruz. Fakat bundan yirmi yıldan az bir zaman sonra, felsefede Kant’ı izleyenlerden Fichte ile hegel, yaptıkları uzun, dikkatli inceleme sonunda, devletin başlıca işlevinin eğitim olduğunu; özellikle Almanya’nın yeniden doğuşunun devletin çıkarlarına uygun bir eğitimle tamamlanacağını ve özel yetiştirilen bireyin bencil,usdışı olmasının bir zorunluluk olduğundan, devlet kurum ve yasaların eğitim disiplinine kendiliğinden uyamayacağından tutkularına esir olacağı düşüncelerini ortaya koydular. Bu zihniyetle Almanya, ilkokuldan üniversiteye kadar uzanan genel ve zorunlu bir eğitim düzenini çalıştırmayı, bütün özel eğitim girişimlerini, devletin kıskanç düzenleme ve denetimi altına almayı ilk kez üstlenen ülke oldu.
    Bu kısa tarihi bakıştan iki sonuç çıkıyor. Birincisi eğitimin bireysel, sosyal algılamalar gibi deneyimler, kendi başına açıklanmadan alınınca tümüyle anlamsız kalırlar. Eflatununun bir eğitim ülküsü vardı: bireysel gerçekleşme ile sosyal tutarlılık ve dinginliği birbirine denk görünüyordu. Onun durumu ve ülküsü katmaya çalıştığı, katmanlı sınıflardan oluşan toplum kavramı içinde birey kayboldu.
    On sekizinci yüzyılın eğitim felsefesi biçim olarak yüksek derecede bireyci idi. Fakat bu biçim soylu ve onurlu bir ülküden esinleşmişti. On dokuzuncu yüzyılın ilk yarılarında Almanyadaki ülkücü felsefe kişiliğin kültürle özgür gelişimi ile sosyal disiplin ve politik bağımlılık ülkülerini yeniden birbirine denk saymaya çalıştı.
    İstenilen toplum türünü kafamızda iyice belirlemedikçe, sosyal bir süreç ve fonksiyon olan eğitim-öğretim kavramının belirli bir anlamı kalmaz.

    Bu düşünceler bizi ikinci sonucumuza götürür. Eğitimin temel problemlerinden biri, demokratik toplumda ulusal görüş ile daha geniş olan sosyal amacın çatışmasıdır. Önceki kozmopolit ve insanlıkçı kavramın çektiği iki acı, belirsizlik ve yönetimdeki üretme organlarının eksikliği ve yetersizliği idi. Avrupa’da özellikle İngiltere dışındaki Avrupa ülkelerinde eğitimin, insanlığın refah ve ilerlemesindeki önemi,ulusal çıkarları yönünden dizginlendi. Sınırlı, dar, tekelci bir amaca doğru yürütüldü. Eğitimin sosyal amacı ile ulusal amacı bir tutuldu ve bundan, sosyal amaç anlamının gölgelendiği açıkça görüldü.



    Bu karmaşa, varolan insan ilişkilerine benzer. Bir yandan bilim, ticaret ve sanat ülke sınırlarını aşıyor, bunlar olabildikleri kadar, nitelikleri, yöntemleri yönünden uluslar arasıdır. Çeşitli uluslar arasında karşılıklı bir bağlantı, katılma ve çalışmayı gerektirir. Aynı zamanda milli egemenlik düşüncesi de politik alanda, hiçbir zaman şimdi olduğu kadar arzulanmamıştı. Her ulus, komşuları birer düşmanmış gibi, hemen başlayabilecek bir savaş baskısı altında yaşıyor.
    Her ulus, kendi çıkarlarını belirlemede en üst yetkili olarak düşünülüyor ve her ulusun , özellikle kendisine ait birtakım ilgi ve çıkarları olduğu kabul ediliyor. Buna karşı çıkmak, politik işlevle de ve politika biliminde baş ilke sayılan ulusal egemenliğin özüne karşı çıkmaktadır.
    Eğitim sistemi, ulusal devlet tarafından yönetilir ve yönlendirilirse, acaba eğitim sürecinin tüm sosyal amaçlarının yenilenmesi, zorlanıp bozulmaması olanakla mıdır? Bu probleme göre; iç toplumu, ekonomik koşullarla sınıflar ayıran ve yüksek kültürlü sınıfların diğerlerini yalnızca alet saydığı eğilimlerle karşılaştırmak zorunluluğu ortaya çıkar. Devletlerarası bakımından da problem, ulusal bağlılık ve vatanseverlik duyguları ile, ulusal politik sınırlar düşüncesinden kurtularak, insanları ortak amaçlarda birleştiren değerlere yüksek bir bağlılık duygusunun birleşimi ve uyumu problemidir. Problem her iki durum içinde olumsuz anlamda ele alınarak sonca varılamaz.
    Bunun için eğitime, bir sınıfın diğerini sömürmesini kolaylaştıran etkin bir araç gözü ile bakmak yeterli değildir. okul kolaylıkları olarak; ekonomik eşitsizlikleri sözde değil, gerçekten azaltacak biçimde genişletmek, güçlülük kazandırmak, ulusun koruması altındaki bütün bireylere, gelecek mesleklerine hazırlanmaları için, eşit olanaklar, etkinlikler sağlamak gerekir. Bu amaçların üretimin yalnız okul ve okuma kolaylıklarının yönetim tarafından gereğince sağlanması ve gençlerin ondalardan yararlanmaları için ailelerin mali durumlarına yapılan katkı türü yardımlar yeterli değildir.
    Geleneksel kültür, ders konuları,öğretim ve eğitim metotları hakkındaki geleneksel ülkülerin , bütün gençleri, donatılmış, kendi başlarına ekonomik, sosyal, mesleklerini elde edecek duruma gelinceye kadar, eğitsel etkinlikleri altında tutacak biçimde değiştirilmesi gerekir.
    Demokratik eğitim ülküsü de eğitim sistemimize gittikçe artan bir güçle egemen olmadıkça, gülünç olduğu kadar trajik bir oyun olarak kalır.
    Aynı ilke,iki ulus arasındaki ilişkilerle ilgili düşüncelere de uygulanabilir. Yalnızca, savaşların vahşet ve korkunçluğunu öğretmeğe ve uluslar arsındaki kıskançlığı, düşmanlığı uyaracak her şeyi öğretim ve eğitimden kaldırmak yeterli değildir. toplulukları, coğrafi sınırları aşarak, ortak uğraş ile birbirine bağlayan ne kadar birleştirici, insancıl öğe varsa, özellikle bunlara önem vermelidir.
    Yaşayan tüm insanların birbirleri ile daha özgür, daha yararlı, daha olgun ortaklaş paylaşmalarına göre, ulusal egemenliğin, yapıca ikinci derecede koruyucu olduğu düşüncesi insan zihninde yön veren bir yetenek olacak biçimde uyarılmalı telkin edilmelidir. Eğer bu uygulama bir eğitim felsefesinin sınırları ve düşüncesine yabancı görülürse, bu algılama eğitim kavramının önce sunulan anlamının yeterince anlatılamadığını, anlaşılmadığını gösterir. Bu sonuç, bireysel yeteneği sosyal amaçlar yönünde geliştirerek özgürlüğüne kavuşturmağa uğraşan öğretim-eğitim düşüncesine bağlıdır. Bunu n karşıtı durumda, demokratik eğitim ölçütü ancak kararsızlık içinde uygulanabilir.
    Eğitimin sosyal bir süreç olmasıve çok çeşitli toplulukların varlığı, eğitim-öğretim yapısı ve uygulanacak değerlendirme ölçütü, özel sosyal bir ülküye dayanmalıdır. Bir sosyal yaşamın değerini ölçmek için seçilen iki nokta şudur: Bir grubun yararına olanı o grubun tüm üyelerinin paylaşmalarındaki çokluk ve süreklilik ve o grup ile diğer grup arasındaki etkileşimin doygun ve özgün olmasıdır. Başka deyimle, istenilmeyen toplum, deneyimlerin özgürce aktarılmadığı ve üyeler arasındaki özgür ilişkiler için içten ve dıştan önlemeler, engeller koyan toplumdur.
    İyiyi paylaşmak için tüm üyelere eşit olanaklar hazırlayan ve kurumlarına yumuşak, yeni uyumlar yapma işinde yardımcı olan , ortak yaşam için değişik biçimlerde etkileşime yol açan bir toplum olabildiğince demokratiktir. Böyle bir toplumun , bireylere sosyal ilişki ve sosyal denetim için kişisel bireysel sosyal değişmeleri düzensizliğe, bozgunluğa bırakmayacak eşit düşünce biçimleri, alışkanlıkları edindirecek bir eğitim sistemine sahip olması gerekir.

    Cumhuriyet Döneminde İlköğretimle İlgili Gelişmeler
    TBMM’nin ilk Bakanlar Kurulu eğitim konusundaki çalışmaları 9 Mayıs 1920 tarihinde TBMM’de okunan hükümet programıyla ortaya koymuştur. Hükümet programında, eğitimle ilgili olarak yapılacak çalışmalarda yapılacak belirgin noktalar şöyle özetlenebilir:

    • Verilecek eğitim her yönüyle milli olacaktır.

    • Bütün okullar, en ilmi ve modern şekilde sağlık kurallarına uygun olarak yeniden düzenlenerek, programlar ıslah edilecektir.

    • Millerin karakterine, coğrafi şartlara, tarih geleneklerimize, sosyal bünyemize uygun ilmi ders kitapları meydana getirilecek.

    • Halk kütüphanesinden sözcükler toplanarak ilimizin bir sözlüğü yapılacak.

    • Milli şuuru geliştirici, tarihi, edebi, ve sosyal eserler erbabında yazdırılacak.

    • Batının ve doğunun ilmi ve fenni kitapları dilimize çevrilecek.

    1. Doğu’dan ve Batı’dan gelen bütün etkilerden uzak, milli karakterimiz ve tarihimizde orantılı bir kültürle sağlanabileceği


    Dewey Raporu
    Cumhuriyet hükümetinin davetlisi olarak 1924 yılında Türkiye’ye gelen ünlü Amerikalı eğitimci John Dewey sunduğu raporda, ilköğretim konusunda belirginleşen temel noktalar şöyle özetlenebilir:

    • İlk önemli nokta Türkiye okullarının hedefini belirlemek olmalıdır. Hedefler açık olursa, alınacak eğitim önlemleri etkili olur.

    • Türkiye Milli eğitinde takip edilecek amacı tayinde bir güçlük yoktur. Bu amaç Türkiye’nin uygar milletler arasında mükemmel bir üye olarak canlı, hür, bağımsız ve laik bir cumhuriyet haline gelmesidir.

    • Okulların amacı iki yönlüdür. Bir yandan milli bir yarar sağlayan bilginin toplanması ve yayılması görevini görecek bir merkez ve araç; diğer taraftan öğrenciyi ülkeye yaralı olacak şekilde bilgilerle donatmak, alacakları bilgiyi gereksizlikten kurtarmaktır.

    • Toplumsal hayatın etkin akımlarından uzakta kalmış köylerde okullar toplumun merkezi olmalıdır.

    • Tüm vatandaşlara, ülkeni siyasi, ekonomik ve kültürel kalkınmasına uygun bir eğitim verilmelidir.

    • Okullar bir halk sağlığı merkezi olmalı, okul oyun alanları sadece öğrenciler değil, halkın eğlenmesine ve spor yapmasına açık olmalıdır.

    • Okullar, milletin genel sağlık ve sanayi hayatıyla sıkı sıkıya bağlı olması gerektiği için bütün sanat kurumları, özellikle hükümetin idaresi altında bulunanlar eğitsel bir değere sahiptir.

    • Okul programları, ülkenin çeşitli bölgelerinde yerel şartlara ve ihtiyaçlara uyum sağlayacak şekilde geliştirilmelidir.

    • Okullarda köylülerin ve çiftçilerin ihtiyaçları düşünülmeden oluşturulacak bir eğitim sistemi, kuramsal ve skolastik olur. Genç neslin diğer mesleklerde başarısızlığa neden olmakla kalmaz, onları köy hayatından da kolaylıkla uzaklaştırır.

    • Şehirlerde ve gelişmiş köylerde mümkün olduğu kadar hızla tamamlama okulları açılmalıdır. Bu okulların programları yerel şartlara göre ya zirai ve sanayi uygulamalı nitelikte olmalıdır.

    • Bir cumhuriyette okullar, mutlakıyetle yönetilen ülkelerin okulların farklı bir şekilde yönetilip disipline edilmelidir. Sadece emirler vermek, keyfi bir şekilde yönetmek, öğrenciden uyumlu bir itaat istemek, öğrenciyi bir halk hükümeti vatandaşı olarak yetiştirmeye uygun bir yol değildir. öğretmenler vasıtasıyla öğrencilerin de yönetime katılması ve okulda düzenin sağlanmasında sorumluluk sahibi olması gereklidir(Varış,2000,39).






        Ana sayfa


    Okulda demokrasi

    Indir 46.36 Kb.