bilgiz.org

Michael Moore Press Conference – July 6th, 2004 ny / us

  • Çeviren: Jak Kohen



  • Tarih26.12.2017
    Büyüklüğü120.41 Kb.

    Indir 120.41 Kb.



    Michael Moore, Uluslararası Basın Konferansı




    6 Temmuz 2004, New York




    Moore: Öncelikle hepinize geldiğiniz için çok teşekkür ederim. Aslında hepinizle ayrı ayrı görüşmek istemiştim ama bana izin vermediler. Bu bir şaka, tabii. Filmin tanıtımını yapmak için ülkelerinizde olmayı çok isterdim. Fakat bildiğiniz gibi ABD’de Başkanlık seçimleri söz konusu, ve bu uğurda burada kaybedilmiş her günü, misyonumuz adına bir kayıp olarak görüyorum. Sizlerin beni anlayışla karşılayacağınızdan eminim. Zira Bush’u Beyaz Saray’daki koltuğundan indirebilmek bir öncelik; bu yüzden elimizden gelenin en iyisini yapmak ve tam bir odaklanmayla hareket etmek durumundayız. Bu nedenle, basın toplantısını bu şekilde yürütmek zorundayız, bu konuyla ilgili sorularınız olacaksa onları da cevaplamaya hazırım.
    Evet, şimdi sorularınıza geçebiliriz:
    Solomon: Merhaba, ben bir İnternet dergisini temsilen buradayım, böylece tüm dünyayı temsil ettiğim de söylenebilir!
    Moore: Bu fazla iddialı oldu... ( Gülüşmeler )
    Solomon: Her neyse, adım Jane Solomon ve büyük bir alarm zili çaldığınızı düşünüyoruz. Ve şimdi de Bush yönetiminin yalanlarını ve ikiyüzlülüklerini gözler önüne seren filminiz Fahrenheit 9/11’i seyredince, daha derinde bir şeyler söylemeye çalıştığınızı hissediyorum. Daha neler var diye sormak istiyorum. Buna bir çözüm bulunabileceğine inanıyor musunuz? Bush yönetiminin aslında sadece bir semptom olduğunu ve ülkemizle ilgili daha da derin bir sorunumuz olduğunu hissettiriyorsunuz.
    Moore: O problem için şunlar söylenebilir. Tüm filmlerimin gerçekleşmelerini umduğum uzun vadeli hedefleri olduğunu düşünürüm ben. Her filmimin kısa vadeli bir hedefi de oluyor. Bu filmin kısa vadedeki hedefi, Bush’un Beyaz Saray’dan çıkmasını sağlamak. Uzun vadeli hedefimiz de, Roger ve Ben filminden beri değişmeyen bir hedef. Uzun vadeli hedefim ise şöyle özetlenebilir: Bu ülkedeki ekonomik sistem, haksız, gayri adil ve demokrasi dışı. Ve bu değişmedikçe, filmlerimde ifşa ettiğim benzer sıkıntılarla daha çok karşılaşacağa benzeriz. Bu filmleri sorunlara sadece yara bandı görevi görsünler diye yapmaya devam etmek istemiyorum. Asıl iyileştirmemiz gereken, asıl ve büyük olan problem şu, bizim daha demokratik bir ekonomik sisteme ihtiyacımız var. Halkı oluşturan biz bireylerin, kendimizi doğrudan etkileyebilecek konular üzerinde söz ve yetki sahibi olabileceğimiz bir sistem... Toplumun yüzde onunun, servetin çoğunluğunu kontrol ettikleri bir toplumun eşit bir toplum olduğunu kabul etmiyorum. İşte benim amacım bu. Bundan daha açık ifade edebileceğimi sanmıyorum
    Meksikalı bir gazeteci: Filmden sonra hükümetten veya kimliği belirsiz kişilerden şahsınıza yönelik şiddet girişimleri veya ölüm tehditleri aldınız mı ? Seçimler yaklaştıkça Bush yönetiminin devrilmesine yönelik etkinlikleriniz neler olacak ?
    Moore: Bildiğim kadarıyla şu ana kadar bana herhangi bir uyarı veya tehdit gelmiş değil. Ama siz benim bilmediğim bir şey duyduysanız -ya da biliyorsanız- lütfen paylaşın Siz de mi bilmiyorsunuz ? E güzel o halde... Şimdilik iyiyim. Tabii gelecek hafta beni nehirde ölü olarak bulduklarında söylediğim bu cümle medyada komik bir şekilde kullanılacak
    (Bülten taklidi yaparak) “Geçen hafta Michael Moore, bir basın toplantısında ‘Ne tehdidi?’ demişti” ( Gülüşmeler )
    Bu seçimler için başka neler mi yapıyorum? Hiçbir şey. Yani, sadece filmimi yaptım ben. İnsanları oylarını kullanmaya teşvik ediyorum. Filmin gösterildiği sinemaların önüne kayıt masaları koyuyoruz, oy vermek için kayıt olsunlar diye. Çünkü bu ülkede insanların yarısı oyunu bile kullanmıyor. Böylece bu seçimde daha fazla insanın oy kullanacağını gerçekten ümit ediyorum. Bizim aldığımız bilgilere göre, filmi izleyip dışarıya çıkan “kararsız”ların birçoğu, salonlardan fikirleri değişmiş biçimde ayrılıyorlar. Hatta kimilerinin hayatlarında ilk defa oy kullanacaklarını bile duyuyoruz. Bu bizi çok mutlu ediyor.

    Catherine Toolidge / Kanal 7, Avustralya: Filminiz özellikle ABD izleyicisi için hazırlanmış gibi görünse de, aslında size yönelteceğim soru, uluslararası, daha doğrusu Avustralya adına olacak. Bildiğiniz gibi ülkemiz, faal olarak koalisyonun bir parçası. Merak ettiğim şey şu: Avustralya Başbakanı John Howard’ın durumunu değerlendirir misiniz? Kendisi suçun bir ortağı mı? Yoksa sadece oyuna mı getirildi?
    Moore: Avustralya’dan çok eposta alıyorum. Hatta nüfus başına bakılırsa diğer ülkelerdekinden daha çok sayıda eposta Avustralya’dan geliyor. Bir çok kızgın Avustralyalı... Avustralyalıların bu kadar öfkeli insanlar olduklarını bilmezdim. Ve bunun sadece Avustralya’da yaşadıkları için olduğunu sanmıyorum.

    (Gülüşmeler ) Tabii aslında anlıyorum, bir adada yaşıyorsunuz, aynı zamanda bir ülkesiniz, ve aynı zamanda bir kıtasınız. Bu yüzden orada kafalar epey karışık. Biz ada mıyız, memleket miyiz, kıta mıyız diye soruyorlar ve bunun cevabını hiç bir zaman bulamadılar.


    Kafamı kurcalayan şu: yani nasıl oluyor da John Howard gibi bir şahıs, George W. Bush gibi birisiyle aynı yatağa girebiliyor ? Nazik olmam gerekirse, John Howard sanki hiç olmazsa yarım bir beyne sahip. Yarım dedim, yarım. Ve bunu söylerken de cömert davranıyorum. George W. Bush’la ne işi var? Bu utanılacak bir şey. Anketlere göre Avustralyalıların çoğu, askerlerinin koalisyon güçlerinin bir parçası olmasını onaylamıyorlar.
    İspanya lideri koalisyona katılma kararı verdiğinde de başına benzer bir durum gelmişti. Daha bugün televizyonda, Başkan Bush’un, Beyaz Saray’dan, koalisyon ülkeleri arasındaki İzlanda’ya müteşekkir olduğunu söylediği basın toplantısını izledim. İzlanda’nın yüzde yüz desteği olmadan savaşı kazanabileceğimizden emin olamayız (!) Bizi %100 desteklediler ve onlara teşekkür etmek istiyoruz.

    Umarım ki, bu filmi izleyen Avustralyalılar, “kendi ülkemizde de bir rejim değişikliği gerekiyor“ diye düşünürler...


    (Moore’un cep telefonu çalıyor) Özür dilerim, telefonum çalıyor. Aa! John Howard’mış! (Kahkahalar) Özür dilerim, telefonu kapatıyorum.

    Maria Ramirez – El Mundo, İspanya: Bildiğiniz gibi İspanya artık koalisyon güçleri arasında yer almıyor.
    Moore: Bunu artık biliyoruz. Durumu görünce bizi hemen terk ettiniz değil mi? (Gülüşmeler )
    Ramirez : Her neyse, birkaç sorum var. Amerikan medyasını ağırca eleştiriyorsunuz. İşlerini yapmadıklarını söylüyorsunuz. Köşe yazarı Paul Krugman’ın yazısında filminizin başarısının anahtarı olarak, Amerikalıların kendi medyalarına artık inanmıyor olmalarını gösteriyor. Medya niçin böyle? Amerikan gazetecilerinin çoğu demokrat ve sol eğilimli görünüyor olmalarına rağmen niçin böyle davranıyorlar sizce?
    Moore: Fahrenheit 9/11’den çıkan ABD vatandaşlarının sordukları ilk şey, “Nasıl oldu da ben burada gördüklerimi akşam haberlerinde izlemedim ?” oluyor... “Bunu nasıl oldu da izlemedim, o görüntüler nereden çıktı?” vs. Bu durum filmin ana fikirlerinden biriydi zaten, ama izleyicileri en çok etkileyen şey Amerikan medyasının, direnmemesi, yelkenleri suya indirmesi, Bush’un şakşakçısı olmaları. Amerikan toplumuna büyük bir haksızlık oldu. Çünkü, biliyorsunuz, özgür bir toplumda yaşamanın en iyi tarafı, istediğiniz herhangi bir soruyu sorabilmenizdir. Herhangi bir soruyu! Bir soru sorduğunuz için tutuklanamazsınız. Soru sormalarını ve kanıt istemelerini ne engelledi? Örneğin, “Kitle imha silahları nerede?” sorusu niçin sorulmadı? Ben gençken John F. Kennedy döneminde yaşanan Küba Füze Krizi’nin medyaya nasıl yansıdığını gayet iyi hatırlıyorum. Birleşmiş Milletler zirvesini gösteren o TV yayınında, uzun menzilli füzeleri gösteren büyük fotoğraflar dünyaya ve Küba temsilcisine gösterilmişti. Tam da bunu kastediyorum. O tür kanıtlar bugün neredeler peki ? Bugün bize kanıt diye dayatılan şey, Powell’ın Birleşmiş Milletler’de gösterdiği, ortaokul öğrencilerinin bile çizebilecekleri bilgisayar grafikleriydi. Utanç verici ve saçmaydı. Bir haftadır, eğer seyrettiyseniz, medya bütün silahları ile üzerime geliyor. Çünkü bu film onlar için bir utanç kaynağı oldu. Özellikle TV için. Film onları, işlerini doğru yapmadıkları ve sorumlu gazetecilik yapmadıkları için dışladı.
    Ben Amerika'da bir gazeteci olsaydım, Amerikalılara bu gerçekleri ilk söyleyenin, onlara bunları ilk gösterenin, onlara cephedeki askerlerin bu savaşa karşı olduklarını, oraya dönmek istemediklerini ilk açıklayanın, bu beysbol şapkalı, lise tahsilli adam olmasından utanırdım. Bunları akşam haberlerinde niye göremiyoruz? Çünkü onların hepsi, Bush yönetimi ile aynı yataktalar. Ve aynı zamanda silah müteahhidi olan yayın şebekeleri için çalışıyorlar. Mesela NBC'nin sahibi General Electric.

    Bu savaşta Amerikan halkına büyük zarar verdiler. Zor soruları önceden sormayarak... Ve şimdi de 860'den fazla genç yurttaşımız, onlar işlerini yapmadıkları için öldüler. Düşünün ki eğer gazeteciler işlerini yapsalardı belki de bu savaşta olmayacaktık. Bunu üzülerek söylüyorum ama bu çocukların kanı onların ellerine bulaşmış durumda. Ve benim bunları söylememden hiç hoşlanmıyorlar.


    Alessandro Baldini – İtalyan Haber Ajansı ANSA: Benim sorum da Avustralya ile ilgili soruya yakın olacak. Durumun biraz daha farklı olduğu İtalya'da ne olacağını düşünüyorsunuz ?
    Moore: Bence, İspanyollar bir şey başlattılar. Ulusun iradesini dinleyince başbakanlarını görevden aldılar. Ve samimiyetle umuyorum ki, bu savaşta Bush'a katılan Avustralyalıların, İtalyanların ve diğerlerinin liderleri vatandaşları tarafından görevden alınacaklardır. Ve umarım ki bu film bunun gerçekleşmesine yardımcı olacaktır. İtalya’da bir sinema salonunda iki saat boyunca bu filmi izleyip de “Berlusconi denen bu herif, George W. Bush ile birlikte takılarak ne halt ettiğini zannediyor?” diye sormayacak bir İtalyan düşünemiyorum. Bu İtalya için bir utanç. Ve Roma'daki rejim ne kadar çabuk değişirse o kadar iyi olur.

    İspanyollar filmi seyredince ne mi yapacaklar diye sordunuz? (Güler) Bu filmi seyreden İspanyolların koltukları kabaracak... "Evet biliyorduk, biz biliyorduk, biz bu savaştan kurtulduk! Biz doğrusunu yaptık, dostum!" diyecekler. Ama İspanya'da bu şive ile konuşmazlar, değil mi?


    Susan Geradi / Irish Independent : Geçen hafta sonu basılan The New York Times gazetesini okuyup okumadığınızı bilmiyorum ama orada, Carol Coleman’ın Başkan Bush ile daha önce yayımlanmış cesur röportajı ile ilgili tartışmalı bir yazı yer aldı.
    (Not: Kendisi bu röportajı 24 Haziran’da ABD’de yapmış ve Bush’u sorularıyla sıkıştırarak büyük yankı uyandırmıştı.)
    Moore: Carol Coleman bir kahraman. Hepimiz için. Amerika’da da, çünkü biz Amerikalılar, kendi Carol Coleman'ımızı arıyoruz. Bizim Carol Coleman’ımız kim? Çünkü Amerika'da herhangi birimiz, Bay Bush'a zor bir soru sorabilen, ve Bush salakça bir cevap verdiği zaman da, sorusunda ısrar edebilen bir gazeteci veya yorumcu gördük mü? Carol Coleman'ın George Bush'a bunu yapması o kadar rahatlatıcı bir sahneydi ki! Ve biz burada, Amerika Birleşik Devletleri’nde, “bizim Carol Coleman'ımız kim?” diye sorduk.

    Affedersiniz sözünüzü kesiyorum, sorunuzun devamını getirmenize engel olacağım ama buna benzer bir durumu Adrian Brody ile Oscar töreninden bir gün önce de yaşamıştık. Onun Oscar gecesi konuşmasını yazıyordum; "ödül gecesinde sakın politik bir yorum yapma, orada olan arkadaşlarından söz et, sadece kişisel olarak konuş” demiştim, ama ne oldu biliyorsunuz.


    Geradi: New York Times'ın başyazısında Bush başkan olduğundan beri onunla bir röportaj yapamadıklarını yazmışlar. Amerika!nın en önemli gazetelerinden birinin Bush ile söyleşi yapamamaktan sızlanması biraz garip değil mi? Ona her zaman soru sorma olanakları yok mu? İkinci sorumsa şu: sizce bu film bir belgesel mi, bugünkü toplantıdaki tavrınız, belirlenmiş politik bir gündeminizin olduğunu söylemeniz, bu filmi bir propaganda ürünü haline getirmiyor mu?
    Moore: New York Times’ın Başkan Bush taraflı yayın politikası bu gazeteyi bir gazete olmaktan, çalışanlarını da gazeteci olmaktan çıkarmıyor, değil mi ? Fahrenheit 9 / 11 de bir belgesel işte. Ve aynı zamanda bir gazetecilik ürünü. Nasıl bir gazetenin editorial / yorum sayfası varsa, bu çalışma için de aynı şey düşünülebilir. Olgulara bağlı olarak benim fikirlerim. Olgular, reddedilemez gerçekler. Arkasından kendi fikrimi, teorimi söylüyorum, sorumu soruyorum. Benim fikrim yanlış veya doğru olabilir. Kendi fikrim olduğu için doğru olduğuna inanıyorum. Ben haklı olabilirim, siz de haklı olabilirsiniz. Başka biri de haklı olabilir. Tartışalım, müzakere edelim derim. Ama filmdeki gerçekler gerçeklerdir. Tartışılamayacak olgular, gerçeklerdir. Sızlanan New York Times'a gelince...Onlar gibi güya liberaller hep sızlanırlar. Belkemikleri yoktur, ve mesela Demokrat Partililer seçim kazandıkları zaman bile kazanamazlar. Kazandıkları zaman bile kaybediyorlar. İşte o kadar acınacak durumdalar. Ben ve bu filmde çalışanlar, onları kendilerinden kurtarmaya karar verdik. Bunu kendilerinden bekleyemeyiz. Beceremeyecekler. Hiç olmazsa, Cumhuriyetçilerin ve sağcıların inandıkları bir şey var. Bir duruşları var, ve bunun için savaşıyorlar. Diğer taraf ise:
    (abartılı pasifist bir sesle) "Aaa, tamam. Herhalde Irak'a savaş açabiliriz. Aaa milliyetçi gibi davranabiliriz... o kadar da kötü olmasa gerek... bilmiyorum valla... Bizimle Carol Coleman ile konuştuğu gibi konuşmuyor...." tavrındalar.
    İşte ben bundan bıktım ve milyonlarca Amerikalı da bıktı. Liberallerden bıktık. Bu zayıf, devamlı sızlayan, uyuşuklardan bıktık. Onlarla hiç bir yere varamayacağız. Zaten o yüzden hep diğer taraf kazanıyor. Ve bu çok üzücü, çünkü liberal bir ülkede yaşıyoruz. Amerikalıların çoğunluğu liberaldir. “Biz liberaliz” demezler, ama Amerikalıların çoğunluğuna soru sorduğunuzda bunu görürsünüz. Bağımsız araştırma anketlerine bakın. Çoğunluk kadın haklarından yana, çoğunluk daha güçlü çevre koruma yasaları istiyor, çoğunluk silah kontrolü yasaları istiyor. Amerikalıların çoğunluğu liberal. Fakat liberal liderleri yok. Son yirmi yıldır bu böyle. Liberal liderlik sözcükleri bile kulağa saçma geliyor. Çünkü liderlik yapamıyorlar, ancak öbürlerinin peşinden gidiyorlar. Ve çoğunluğumuz, liberal çoğunluk, yani gerçek liberal çoğunluk, bundan bıktık ve belkemiklerini tekrar bulmalarını talep ediyoruz.
    Avusturyalı gazeteci: Bay Moore, adım Hans Czech, bir Avusturya gazetesini temsil ediyorum.
    Moore: Özür dilerim, Çekoslovak’ım mı dediniz? Avustralya'dan mı geldim dediniz?
    Avusturyalı gazeteci: Hayır, hayır. Çek değilim. adım Çek. Ayrıca Avustralya değil Avusturyalıyım. Çek cumhuriyetine komşu oluyoruz. Ve filminizin orada bir galası yapılacak. Fakat Avusturyalılar, yani benim gibiler, Çekleri kıskanıyoruz.
    Moore: Bunu biliyoruz, yıllardır kıskanırsınız onları. Ayrıca Avusturya'dan şikayet eden Çekler de var.
    Avusturyalı gazeteci: Hayır, hayır, yanlış anladınız. Daha sorumu soramadım ki..
    Moore: Özür dilerim.
    Avusturyalı gazeteci: Duydum ki, filminizin Almanya ve Avusturya'daki galaları ertelenecekmiş. Çekler de filmin Cannes Festivali’nden sonra ilk gösterileceği ülke oldukları için çok gurur duyuyorlar. Almanlar ve Avusturyalılar ise filmi önümüzdeki hafta seyredeceklerini sanıyorlardı. Bu arada dağıtıcı firma ile Almanya ve Avusturya'daki dağıtıcılar arasındaki sözleşme yeniden gözden geçiriliyormuş. Umarım yanılıyorum ama....
    Moore: Bu konuda neler döndüğünü bilmiyorum ama, tek duyduğum Alman dağıtıcının beni kazıklamaya çalışıyor olmasıydı. Fakat ben bir şey bilmiyorum. Ama herhangi birini kazıklamaya çalışmaları ne kadar ilginç değil mi? Bilirsiniz Alman iş adamları dürüstlükleri ve tutarlılıkları ile ünlüdürler, bu nedenle bu konuda yorum yapamayacağım. (Gülüşmeler)
    Sanırım Amerikan halkı olarak, bize Arnold Schwarzenegger gibi bir California valisi kazandırdığı için Avusturya’ya teşekkür borçluyuz! Çünkü onu böyle adaleli ve güçlü bir fert haline getiren ülke olmasaydı, onu hiç tanıyamayacaktık ve belki de bu ülkede bu gidişle ilk Avusturya kökenli Başkanımız olabilir. Bu da kötü bir şey değil. Almanya’nın bir zamanlar Avusturyalı bir başkanı olmuştu. Şimdi bizim de olabilir.
    Brezilyalı bir kadın gazeteci: Merhaba, benim adım Tanik. Brezilyalıyım. Brezilyalılar biliyorsunuz devamlı futbol oynuyorlar. Uzun vadeli planlarınıza gelince Amerika’nın diğer ülkelerdeki politikaları hakkında bir belgesel film yapmayı düşünüyor musunuz?
    Moore: Evet bunu yapmayı çok isterim. Ve bu konuda bazı fikirlerim var. Fakat şimdi bunları anlatmak istemiyorum. Amerika’nın dünya üzerindeki etkisi beni çok endişelendiriyor ve Amerikan büyük şirketlerinin bu gezegendeki insanlar üstündeki düşüncesiz ve onları hiçe sayan tutumları da aynı derecede endişe verici. Bizim adımıza yapılan bazı şeyler, en azından çok umut kırıcı. Ve bu filmdeki bir sahne için, dünyadaki birçok amatör filmcinin bize video bant göndermelerini istemiştik. Brezilya’dan Kenya’dan, Fransa’dan ve diğer ülkelerden gelen videoları birleştirmiştik. Sorulan soru, Amerikalılar hakkında ne düşündükleri idi. Çünkü George Bush diğer ülke yurttaşlarının biz Amerikalıları hiç sevmedikleri hakkında söylevler verip duruyordu. Bizim yaşam tarzımızı sevmiyorlar diyordu. Ben de merak ettim; kimdi bunlar? Çünkü ben yolculuklarımda insanların çoğunun Amerikalıları insan olarak sevdiklerini hissetmiştim. Filmde söylemek istediğim ise şuydu: “Mr. Bush, aslında onlar bizi seviyorlar. Ama sizi sevmiyorlar ve sizin büyük şirket arkadaşlarınızın yaptıklarını da sevmiyorlar.” Evet böyle bir film yapmak istiyorum, fakat bilemiyorum.. Bu arada siz Brezilyalılara koalisyona katılmadığınız için teşekkür ederim. Halbuki katılması için Brezilya’ya ne kadar baskı yapılmış olduğunu biliyorum. Bu savaşa katılmayarak Brezilya’nın ne kadar Amerikan yardımı kaybettiğini tahmin edebiliyorum.

    Marek Skolanka / Polonya TV’si: Michael senin de bildiğin gibi filminin adı, İngiliz yazar Ray Bradbury’nin bilim kurgu klasiği Fahrenheit 451’le yakından bağıntılı, ya da en azından onu hatırlatıyor. Sanıyorum yazar da bu filme isim verirken kendisinden izin alınmadığı, ya da en azından haber verilmediği için üzgün. Para istemediğini söylüyor ama filmin adının kendi romanından alındığının kabul edilmesini istiyor. Bunu kabul edecek misiniz ve bu filmin adı nasıl ortaya çıktı?
    Moore: Filmin adı bir hayranımdan 11 Eylül’de gelen epostanın konu başlığıydı. Bilgisayarımda eposta başlıklarını tarıyordum ki Fahrenheit 9/11’e rastladım ve beni çarptı. Aylar geçtikten sonra düşündüm ve nasıl Fahrenheit 451 kâğıdın yanma derecesi ise, bu ülkede özgürlüklerimizi elimizden almaya başladıkları tarihle bağlantılı olarak, Fahrenheit 9/11’in de özgürlüğün yandığı derece olduğunu düşündüm. Bush ve çevresi 3000 masum insanın ölümünü kullanarak uluslararası bir politikayı haklı çıkartmaya çalıştılar ve böylece filmimin adının bu olmasına karar verdim.
    Ray Bradbury’e gelince ona çok saygı duyarım. Çok sevilen bir yazar ve herkes Fahrenheit 451’e bayılır. Ve benim filmim de Ray Bradbury’nin bu kitabına fayda sağlamıştır. Bugün amazon.com’a girdiğinizde 40 yıl önce yazılmış bu kitabın en çok okunan 100 kitap arasında olduğunu göreceksiniz. Benim kitabımdan bile daha çok satıyor. Benim filmim birçok genç insanı bu kitabı okumaya sevk etti. Ve biliyorsunuz ki kitap adları telif hakkı ile korunamazlar. Bunu en iyi bilen de Ray Bradbury’nin kendisidir. Ray Bradbury Something Wicked Comes This Way adlı bir kitap yazmıştı. Bu isim Macbeth’den alınmıştır. Ray Bradbury Golden Apples of the Sun adlı bir kitap yazdı. Bu da Yeats’in bir şiirinden alınmıştır. Aynı şekilde yazdığı I’ve seen the Body Electric adlı kitabın adı da Walt Whitman’ın bir şiirinin başlığıdır. Ray Bradbury kitaplarının adlarını sık sık Shakespeare’den, Yeats’den, Whitman’dan almıştır. Bu nedenle bu tür alıntıların doğru ve bazen de güzel olduğunu anladığına eminim. Doğrusu şu ki Mel Gibson Fahrenheit 451’in yeni bir versiyonunu filme çekecekmiş . Bu konuda başka bir şey söylemek istemiyorum.

    Matthew Philip / Bağımsız gazeteci – Avustralya : Benim adım Matthew Philip, Avustralya’da çalışan serbest bir gazeteciyim.
    Moore: Bir dakika bir şey sormak istiyorum. Hepiniz Ray Bradbury’nin benim filmimin adından rahatsız olduğunu biliyor muydunuz? Garip değil mi? yalnız tembel ve pek de zeki olmayan gazetecilerimize saldırmak istemiyorum ama, en azından bir bilgili gazetecinin Ray Bradbury’nin Something Wicked Comes This Way adlı kitabının Macbeth’den alınmış olduğunu fark etmiş olmasını isterdim. Bu konuda yazılan her şeyi okudum ve tek bir gazeteci bile bundan söz etmedi. Ben Ray Bradbury’i eleştirmiyorum fakat bir kişi olsun bunu fark etmeliydi. Ben hiçbir yerde bunun yazılmış olduğunu görmedim. Ve bu da biz Amerikalıların her gün, yetersiz, tembel, işlerini doğru yapmayan ve tüm doğruyu söyleyemeyen basınımızdan neler çektiğimizin küçük bir örneği. Sorunuzu kestiğim için özür dilerim.
    Matthew Philip: Yok, önemli değil. John Kerry’den herhangi bir tepki aldınız mı?
    Moore: John Kerry veya ekibindeki herhangi biriyle ile hiç tanışmadım ve konuşmadım. Filmi izleyip izlemediğini bilmiyorum. Ben onu alenen desteklemedim. İlk ön seçimlerde de desteklememiştim çünkü savaş için oy veren hiçbir adayı desteklemeyeceğimi söylemiştim. Sorunuz bu muydu?
    Philip: Bu filmin John Kerry’nin seçim kampanyasına yardım edeceğini söyleyebilir miyiz?

    Amerika'da "Bush yerine herhangi biri" diye bir akım var. O yüzden ana aday olarak Bush’un gidip Kerry’nin geleceği belli gibi.


    Moore: Bush yerine kendi çoraplarına oy verecek milyonlarca Amerikalı var. Bu bir gerçek. Ama bunun Kerry’e olan etkisi ve Kerry’nin şansını artırıp artırmayacağı sizlerin araştırması gereken bir şey. Araştırmanız, sinemalardan çıkan insanlara sormanız, kendi tahlilinizi yapmanız gerekiyor. Bilmiyorum. Bu filmi bir demokrat başkanlığa seçilsin diye yapmadım. Ben başladığımda John Kerry zaten adaylığını koymamıştı. Kime oy vereceğimi açıklamıyorum. Bu benim işim değil. İnsanlara oy sandığında ne yapacaklarını söylemem doğru olmaz. Ben sadece bir film yapımcısıyım ve George Bush hakkında ne hissettiğimi açıkça belirttim. İnsanlar artık kendi kendilerine ne yapacaklarına karar verebilirler.
    Ben George W. Bush’un Beyaz Saray’dan çıkartılmasını destekliyorum. Bunun John Kerry’e oy verin demekle aynı olduğunun da farkındayım. Fakat bu iki düşünceyi kafamda birleştiremiyorum. (Gülüşmeler) Kafam çok dolu.
    Gerhard Boltz / Alman TV’si: Siz Almanya’da büyük bir kahramansınız. Alman gazetecilerin de işi zor çünkü onlar da George W. Bush’u anlamıyorlar. Fakat sizi eleştirenler de şöyle söylüyor. “Bush karşıtlığı” Amerika’da olduğu gibi Almanya’da da çok kârlı. Siz de anti milliyetçi söylemlerinizle çok para kazanıyorsunuz. Bunlara cevabınız nedir?
    Moore: Bu başından beri benim planımdı zaten. (Kahkaha) Buna ne dememi bekliyorsunuz yani?
    Boltz: Ben espri yapmaya çalışmıştım.
    Moore: Biliyorum da bana soru sormak isteyen Alman olmayan gazetecilere zaman kaybettiriyorsunuz. Şaka yapıyorum.
    Boltz: Biliyorum ama biz de emirlerinize uyuyoruz. Fakat ciddiyete dönersek eleştirmenleriniz...
    Moore: Kim bu eleştirmenler? İsimlerini istiyorum.
    Boltz: Cumhuriyetçi gruplar filminizin dağıtılmaması gerektiği konusunda kampanya yapıyorlar. Televizyondaki reklamlarınızın yasal olmadığını iddia ediyorlar. Ve söyledikleri tek şey sizin popüler bir akım olan Bush karşıtlığından çok para kazanıyor olmanız.
    Moore: Bu çok komik. 14 -15 ay önce Oscar töreni sahnesinde Bush karşıtlığı yaptım. O zamanlar bu popüler bir eylem değildi herhalde. Bu büyük bir riskti. Ertesi gün birçok gazete “Bir daha Michael Moore’un sesi duyulmayacak, bu onun kariyerinin sonu olacak” diye yazmıştı. Bu sadece 15 ay önceydi. Yoksa 14 ay mı? Mart’taydı. Neyse matematiği siz yapın. Hayatım boyunca popüler olmayan şeyler söyleyerek bir sürü risk aldım. Fakat Amerikalıların er veya geç doğruyu göreceklerine inanıyorum. Bu savaşın ve George W. Bush’un diğer yüzlerini gördükleri gibi. Ve iyi haber şu ki bu uyanış Vietnam Savaşı’ndaki kadar uzun sürmeyecek. Vietnam’da gerçeği anlamaları için yıllar geçmişti. Irak olayındaki gerçek birkaç ayda belli oldu.
    Bir Japon Gazeteci: Adım Toma Hira. Japon bir gazeteciyim
    Moore: Burada olduğunuz için teşekkür ederiz.
    Toma Hiro: Bir şey değil. Bir makalede okumuştum...
    Moore: Japonlara nazik davranmamızın önemli olduğunu düşünürüm hep, ya siz?
    Hiro: (güler)
    Moore: Çünkü onlar size o kadar naziktirler ki... Değil mi? Siz öyle düşünmüyor musunuz?
    Hiro: Devam edebilir miyim?
    Moore: Tabii, buyrun.
    Hiro: Bir makalede okumuştum. ABD'nin Orta Batısındaki bazı sinema salonları filminizi göstermeyi reddetmişler. Böyle bir sinema ağının sahibi: "Ülkemiz bir savaşın içinde... yaşam tarzımızı değiştirmeye çalışan ve insanlarımızı öldüren bir düşmanla savaşta." demiş. Ancak Iraklılar 11 Eylül'ün teröristleri değiller. Fakat birçok Amerikalı hâlâ New Yorkluları Iraklıların öldürdüğü palavrasına inanıyor.
    Moore: Sizlerin nazik olduğunuzu sanırdım, şimdi küfretmeye başladınız. Sizler ne zaman böyle kötü lisan kullanmaya başladınız ki?
    Hiro: (Güler) Evet, evet. Ben nazik bir Japon'um. 11 Eylül saldırısını hâlâ Iraklıların yaptığına inanan insanlarla ne yapabilirsiniz ki?
    Moore: Evet. Sadece 1 değil, 3 sinema salon zinciri filmimi göstermeyi kabul etmedi. Bunlardan iki tanesi söz ettiğiniz türde açıklamalar yaptılar. Savaş yüzünden filmi göstermeyeceklerini söylediler. ABD’de Irak ve Saddam Hüseyin’in 11 Eylül ile bağlantısı olduğuna inanan insanların oranı %40. Ama bu oran yakın zamana kadar %70 civarındaydı, % 30 düşme var. Bunlar da gerçeği gören Amerikalılar. Bu sevindirici bir durum. Biraz umuda ihtiyacımız var anlayacağınız; filmim bu konuda yardımcı olabilirse, bir kaç kişinin daha gerçeği görmesini sağlarsa ne iyi... Dilerim bu film her şeyin açıklığa kavuşturulmasına yardımcı olabilir. Filmi göstermeyi kabul etmeyen salonlar ise Amerika’nın demokratik ruhunu yansıtmıyorlar. Bütün fikirlere açık olup, kararı halka bırakmak gerek.
    David Rudy / Variety Dergisi : Benim merak ettiğim, Fahrenheit 9 / 11’in uluslararası piyasadaki pazarlama faaliyeti, ABD’dekinden farklı olacak mı? Bu sürece siz de dahil olacak mısınız? Uluslararası dağıtıcılar, reklam ve pazarlama için ne büyüklükte harcamalar yapıyorlar? Özellikle, normal bir belgesel film için yapılan harcamalarla karşılaştırılınca?
    Moore: Bu iyi bir soru David. Maalesef ne kadar harcadıklarını bilmiyorum. Ama ne yaptığımı söyleyebilirim. Bugün benim “Uluslararası Basın Günü”m. Filmimle birlikte ülke ülke gezemiyorum. Bunun nedenini de başta söylemiştim. Tüm emeğim ve zamanımı, mümkün olduğu kadar çok Amerikalının bu filmi görmesini sağlamak için harcamak istiyorum. ABD’deki yüzde 50’lik oy vermeyen seçmen kitlesinin oy vermeyi düşünmesini sağlamak istiyorum. Bugün ile 2 Kasım arasındaki her gün boyunca bu konuda aktif olmaya kararlıyım, ve bu yüzden diğer ülkelerdeki hayranlarımdan anlayış bekliyorum. Burada olmam ve bunu yapmam gerektiğini biliyorlar. Filmimle birlikte yolculuk yapmayı, Brezilyalı izleyicilerle aynı salonda filmi izlemeyi, İspanya’da olmayı, hiç gitmemiş olduğum Japonya'ya gitmeyi çok isterdim. Bunların hepsini yapabilme şansı bana verildi ama, ama maalesef odak noktam burada, bu ülkede. Bunu anlayacağınıza inanıyorum. Mümkün olduğu kadar çok insanın bu filmi görmesi için elimden geleni yapacağımı bilmenizi istiyorum. Diğer ülkelerdeki insanların bilmelerini istediğim bir şey de, bu türlü düşünen tek Amerikalının Michael Moore olmadığıdır. Bütün Amerika’nın delirdiği, herkesin bu savaşın ve Bush'un arkasında olduğu sanılıyor. Bu doğru değil. Ben, ABD’de, çoğunluğu temsil ediyorum ve çoğunluk Bush’a oy vermedi, çoğunluk şimdi bu savaşa karşı, ve ben bu çoğunluğun ortasındayım. Diğer ülkelerdeki insanların bunu duymalarını istiyorum. Ülkelerinizdeki yurttaşlarınızın Amerikalıları insan olarak sevdiklerini biliyorum. Bir şekilde bizden, basitliğimizden hoşlandığınızı biliyorum. (Gülüşmeler) Basitlik derken iyi yönünü kastediyorum. Bilirsiniz biz hemen duvarları yıkarız... "Merhaba dostum, nasılsın?" diye giriveririz konuşmaya. Bu yönümüzü sevdiğinizi biliyorum. Öyleyiz işte, hemen kollarımızı sıvar, girişiriz. Her şeyi yapabilir gibi davranırız. Yüksek sesle konuşuruz. (Kahkaha atar) İstediğim, dünyanın geri kalanının 11 Eylül'e, herkesin kalbinin bu ülkede olanlar için çarptığı güne dönmeleri. O günden sonra, 11 Eylül'den sonra, bu kadar iyi ve güzel duyguları ve desteği bu şekilde harcadığımıza çok üzülüyorum.
    Dan McDonald / Tokyo Manichi Gazetesi: Filminizin, Bin Ladin ailesi ve tüm Suudi’ler hakkında haksız bir portre çizdiği ile ilgili suçlamalar için ne diyorsunuz?
    Moore: Umarım öyle bir şeye neden olmamışımdır. Filmde sadece Suudi Kraliyet Ailesi’nden bahsediyorum; ve yalnız George W. Bush ve ailesi ile Suudi Kraliyet Ailesi’nin ilişkilerinden bahsediyorum. Suudilerle ilgili olarak bu "kraliyet" sözcüğünü de kullanmaktan hiç hoşlanmıyorum, çünkü aklıma Buckingham Sarayı’nda çay içme sahneleri geliyor. Aslında orası vahşi bir diktatörlük, bir polis devleti. 3 yıl önce yılbaşını, 3 kişinin kafalarını keserek kutladılar. Kafaları kesilenlerin suçları eşcinsel olmalarıydı. Bu ülkeyle niçin ilişkimiz olduğunu da anlamıyorum. Yok aslında anlıyorum. Biz büyük Arnold tipi araçlar kullanmayı çok seviyoruz. Suudi halkının haksız portresini çizdiğim suçlamasını duymamıştım. Ben Suudi halkı için, bu diktatörlüğün boyunduruğu altında yaşadıkları için çok üzülüyorum.
    Bin Ladin ailesine gelince, tüm Bin Ladinler’in aksi kanıtlanıncaya kadar suçsuz olduklarına inanıyorum.
    Bana garip gelen şu ki, ben 11 Eylül’de Los Angeles’da mahsur kaldığımda uçağa binememiş ve evime 5000 km’lik karayolu üzerinden dönmek zorunda kalmıştım. Adım Bin Ladin olsaydı, Beyaz Saray’a özel bir telefon edebilir ve istediğim yere götürülmekte yardım isteyebilirdim. Bu ayrıcalığın Suudi kraliyet ve Bin Ladin ailelerine niçin verildiğini hiçbir zaman anlayamadım. Neler oluyordu? Sanırım bu sorulması gereken bir soru.
    11 Eylül’den sonra 9 gün içinde 142 Suudi vatandaşı elini kolunu sallayarak bu ülkeden ayrılıp evlerine döndü. Bunlardan sadece 30’u FBI tarafından sorguya çekildi. 142’de 30! Fakat aynı Amerika’da, Arap gibi görünen herkes uçaklardan indirildi ve sebepsiz yere tutuklandı. Bunu hatırlıyor musunuz? Sadece ten renkleri yüzünden veya sırf “komik” Arap isimlerine benzer isimler taşıdıkları için. Birçok yerde insanların temel özgürlükleri ve hakları kısıtlandı. Fakat Bin Ladin ya da Suudi kraliyet üyelerine “Gelin sizin buradan çıkmanıza yardım edelim” dendi. Eğer uçak kaçıran 19 teröristin 15’i Kuzey Koreli veya Libyalı olsalardı, bunlar Beyaz Sarayı arayıp “Buradan çıkmaya ihtiyacımız var” diyebilirler miydi? “Tabii, hiç problem değil, biz iyimser Amerikalılarız.” Yok sanmıyorum. Bu soruya bir cevap istiyorum. Bu soru sizce haklı bir soru değil mi? Suudi Kraliyet Ailesi birçok büyük şirketten hisse aldı. Çok paraları var ve çok yatırım yaptılar. Bush ve Bush’un arkadaşları için bu yatırımlar çok kıymetli idiler.
    Alejandro Fernandez / Şili – Gazeteci: Bay Moore, Merhaba. Biz de Güvenlik Konseyi'nde savaşın aleyhine oy kullandık. Biraz önce Bin Ladin’lerle ilgili bir şeyler anlattınız. Fakat bir nokta medya tarafından çok eleştirilmişti. Özellikle Time dergisinde filminizdeki gerçek olarak belirtilen üç konunun doğru olmadığı belirtilmişti. Buna ne cevap verebilirsiniz?
    Moore: Birini söyleyin. Filmdeki her şey gerçek.
    Fernandez: Bir tanesi, kaçan Suudilerin 142’den fazla olduğu. İkincisi Carlyle Grubunun Bush ailesine 1.4 milyar Dolar vermesi idi. Bu konuda da meblağın 1.18 milyar dolar olduğu ve baba Bush’un başkanlığından önce verilmiş olduğu açıklaması idi.
    Moore: Benim filmim şunu söylüyor. Suudi ailesinin bu parayı Bush ile ilgili işlere veya Bush ailesinin yakınlarına ve ortaklarına verdiğini söylüyor. James Baker’ın Carlyle Grubuyla ilişkisi vardı. Aynı zamanda Bush’un bütçe departmanının başındaydı ve Bush’un seçim kampanyasını da yürütüyordu. Suudiler Carlyle’a yatırım yaptıklarında bunların hepsi Carlyle için çalışıyorlardı. 1990’ların başında George W. Bush da Carlyle Grubu’na ait bir anonim şirketin yönetim kurulundaydı. Baba Bush ise 90’ların sonlarına doğru Carlyle Grubu’na girdi ve bütün kanıtlar ortada. Ayrıca Suudi uçağı da 13 Eylül’de hava sahaları kapalı iken bile Tampa Florida’dan Lexington Kentucky’e uçabildi; Suudi Kraliyet Ailesi üyelerini topladı. Bu da bir gerçek. St. Peters Havaalanı bunu iki hafta önce ifşa etti. Tampa Havaalanı da gerçek olduğunu onayladı. 11 Eylül Komisyonu ise bu olayı tekrar incelemeye aldı. Onlar hava sahaları kapandıktan sonra hiçbir uçağın uçmamış olduğunu sanıyorlardı. FBI 142 Suudi kraliyet ailesi üyesinden sadece 30’unu ülkeyi terk etmeden önce sorguladı. Bu da bir gerçektir ve 9/11 komisyonu tarafından açıklanmıştır. Filmdeki tüm olgular gerçektir. Herkesi bu filmde yanlış bir şey bulmaya davet ediyorum. Fakat tabii gerçekleri kendi fikirlerimden ayrı tutarak. İfade ettiğim fikirler benimdir. Bunları tartışabiliriz. Eğer size 1.4 milyar Doların Suudiler’den Bush’un ailesine, arkadaşlarına, yönettikleri şirketlere, Halliburton’lara, Baker’lara aktığını söylüyorsam bu bir gerçektir. Hepsi kanıtlanabilen gerçeklerdir. Yarın ve öbür gün web sitemde kanıtları yayınlamaya başlayacağım. Bütün arka plan kanıtlarımı siteme koyacağım. 30 sayfam var. Bunları indirebilirsiniz ve kâğıda dökebilirsiniz. Elimdeki tüm kaynakları referans gösterebilirsiniz. Bu filmdeki her şeyi.
    (Duyulmayan bir soru)
    Evet Taliban’ın Texas’ı ziyaret etmesinden sonraydı. Bush’un petrol arkadaşları da Texas’talar. Filmdeki sorum şu: Taliban yöneticileri Texas’ta ne arıyorlardı? Amerika’da ne arıyorlardı? Bu sorunun zamanında Clinton ve Texas Valisi Bush tarafından da sorulması gerekiyordu. Fakat şimdi Bush Başkan. Onun için ona soruyorum. (Kahkaha)
    Siz vali iken Taliban Texas’ta ne arıyordu? Petrol boru hattı konusunda ne oluyordu ve şimdi birdenbire Türkmenistan, Afganistan ve Pakistan arasında bir petrol boru hattı anlaşması neden imzalandı? Herhalde Unocal değildir çünkü onların bir petrol şirketleri yok. Fakat açıkça bu sorulması gereken bir soru çünkü 3000 kişinin ölümüne sebep olanların yakalanmasını ve adalet önüne getirilmesini isteyen bizleriz. Bunun Afganistan Savaşı ile hiçbir ilgisi yok. Afganistan Savaşı bir ülkeyi işgal etmek, liderlerini , yani Taliban’ı saf dışı bırakmak ve ülkeyi vekillerimiz aracılığıyla istediğimiz gibi yönetmekle ilgiliydi. Eğer bu Usame Bin Ladin’i yakalamak için yapıldıysa başarısız bir görev olmuştur. Richard Clark’ın dediği gibi özel güçlerin Bin Ladin’in saklandığı sanılan yerlere harekât yapmasına 2 ay süreyle izin verilmemişti. İşte artık Bush yönetimine bazı sert sorular sormanın zamanı gelmişti. Afganistan’da neler oluyordu? Taliban sizin kendi eyaletinizde, siz vali iken dostlarınızı niçin ziyaret etmişti? Amerikan medyasına da şu soruyu sormak istiyorum. Neredeydiniz? Filmde gösterdiğim gibi orada sadece BBC vardı. Düşünebiliyor musunuz, vahşi diktatörlükten bir heyet geliyor; Albany’yi ziyaret ediyor ve orada bu olayı izleyen hiçbir basın mensubu bulunmuyor. Bu heyet Kuzey Kore’den olsaydı yine böyle mi olacaktı? Çok acıklı değil mi?
    Sabrina Collina / Panorama Dergisi, İtalya: Bunu sadece merak ettiğim için soruyorum. Birçok tanıdığım Wolfowitz’in tarağını yaladığı sahnede filmden çıktı. Bu iğrenç sahneyi nereden buldunuz? Lincoln Center’daki sinemadan çıkanların hepsi "güzel film de o sahneyi acaba kim çekti?" diye soruyorlardı.
    Moore: Buna cevap veremem. Hayır cevap veremem. Bush’un sınıftaki görüntülerini, videoya çeken bir öğretmenden aldığımızı söyleyebilirim sadece.
    Cheo Kee / Güney Koreli bir gazeteci : En son duyduğum haber Irak’ta bir Koreli savaş tutsağının kafasının kesilmesiydi. Bundan önce de bazı Amerikalı esirlerin kafaları kesilmişti. Sizce Irak’ta bu tür trajediler niye oluyor* Sizce bu Bush’un yanlış politikalarından mı kaynaklanıyor? Diğer sorum da, amacınız Bush’u Beyaz Saray’dan çıkarmaksa, bu filmden kazanacağınız paranın bir kısmını Demokrat Parti’ye bağışlamayı düşünüyor musunuz?
    Moore: Hayır. Film yapımcı firmaları siyasi partilere bağış yapamazlar. Fakat imkân olsaydı bile bunu yapacağımı sanmıyorum. Irak’taki kafa kesme olaylarına gelince kesinlikle çok trajik bir durum ve gittikçe kötüleşiyor. Amerikalı askerler oradan ne kadar çabuk çıkarlarsa o kadar iyi olur bence. Iraklıların nasıl bir güçle -uluslararası veya kendilerinin- düzeni sağlayacaklarına kendilerinin karar vermesi gerekiyor. Şu anda bunun mümkün olup olmadığını bilemiyorum. Belki de şimdilik bir çözüm yok. Herhalde uzun zaman oralarda pek hoş şeyler olmayacak.
    Benito de Luca / Popolare Radio, İtalya: Merhaba Italya’daki bağımsız Popolare Radyosu’ndan geliyorum. İki sorum var: Birincisi, ilk defa oy verecek olan ve filminizi gördükten sonra Ralph Nader’e oy vermeye karar veren bir gence ne derdiniz? İkinci sorum ise şu: ABD Millet Meclisi’nden bir temsilcinin Birleşmiş Milletler'in ABD genel seçimlerini gözlemesi gerektiğini söylemesine ne diyorsunuz?
    Moore: Kesinlikle seçimlerde gözlemciye ihtiyacımız var. Bazı eyaletlerde ve bölgelerde seçim sahtekârlığını engellemek gerekiyor. Dün bu konuda gönüllü olmak isteyen bir grup avukatla konuştum. Bunlar Florida’ya ve diğer yerlere seçim sahtekârlığını önlemek için gitmek istiyorlar.
    Nader'e oy vermek isteyen birine ancak bunu yapmaması gerektiğini söyleyebilirim. Ralph’e adaylığını koymamasını önermiştim. Büyük bir yanlış yapıyor. Adaylığını yanlış bir yılda yanlış bir seçimde koyuyor. Onu dürten şeyin ne olduğunu bilmiyorum fakat hepimizin çok saygı duyduğu birinin yanlış bir karar vermesi beni çok üzüyor. Bir ankette genç oy verenlerin %12’sinin Ralph Nader’e oy vereceğini okudum. Bu istatistiğe çok şaşırdım. Kerry ekibinin adaylarını ortanın sağına itmemeleri çok daha doğru olur, çünkü soldaki birçok oyu kaybedecekler ve onlar da Nader’e oy verecekler. Bu da olabilecek en kötü şey.
    Herbert Barney / Austrian News Dergisi : Dünyada Amerika dışındaki insanların ABD’de rejim değişikliğine yardım etmek için bu filmi seyretmekten başka yapabilecekleri bir şey var mı?
    Moore: Şu anda yapabileceğiniz hiç bir şey yok. Bu bizim elimizde ve biz yapmak zorundayız. İnançlı iseniz dua edebilirsiniz fakat belki de Avusturyalı olarak Bush’a oy vermediğini kanıtlayan her Amerikalıya bedava bir kayak tatili hediye edebilirsiniz. Bu tip şeyler mesela. Arjantinli iseniz büyük biftekler hediye edebilirsiniz. Bilmiyorum ama herhalde bunların hiçbiri yasal değildir.
    Hsea Tiouchou, Çin, Newsway Gazetesi: İki sorum var. Bir tanesi: film Çin'de gösterilecek mi? Eğer gösterilecekse, Çinli izleyicilerin filmden nasıl bir mesaj çıkartmalarını istiyorsunuz?
    Moore: Filmin Çin’de gösterileceğini umuyorum. Anladığım kadarıyla şu anda kontrat üzerinde çalışılıyor ve belki bu film Çin’de gösterilecek ilk yabancı belgesel film olabilir. Böyle olursa çok mutlu olacağım. Çin hükûmetinin filmin hiçbir kısmını sansür etmeyeceğini umuyorum. Bu da şu anda tartışılmakta. Umarım Çinliler bu filmden Amerika’da hükümeti eleştirebilen benim gibi insanların olduğunu ve bunun herhangi bir özgür toplumda çok önemli bir eylem olduğunu anlarlar. Belki bir gün Çin’de de herhangi bir insanın eline bir kamera alıp istediğini çekme özgürlüğü olur.

    Mona Shikaki / Al – Arabia TV: Film Ortadoğu’da bazı bölgelerde gösterime girecek. Arap dünyasından ne tür tepkiler beklediğinizi merak ediyorum. Bildiğim kadarıyla Arap dünyası bu filmi Filistin konusu hakkında bir şey içermediği için eleştiriyor. Filistin ve Amerika’nın İsrail’i desteklemesi konusunda. Üçüncü sorum da şu: Filmin kampanyalarını kötü etkilediğine inandıkları için kendilerini sizden uzak tutan Demokratlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
    Moore: Böyle düşünen bütün Demokratlar, şimdiye kadar uğraşmak zorunda olduğumuz kaybetmeye mahkum Demokratlara örnektir. Bu filim en azından insanları onlara oy vermeye sevk ediyor.
    Film Israil ve Filistin konusunu içermiyor çünkü bence bu ayrı bir film konusu olmalı. Bir gün bu konuda bir film yapmak istiyorum. Filmde yer almayan pek çok konu var. Mesela eşcinsel evlilikler hakkında da hiçbir şey yok filmde. Bunu bir espri olarak söylemiyorum. George W. Bush ve eşcinsel evliliğine karşıtlığı... Bush hakkında yapılacak bir filmde pek çok konu olabilirdi. Ağınızın El Arabia adını taşıdığına ve bir Arap ağı olduğunu duyduğuma çok memnun oldum. Sorunuzun ilk bölümü neydi?
    Shikaki: Filminizin Arap ülkelerinden nasıl bir tepki almasını bekliyorsunuz diye sormuştum.
    Moore: Çinli arkadaşınıza söylediğim gibi filmin Arap dünyasındaki insanları diktatörlere karşı çıkmaya teşvik edeceğini umuyorum, fakat tabii kanlı bir şekilde olmasını değil. Soru sormalarını öneriyorum. İnandıklarını savunsunlar; bir kamera edinsinler, gerçeğin filmini çeksinler; insanlara gerçeği göstersinler. Bir Amerikalı olarak ülkemin dünyanın o bölgesinde ne aradığını anlamış değilim. Oradaki iki ülkeye sahip olmayı, onları yönetmeyi kabul edemiyorum. Oralardaki bazı rejimlerle olan ilişkimizi de anlamıyorum.
    Türkiye’den bir gazeteci: Bildiğiniz gibi geçen hafta Bay Bush ülkemizi ziyaret etti. Bu ziyaret yüzünden birkaç bomba olayı yaşandı ve dört masum kişi hayatını yitirdi. Bir bombayı etkisiz hale getirmeye çalışan bir polis memuru bacaklarını kaybetti. İki havaalanı personeli yaralandı ve biri kör oldu. Şu anda bencil olduğumun farkındayım fakat benim ülkemin insanları için çok önemli bunlar. Bay Bush’un adım attığı her yerde tehlike yarattığı gerçeği ile karşı karşıya kaldık. Otobüste patlayan başka bir bomba yüzünden okulu bitirdiği için ödül olarak küçük kızını sinemaya götüren genç bir anne öldü. Bu insanların tek suçu Bush’un ziyaret ettiği kentte yaşamaktı. Bu kurbanların ailelerine bir mesaj gönderirseniz çok anlamlı olacaktır. Film ülkemde gösterime girmeden önce bu insanlara bir sevgi ve dayanışma mesajı gönderir misiniz?
    Moore: Ben başkalarının ölümünden sorumlu olan kişinin bombayı yerleştiren kişi olduğuna inanıyorum. Bu ölümlerden George Bush sorumlu değildir. Buna rağmen 11 Eylül’den sonra ABD için bütün dünya iyi niyet besliyordu fakat biz bunu boşa harcadık. Sonuç olarak Bush yönetiminin politikaları yüzünden tüm dünyadaki insanların artık daha az güvenlikte yaşadıklarını düşünüyorum. Artık sadece Türkiye’de yaşayanlar için değil bütün dünya daha tehlikeli bir yer oldu. Amerika ile ilişkide olan bütün ülkeler ve Amerikalılar bile, bu adamın kararları yüzünden tehlikedeler. Söyleyebileceğim tek şey, Beyaz Saray’ın tekrar çoğunluğa ait olabilmesi için elimizden geleni yapacağımızdır. Bir Amerikalı olarak benim ümidim Amerika'nın dünyaya barış getiren bir ülke olarak bilinmesi, Amerikan şirketlerinin dünyadaki çalışanlara doğru davranması, yeterli maaş vermesi ve iki veya üç milyar kişinin yaşadığı, içecek su bulamayanların da bulunduğu bu gezegene yararlı olmasıdır. Bu kadar basit. Biz bu gezegendeki herkesin temiz içme suyuna sahip olabileceği teknolojiye, paraya ve kaynaklara sahibiz. Amerikalı yurttaşlarıma soruyorum. Bu gezegende herkese temiz bir bardak su verebilen insanlar olarak bilinmek istemez miydiniz? Amerikalılar bunu yapsalardı harika olmaz mıydı? Ve dünyadaki insanların yaş ortalaması 40’ların 50’lerin üzerine çıkabilseydi. Bunu sağlayan Amerika olsaydı harika olmaz mıydı? Ben böyle bir Amerika’da yaşamak istiyorum ve bu konuda çalışmayı sürdüreceğim. Türkiye’de geçen hafta ölenler için çok üzgünüm. Bütün bunlar gereksizdi.
    Marcello / Apricot Dergisi, Brezilya: İki sorum var. Birinci sorum Disney ile ilgili. Altın Palmiye’yi kazandıktan sonra bile Mr. Eisner ile bazı sorunlarınız oldu. Filmin haklarını Miramax’a devretmekte zorluk çıkardı. İkinci sorum da şu: bu filmde niçin daha az görünmeye karar verdiniz?
    Moore: Evet Disney filmi dağıtmayı reddettikten sonra bizi biraz zora koştu çünkü filmin kazanacağı parayı kaybetmek istemiyorlardı. Fakat Miramax ile olayı çözdüler ve iyi bir sonuca vardılar. Her şey yoluna girdi.
    Bu filmde niçin mi daha az görünüyorum? Çoğunlukla filmlerime espri katmak için görünürüm. Baş aktörünüz George W. Bush ise o zaman espri katkısına pek ihtiyacınız kalmıyor. Filmdeki en komik replikler onun. Onun önünden çekilmem gerektiğini düşündüm.
    Nicholas Schaeffer / London Times: Tony Blair ile ilgili bir şey sorabilir miyim? Başkan Bush hakkındaki eleştirileriniz Bush'un niye Irak’ı işgal ettiğini açıklayan birçok nedeni içeriyor. Fakat bu nedenlerin hiçbiri Tony Blair için geçerli değil. Tony Blair akıllı bir adam ve bu kararı kendisi verdi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? İkinci sorum da, Saddam Hüseyin’in devrilmesinden memnun musunuz yoksa onun Irak’ın başında kalmasını mı tercih ederdiniz?
    Moore: Birinci soruyu cevaplayamayacağım. Tony Blair gibi akıllı ve tecrübeli birinin George W. Bush’la birlikte olmasının nedenini anlamak için uzun zamandır kafa yoruyorum. Bu herhalde bilimin yanıt bulması gereken bir şey. Belki bir gün biri Blair’i muayene ederse, hipnoz filan yaparsa belki bir şey öğreniriz. Bunun cevabını belki benden daha zeki biri verebilir.
    Saddam’ın gitmesine üzüldüm mü? Saddam’ın gitmesine herkes sevinmiyor mu? Bir diktatör düştüğü zaman herkes sevinmez mi? Fakat yerine neyi koymayı arzu ettiğimiz konusunda dikkatli olmamız lazım.

    Sona Ertekin / Açık Radyo: Merhaba. Ben de Türkiye’den geliyorum. Bağımsız bir radyo olan Açık Radyo adına buradayım. Size iki sorum var. Irak konusunda Türkiye’nin tutumu hakkında ne düşünüyorsunuz? İlk başta savaşa girmeyi reddetmiştik ama sonra...

    Moore: (Marlon Brando’nun Don Corleone taklidi ile) Ama sonra da size reddedemeyeceğiniz bir teklifte bulunduk. (Gülüşmeler)
    Ertekin: Sonradan kabul ettik ama bu kez Bush yönetimi bizi istemedi. Merak ettiğim şu: Amerikan halkı özellikle soğuk savaş ve komünizm fobisi ve Vietnam’dan sonra Bush yönetiminin söylediklerine nasıl inanabiliyor?
    Moore: Bu çok güzel bir soru. Uzun zamandır bu soruyu ben de kendime soruyorum. Cevabını bulduğun zaman haber ver lütfen. Birinci soruna gelince, kesinlikle Türkiye’nin bu savaşı desteklemesi için bazı ekonomik teklifler yapıldığını biliyoruz. Umarım Türk halkı bu savaşa girmenin onlar için iyi bir şey olmayacağının farkındadır. Benim bir Amerikalı olarak Türkiye hakkındaki naçizane düşüncem şu: Türkiye bu kadar çaba göstermek zorunda değil. Siz eski bir medeniyetsiniz. Dünya tarihine birçok şey verdiniz. AB’nin bir üyesi olmak, NATO’nun bir üyesi olmak, George Bush’un sizi sevmesi, bütün bunlar sizin için önemli olmamalı. Siz dünya ve kendiniz için iyi şeyler yapabilecek bir ülkesiniz. Ben sizin yerinizde olsaydım George W. Bush’tan mümkün olduğu kadar uzak dururdum.
    Seiji Taramoto/ Tokyo Shimbun Gazetesi, Japonya: İki sorum var: Birinci sorum, filmin bir sahnesinde Irak’ta üç Japon vatandaşının esir alındığını gördüm. Bu sahneyi göstererek Japon hükümeti hakkında bir yorum mu yapmaya çalıştınız? Çünkü Japonya Başbakanı Koizumi, Bush’un savaş politikasına hemen onay vermişti.
    Moore: Evet, Koizumu bunu Japonların iradesini hiçe sayarak yaptı. Yalan mı? Japonya'daki kamuoyu anketleri Başbakanın bu konuda desteklenmediğini ortaya koydu. Bu yüzden, Japonların özgür ve demokratik bir toplumun üyeleri olarak gelecek seçimlerde gerekeni yapacaklarını umuyorum. Bu üç Japon esirin sahnesi, sadece bu üçünün değil, genelde Japonya’nın yüzleşmek zorunda olduğu utancın bir hatırlatmasıydı. O üç Japon esirin suçları yoktu tabii. Fakat Japon Başbakanı’nın Japonya’ya neden olduğu utancı hatırlatıyorlardı. Bu savaş sonrası dünyada büyüyen bizler ve siz -savaş sonrası Japonya- elli senedir kesinlikle barış savunucusu olmamız gerekiyordu. Çünkü savaşın en büyük acılarını sizler çektiniz. Atom bombasına maruz kalan tek ülke oldunuz. Bu yüzden Japonların bu dünyada barış isteyenlerin önünde gelmeleri gerekiyor. Ve anayasanızda bile kaynaklarınızdan hatırı sayılır bir bölümü orduya ve askeri projelere harcamama kararı aldınız. Bu yüzden sizi yıllar sonra bu tür bir savaşta görmek çok acıklıydı. Dünyada barışın önde gelen insanlarının bu savaşta yer almaları utanç verici bir şey bence. Japonya’dan aldığım e-postalarda Japonların bu konuda bir şeyler yapmak istediklerini görüyorum. Umarım yaparsınız.
    Hiserario Perez, Peru: Şu aralar John Kerry ve Bush anketlerde eşit görünüyorlar. Eğer George Bush tekrar seçilirse dünyada ne olacağını düşünüyorsunuz?

    Moore: Bu salonda böyle bir cümle kullanmanız yasak. (Gülüşmeler) Şimdi kafamda bu düşünce ile bu gece ben nasıl uyuyabilirim? Bana bunu niye yaptınız? Siz bir olasılıktan bahsediyorsunuz değil mi? Bu bana güneşin dünyaya doğru düşeceğini söylemek gibi bir şey. Öbür soru lütfen.
    Peter Holsley: Bir haber dergisindenim ve bankaları ve tarafsızlığıyla ünlü İsviçre’den geliyorum.
    (Moore güler)
    Sizin hakkınızda bilmek istediğim çok şey var ama bir soru soracağım; Filminizin internetten indirilmesini nasıl karşılarsınız?

    Moore: Her şeyden önce bankalar ve tarafsızlık deyince, birbirleriyle çelişen terimler kullandınız. Sizce çelişmiyorlar mı?
    Filmimi internetten indirme konusunda bu ülkedeki telif yasalarından pek hoşlanmıyorum. İnsanların sanat eserlerini paylaşabilmeleri gerektiğine inanıyorum ama herhangi birinin başka birinin emeğinden, sanatından veya yaratıcılığından kâr etmesini de doğru bulmuyorum. Ben buna karşıyım. Ama filmi kiralayan veya satın alan bir insan bunu bir arkadaşı veya komşusu ile paylaşmak isterse bunu kabul ederim. Elinizden geldiği kadar elden ele geçirin. Kitabımı satın alıp on kişiye verirseniz buna memnun olurum. Kendime bu diğer on kişinin de kitabı satın almasını isterdim demiyorum. Kitabı bu bilgileri paylaşmak için yazdım. Satın alacak gücünüz yoksa ve başkası okuyabilsin diye kopyalarsanız bunu da kabul edebilirim. Napster ve o tür programlara karşı gelmiştim; çünkü ben gençken, plaklar alırken, kaset icat edilmişti ve plakları kasetlere doldurup arkadaşlarımıza dağıtıyorduk. Bu şekilde yeni grupları tanıyabiliyorduk. Yeni bir grubu tanıyıp da sevdiğiniz zaman gidip plağını satın alıyordunuz. Müzik endüstrisinin o zamanlar buna karşı olmasını saçma buluyordum. Sonuçta insanlar bu plakları satın alıyorlardı. Fakat her şeyi kazanamazsınız. Herkesin vinil plakları satın almasını, arkasından kasetleri satın almalarını isteyip, sonra dijital formata aktararak "Ama hayır. Bunu paylaşamazsınız" diyemezsiniz. Bu sandalye ve televizyon cihazınızı sokağa çıkarıp kaldırıma koymak ve başkaları tarafından alınmalarına şaşırmaya benziyor. Dijital formata geçirip ortalığa koyunca, insanların bunları almalarını doğal karşılamanız gerekir. Ben kişisel olarak vinil plak dönemlerine dönmek isterdim. Ses çok daha güzeldi. Bilmiyorum, bu sorunuzu cevaplıyor mu?
    Benim filmimi indirmiyorlar ki! Sinema sahnesinden video ile çekilmiş kötü görüntülü bir videoyu indiriyorlar. O benim filmim değil. Ama DVD'si çıkınca ve insanlar bunu paylaşınca, memnun olacağım. Fakat insanların benim filmimi seyrettiklerini sanırken, sinema ekranından yapılmış kötü bir video kamera çekimini seyretmelerine üzülüyorum. Ben bu filmi bir sinema filmi olarak yaptım ve bu filmi bir sinema salonunda 300 kişiyle birlikte seyretmenizi istiyorum. Filmi o şekilde seyretmek güzel bir deneyim. Bence tabii.
    Simon Hawthrone – Globe and Mail, Kanada: Bu arada filminizin Kanada’da tüm gişe gelirinin %17'sini elde ederek çok iyi iş yaptığını söyleyebilirim. Sizi kızdırmak pahasına da olsa, bir Amerikan gazetecisinin, daha doğrusu New Yorker için çalışan ve filminizi beğenen bir sinema eleştirmeninin yazdığı yazıdan bahsetmek istiyorum: "Moore İslam köktendinciliği, obsesif batı düşmanlığı, terörist kampları, intihar bombacıları hakkında hiç söz etmiyor. Amerikan hükümetinin aşırı, totaliter dincilere karşı nasıl savaşacağını sormuyor." Bu sözlere verebileceğiniz bir yanıt var mı?
    Moore: Her gece, televizyon şebekelerimiz, kablolu kanallarımız, İslam köktendincileri kafamıza çekiç gibi devamlı vuruyorlar. Hepsini gördük, görüyoruz. Benim filmimde ise şimdiye kadar görmediğiniz şeyler görüyorsunuz, duymamış olduğunuz şeyleri duyuyorsunuz. Benim işim zaten insanların kafasına sürekli kakılan şeyleri tekrarlamak değil. Benim işim, “başka şeyler de var” demek. Belki karar vermeden bakmanız gereken başka bilgiler de olduğunu söylemek. Belki “karşı tarafın da fikrini dinlemelisiniz” demek. Amerika’nın büyük şirket medyası, 365 gün boyunca 24 saatimizi sürekli kontrol ediyor. Benim filmim 2 saat için alçakgönüllü bir talep. Bize, kendi tarafımızı anlatmak için, veya diğer bir fikir açısı için sadece 2 saat verilebilir mi acaba? Veya başka resimler için; medya tarafından gösterilmemiş ama tabloyu tamamlayabilecek diğer resimler için.
    Sorunuzun ikinci kısmı ise, köktendinciler ile nasıl savaşabilirsinizdi değil mi? İşte biz de bu ülkede bunu yapıyoruz ve umarım 2 Kasım’da başarılı oluruz. (Gülüşmeler)

    Maho Kawachi, Nikkei Dergisi, Japonya: Merak ettiğim şu: Acaba belgeselinizde yer alan George W. Bush veya filminizdeki anahtar karakterlerden bir başkası, filmi izlemişler midir ? İzlemişler ise tepkilerini bize aktarır mısınız lütfen ?
    Moore: Filmi izlediklerini sanmıyorum ama eğer Beyaz Saray’a girmeme izin verirlerse, patlamış mısırım ve film kopyamla birlikte seve seve onların yanına koşarım. Filmi izlerken onları izlemek eğlenceli olabilir. Hayır, filmi seyretmeden eleştiriyorlar maalesef. Filmi seyretmemiş olduklarını beyan ettiler, ama aynı zamanda filmde büyük yalanlar olduğunu da iddia ettiler. Şaka bir yana, Dan Bartlett’in CNN’e verdiği bir demeçle, ‘bazı şeylerin kötü olduğunu anlamak için izlemenize gerek olmayabilir’ yönünde beyanı olmuş. Bunu çok tutarlı buldum. Tabii savaş ilan etmek için kitle imha silahlarını görmüş olmalarına gerek yoktu. Tutarlı olduklarına şüphe yok doğrusu.
    Bir Japon Gazeteci: ABD’de çoğunluğun liberal olduğunu söylüyorsunuz. Ancak kaç Amerikalının Bush’u desteklediğini bilmiyoruz?
    Moore: Sanıyorum halkın yüzde 40’ından söz ediyoruz. Unutmayın ki ülkenin sadece %50'si seçimde oy veriyor. Sanırım % 40 onu gerçekten destekliyor. Tabii ki %60'ın da Bush'u desteklemeyeceklerini umuyorum.
    Son üç soru ve bitireceğiz artık. Sorulara kısaca cevap vermeye çalışacağım artık.
    G. Koreli bir gazeteci: Bildiğiniz gibi bizim hükümetimiz Irak'a asker göndermeye karar verdi. Koreli askerler de öldüğü için Kore halkı çok kızgın. Birçok Koreli sizin filminizi görmek için sabırsızlanıyor. Koreli izleyiciler için özel bir mesajınız var mı?
    Moore: Evet. Umarım Koreliler filmimi görmeye gelirler. Aynı zamanda, diğer ülkeler için de dediğim gibi, Korelilerin seçim zamanı geldiğinde, liderlerinin bu kararını desteklemediklerini göstereceklerini umuyorum.
    Claudia Sandoval, Kolombiya, Tiempo Gazetesi: Sayın Moore, filminizin ABD'de yarattığı büyük başarı, kamuoyunu nasıl etkilediğinizin bir kanıtı. Bu güç size neler hissettiriyor?
    Moore: ( Gülüyor ) Herhangi bir gücüm olduğunu hissetmiyorum. Bir çok insanın filmi izlemeye gitmesine seviniyorum. Umarım bu filmden çıkarımlar yaparlar ve aralarında tartışırlar. Onun dışında, sadece bir film işte... Hak ettiğinden daha fazla önem vermek istemiyorum. Anlatabiliyor muyum? Hayır mı? Keşke kendimi İspanyolca ifade edebilseydim.
    Bob Rose / Panicochile Web Sitesi Editörü: Okuduğumuz kadarıyla siz kendi İnternet sitenizde ABD yönetiminin Dr. Frankeştayn rolü oynayarak diğer ülkelerde diktatörler yarattığını iddia ediyorsunuz. Ve Pinochet ve Şili'den bahsediyorsunuz. Pinochet, iktidara 11 Eylül 1973'de geçmişti. Sizce Pinochet, bir politikacı olarak Bush ile kıyaslanabilir mi? Ve Bush'un adalet önüne çıkarılabileceğine inanıyor musunuz?
    Moore: Düşünebileceğim en kötü şey, bir ülkenin başkanının, o ülke halkını kendi yalanı üzerinden haksız bir savaşa sürüklemesi. Bu, hiç olmazsa benim için, bir suç. Bir gün yasal adaletin gerçekleşeceğine inanıyorum. Bir başkanı, mavi bir elbisedeki bir leke için görevden alabiliyorsak, bir yalan üzerine gençlerimizi savaşa gönderen birine de bir şeyler yapabilmeliyiz. (Güler) Pinochet!! Herşeyden önce, ABD'nin yardımı ile askeri bir darbe gerçekleştirdi. Ardından binlerce Şililinin katledilmesine neden oldu. Bush kötü de olsa Pinochet ile kıyaslanamaz bence.
    Japon bir gazeteci: Sanıyorum ki hepimiz sizinle birebir söyleşi yapmak isterdik. Diğer ülkelere ne zaman gideceksiniz?
    Moore: Söyledim ya bir yere gidemem diye.
    Japon gazeteci: Seçimleri kastediyorsunuz, biliyorum.. Ama...
    Moore: Seçimlerden sonrayı mı soruyorsunuz? Seçimlerden sonra yatağa gömüleceğim. Sekiz saatlik bir uykuya ihtiyacım var. Kesinlikle biraz tatil yapacağım.
    Japon gazeteci: Peki bize hiç zaman ayırmayacak mısınız?
    Moore: Belki de arkada oturan arkadaşınızın söylediği felaket gerçekleşirse, o zaman dünyayı görecek çok vaktim olacak (güler)
    Bir gazeteci: Filmi, seçimlerden önce, ücretsiz olarak göstermeyi de düşünüyor musunuz?
    Moore: Filmin seçimlerden önce mümkün olduğu kadar çok insan tarafından seyredilmesini istiyorum. Bilemiyorum. Buna stüdyo karar verecek.
    Bir gazeteci: Burada büyük bir ekranda seyretme şansımız olacak mı?
    Moore: Kongre sırasında böyle bir şey ayarlamaya çalışacağım. Eğleneceğiz, merak etmeyin.
    Bir gazeteci: Irak'a hiç gittiniz mi?
    Moore: Hayır. Irak'a hiç gitmedim.
    Bir gazeteci: Peki o zaman, Irak'taki sahneleri nasıl çektiniz?
    Moore: Oraya gerekli resmi onayları almadan nasıl girebileceğimiz konusunda da zorlandık. Serbest çalışan kameramanların bizim için film çekmelerinin daha kolay olacağını düşündük. Veya daha önce çekmiş oldukları filmleri bize göndermelerini rica ettik.
    Bir gazeteci: Sizce Kerry'nin serveti ne kadar?
    Moore: Beni Kerry'nin parası ilgilendirmiyor. Benim için önemli olan, duruşu. Benim kendisinden öğrenmek istediğim, savaşı durdurmak için bir planı var mı? Buradaki herhangi birinin bu konuda bilgisi var mı? Ben bu konuda hiç bir şey duymadım.
    Bir gazeteci: Filmde Irak'ta ölmeden önce annesine son mektubunu yazan çocuk sizi çok etkilemiş, sanırım.
    Moore: Gözyaşları içinde kaldığımı ve kendimi kontrol etmekte zorlandığımı hatırlıyorum. Ben bu olayı öğrendiğim zaman, bana bu mezardan bir çağrı gibi geldi. Bush'un bir daha seçilmemesi onun son arzusu idi. Ben de onun bu son arzusunun gerçekleşmesine kendimi adamış durumdayım. O mektubu okumak benim bu filmi çekmeme neden oldu. Ve yaşanan kayıpları elden geldiğince karşılayabilmek için, çok iyi bir film yapmaya, ve herkesin seyretmesi için çabalamaya karar verdim.
    Bir gazeteci: Filmin sınıflandırılması yüzünden gençlerin seyredememesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
    Moore: Gençler bu filmi görmeli. Kanada ve Britanya doğru sınıflandırdı. Oradaki gençler seyredebilecekler. Ve böyle de olmalı. Birkaç yıl sonra oraya gidip de ölme olasılığı olan Amerikalı gençlere bu filmi yasaklamayı ironik ve riyakarca buluyorum. Bu yüzden gençlerin sinemalara gizlice girip filmi seyretmelerini öneriyorum. Ve zaten birçok sinema salonunun da filmin R-tipi sınıflandırılmasını dikkate almayıp, gençleri kabul ettiklerini duyuyoruz.
    Bir gazeteci: Seçimlerde desteklemek istediğiniz bir aday yok mu?
    Moore: Şu anda, işimin bir adayı desteklemek olduğunu sanmıyorum. Gelecekte böyle bir şey yapabilirim ama şimdi bir film yapımcısıyım ve filmimin seyredilmesi için uğraşıyorum. Geçen yıl da, internet sitemde, bu savaş için onay vermiş hiç kimseye oy vermeyeceğimi beyan etmiştim. Bu yüzden, bu konuyu ilk önce kendi kafamda halletmem gerek. Kerry’nin Başkan Yardımcısı adayı John Edwards iyi bir seçim oldu. Başka bir yöne gideceğinden korkuyordum. Edwards işçi sınıfından geliyor. Çok da hevesli. Yani iyi bir fikir sanırım. Geçen günlerde, tarihimizde ilk kez bir kadın başkan yardımcımız olsa ne iyi olur diye düşündüm. Fakat ne garip, kadınlar çoğunlukta da olsalar, aday bile çıkaramıyorlar. Bu inanılmaz bir şey. Eğer Marslılar buraya gelip bunu görseler, nasıl açıklayacağız? Sanki bir apartheid durumu var. Güç azınlığın elinde. Amerikanın %62'si siyah, kadın veya hispanic. Bu hemen 3’te 2 gibi. Amerikanın çoğunluğu bana benzemiyor. Çoğunluk, siyah, kadın veya hispanik. Ama hiç siyah, kadın ve hispanik aday yok. Acıklı gerçekten...
    Bir gazeteci: Daha önceki seçimlerde kimlere oy vermiştiniz?
    Moore: Ben 1996'da ve 2000'de Ralph Nader'a oy vermiştim. 1992'de ise Bill Clinton'a.
    Bir gazeteci: Filmde, Ebu Garib’deki gibi işkence ve kötü muamele sahnelerini gösteren yerler var. Bunları fark edince, neden o zaman kamuoyuna teşhir etmediniz.
    Moore: Onları kamuya nasıl teşhir edebilecektim ki? Bunu nasıl yapabilirdim ki? Bir televizyon şovum yok! Onları nerede teşhir edeceğim ki? Bir TV şebekesinde mi? (Güler) Hangi şakşakçı şebekeyi arayacaktım? Ha, yabancı bir TV ağında mı? Hangisi yapar ki bunu? Tamam ama, gelecek sefer bunu yaparız. Gelecek sefer bunu Carol Coleman'a devredeceğim. Son 2 soru lutfen...
    Bir gazeteci: (Sorusu duyulmuyor)
    Moore: Arkadaki gazetecinin sorusu şu: filmde de hem savaşı destekleyen hem de desteklemeyen askerleri gösteriyormuşuz. Ben bunu böyle görmüyorum. Bu film başta Irak’a giden genç çocukları ilk günlerde çok hevesli, rock’n’roll dinlerken ve emirlere uydukları zamanki hallerinde gösteriyorum. Ve sonra, filmin sonlarına doğru, onları kırık hayalleriyle, mutsuz, kandırılmış halleri ile gösteriyorum. Bu son çekimler askerlerin neler geçirdiği hakkındaki tahminlerimi ifade ediyorlar. Eminim ki bir çoğu Irak'a ilk gittiklerinde hevesliydiler, ama bir yıl sonra çoğunluğu hayal kırıklığına uğradı. Ve filmimdeki bir genç askerin dediği gibi, Irak’a geri dönmek istemiyorlar. Ben bu sahnelerde sadece "neydi ve ne oldu"yu gösteriyorum. O bölümlerle ilgili bir gündemim yok. Fakat filmle ilgili benim duruşum şu: gönüllü gençlere çok saygı duyuyorum. Bir çoğu kendi evlerindeki ekonomik durumun kötülüğü yüzünden gönüllü olsa da, bu ülke için oralara gitmeye ve gerektiğinde ölmeye gönüllü olmaları yine de saygı hakkediyor. Bu ülkenin özgür kalması için böyle bir şey yaptıklarına inanıyorlar. Ama aslında kendi ülkelerini savunmakla ilgisi yok yaptıkları işin. Ordular her zaman bizim özgür kalmamız için değil, bazen zenginlerin ve güçlülerin çıkarları için de eyleme geçerler. Ve ben bunu görmekten bıktım. İnsanların çocuklarının evlerine ölü dönmelerinden bıktım usandım.

    Çeviren: Jak Kohen



    6 Temmuz 2004’te New York’ta Açık Radyo’dan Sona Ertekin tarafından kaydedilmiş ve 27 Temmuz 2004’te Açık Radyo’da Açık Gazete programında yayınlanmıştır.






        Ana sayfa


    Michael Moore Press Conference – July 6th, 2004 ny / us

    Indir 120.41 Kb.