bilgiz.org

Kompozisyon kavraminin tanimi ve çEŞİtleri tanimi

  • Bencillik
  • 2. SÖYLEYİŞ TARZIYLA İLGİLİ KONUŞMA YANLIŞLARI
  • Aynı kelimeleri tekrarlamak
  • Söyleyiş yanlışları yapmak, anlamsız sesler çıkarmak
  • Argo sözleri kullanmak ve kaba konuşmak
  • 3. KONUŞMA KURALLARINI BİLMEMEKTEN KAYNAKLANAN KONUŞMA YANLIŞLARI
  • İSTİKLÂL MARŞIMIZIN ANLAM ve ÖNEMİ
  • ARAŞTIRMA VE İNCELEME YAZILARI İNCELEME



  • Sayfa9/34
    Tarih01.10.2017
    Büyüklüğü2.75 Mb.

    Indir 2.75 Mb.
    1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   ...   34

    Gevezelik

    Bir anlamda başkalarına konuşma hakkı tanımayan, ilgili ilgisiz sürekli olarak ben konuşayım, bu konuya bir açıklama da ben getireyim anlayışıyla sözü gereğinden fazla uzatan kişilerin ortaya koyduğu bir davranış yanlışıdır. Geveze insanlar, çoğu zaman ölçüyü kaçırarak dinleyenleri sıktıkları için toplum tarafından sevilmezler.


    Usulsüz eleştiri yapmak

    Başkalarına ait düşüncelere her zaman katılma gibi bir zorunluluk olmamakla birlikte katılmadığımız fikirlerle ilgili eleştirileri de söylemenin uygun bir yolu vardır. Sıra gözetilmeden, saygısız bir üslûpla, kaba sözlerle yapılacak eleştiri, elbette konuşma kurallarını bilen, aydın bir insanın sergileyeceği tavır değildir.



    İğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır. sözündeki incelik, ölçü olarak alınabilir.
    Yapmacıklık

    Kişinin tavırları, kıyafeti, konuşmaları, anlayışı, düşünceleri; yetiştiği ortamla, aldığı eğitimle, kültürle uyum içinde olmalıdır. Mevlânâ’nın ifadesiyle kişi ya olduğu gibi görünmeli ya da göründüğü gibi olmalıdır. Aksi hâlde insan, bülbülü taklide çalışan karga gibi gülünç bir duruma düşer. Bu sebeple yapmacık tavırlardan vazgeçmek gerekir. Zaten konuşmada inandırıcı olmanın yolu da samimiyetten geçmektedir.



    Bencillik

    Sürekli olarak kendi nefsini ön plânda tutan, hemen her işte kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden, hep ben kelimesiyle kendinden bahsetmek isteyen kişilerin ortaya koyduğu davranış şeklidir. Bu anlayıştaki kişi­lere güvenilmez. Bunlarla kolay kolay arkadaşlık kurulmaz. Basit bir şekilde örneklersek, bir ekmeği bölüşmek gerektiğine bir bakınız, arkadaşınız ekmeğin ne kadarını size ne kadarını kendisine ayırıyor. En küçük bir menfaat söz konusu olduğunda bencillik kendisini gösterecektir. Kur’anıkerim’de ben zamirinin kullanılmadığını yeri gelmişken hatırlatalım.


    Övünmek

    Kişinin diğer insanlardan farklı ve üstün yönlerini ön plâna çıkarmaya çalışması övünmektir. Konuşma, başkalarına övünmek ya da başkaları tarafından övülmek düşüncesiyle yapılmamalıdır. “Ali’nin boyu kısadır.” demenin “Ben ondan uzunum.” anlamına geleceği de unutulmamalıdır.



    Dedikodu etmek

    Basit ruhlu insanların eğlencesi olan dedikodu, konusu kınama ya da çekiştirme olan konuşmadır. Dedikoducu kişiler, birinin arkasından konuşarak onu kötülemeye çalışırlar, kınarlar, kendilerinin öyle olmadığını anlatmaya çalışırlar. Fakat bu arada konuştukları kişiye “Bak ben senin yanında falancayı nasıl çekiştiriyorsam seni de başkasına öyle çekiştiririm.” mesajını verdiklerini unuturlar.


    Kesin konuşmak

    Başkalarının düşüncelerine saygı duymayan, kendi düşüncesini ister doğru ister yanlış olsun kabul ettirmeye çalışan, kestirip atma alışkanlığında olan, hoşgörüye tahammülü olmayan kişilerin ortaya koyduğu davranış yanlışlarından biri de kesin konuşmaktır. Özellikle tam olarak bilinmeyen konular hakkında bu anlayışla fikirler yürütmek, haberler vermek, zaman zaman kişiyi yalancı durumuna da düşürür. Meselâ, “Türkçe Sözlük’ün son baskısında 95.000 kelime vardır.” cümlesine ilâve edilecek “zannedersem, yanılmıyorsam, herhâlde” gibi bir kelime kişiyi yanlış bilgi vermekten, yalancı durumuna düşmekten kurtaracaktır.


    Sert konuşmak

    Kişinin birilerine karşı kendini daima güçlü, haklı, kabadayı göstermek ister gibi bir anlayışla ve sert bir ses tonuyla, birilerini tehdit eder gibi konuşması da bir davranış yanlışıdır. Yanlış bir düşünce ne kadar kaba, sert bir üslûpla söylenirse söylensin doğru olamaz, kişiyi haklı çıkarmaz, sadece konuşanın ne kadar kaba birisi olduğunu gösterir.

     

    2. SÖYLEYİŞ TARZIYLA İLGİLİ

    KONUŞMA YANLIŞLARI

    Etkili ve güzel bir konuşmada konunun içeriği kadar söyleyiş tarzı da önemlidir. Neyi, ne zaman, nerede, nasıl söyleyeceğini bilmeyen bir kişinin güzel konuşması çok zordur. Herhangi bir isteğin ifadesinde, seçilen kelimelerin ve söyleniş tarzının kişiler üzerinde farklı etkiler uyandıracağı unutulmamalıdır. Aşağıdaki cümleler, bu konuyu örnekleyen özlü sözlerdendir:

    Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır. (Atasözü)
    Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı

    Söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ede bir söz.

    (Yunus Emre)
    Konuşmanın etkisini azaltan ve ahengini bozan söyleyiş tarzıyla ilgili bazı yanlışlıklar aşağıda sıralanmıştır:

    Aynı kelimeleri tekrarlamak: Konuşma sırasında hiç gerekmediği hâlde kelimeleri aynen tekrarlamak, dinleyenlerin dikkatini ç

    ekecek sıklıkta anlaşıldı mı, bilmem anlatabiliyor muyum, binaenaleyh, çocuklar, efendime söyleyeyim, sana bir şey söyleyeyim mi, demem o ki, evet, işin garip tarafı, sizin anlayacağınız, şey, şey yani... gibi sözleri tekrarlamak anlatım ve söyleyiş güzelliğini bozar.



    Söyleyiş yanlışları yapmak, anlamsız sesler çıkarmak: Güzel bir konuşmada vurgu ve tonlamanın doğru yapılması kadar kelimelerin doğru telaffuzu da önemlidir. Bazen yanlış söylenen bir kelime, anlamı bilinmeden kullanılan bir söz, konuşmacının eğitim durumu, anlayışı, görgüsü... hakkında fikir vermeye yetecektir.

    Başka dillerden Türkçeye giren kelimelerin söylenişine özellikle dikkat edilmelidir. Aksi hâlde söylenmek istenenle söylenen birbirinden farklı olur: Aşık oldum ben sana. (aşık: 1. Ayak bileğindeki küçük kemiklerden biri, 2. Yapı çatılarında uzun mertek – Âşık oldum ben sana.) Türkiye hala ayakta. – Türkiye hâlâ ayakta. (hala: babanın kız kardeşi)

    Konuşmacı anlatacağını gevelemeden açıkça söylemeli, sözü gereksiz yere uzatarak dolambaçlı yolları tercih etmemelidir.

    Hatırlanamayan sözlerin yerine bilerek veya bilmeyerek aaa..., eee..., ııı... gibi anlamsız sesler çıkarmak veya arada boşluklar bırakmak konuşmanın ahengini bozan diğer yanlışlıklardandır. Biraz çaba göstererek bu olumsuzluğun önüne geçmek mümkündür.

    Ses tonu, konuya ve konuşmanın yapıldığı yere göre ayarlanmalıdır. Gereksiz yere bağırmak veya zor işitilen bir sesle isteksiz bir ses tonuyla konuşmak, sunuşun etkisini azaltır.

    Argo sözleri kullanmak ve kaba konuşmak :Türkçe Sözlük’te; kullanılan ortak dilden ayrı olarak aynı meslek ya da topluluktaki insanların kullandığı özel dil ya da sözcük dağarcığı; serserilerin, külhanbeylerinin kullandığı söz ya da deyim olarak tanımlanan argo -özgünlüğü korumak gereken durumlar dışında- edebî dilde asla kullanılmamalıdır. Bir de buna kaba sözler, küfürler eklenecek olursa konuşma, edep sınırlarının dışına taşar. Kendisine ve çevresindekilere saygısı olan aydın bir insanın konuşmasında argoya ve kaba sözlere rastlanmaz.

    3. KONUŞMA KURALLARINI BİLMEMEKTEN

    KAYNAKLANAN KONUŞMA YANLIŞLARI

     Güzel ve etkili konuşma kurallarını bilmeyen, bu konuda deneyimi olmayan, konuşma sırasında yapılan yanlışlıkların neler olduğundan habersiz  bir konuşmacının başarılı bir sunuş yapamayacağı, konuşmasının yanlışlarla dolu olacağı muhakkaktır. Konuşmacı, karşılaştığı kötü örnekleri kendisine devamlı ölçü kabul ederse başarılı olamaz.



    Üslûp yanlışları: Yerine, kişisine, zamanına ve konusuna göre nasıl konuşacağını bilmeyen bir şahsın, asker arkadaşıyla konuştuğu şekilde amiriyle konuşmasını yadırgamamak gerekir. Konuşma türlerini ve bunların özelliklerini bilmeyen bir konuşmacı, kime nasıl hitap edeceğini; panelde nasıl, forumda nasıl, açık oturumda nasıl konuşulacağını bilmezse üslûp yanlışları yapacaktır.

    Plânsızlık: Bir dinleyici grubu önünde yapılan sunuş konuşmaları, konuşma plânı yapmayı gerektirir. Konuşma plânı nedir, nasıl yapılır, plânda nelere dikkat edilir, süre ne kadardır gibi soruların cevaplarını bilmeyenlerin yapacağı sunuş konuşmalarında, plânsızlıktan kaynaklanan yanlışlıkların olması kaçınılmazdır.

    Toplumda sevilmek ve sayılmak, kendini dinletmek, aranan bir kişi olmak, konuşma kurallarını iyi bilmek ve bu kuralları başarılı bir şekilde uygulamakla mümkündür.

    Konuşma yanlışlarını ana hatlarıyla bu şekilde özetledikten sonra güzel konuşma kurallarına geçebiliriz.

    İSTİKLÂL MARŞIMIZIN

    ANLAM ve ÖNEMİ
    İstiklâl Marşı’nın yazıldığı tarihte Anadolu’nun birçok şehri işgal altındaydı. Muazzam bir devleti dört yıl gibi kısa bir sürede kaybeden Türk milletinin bağımsızlığı tehlikedeydi.

    Âkif’in İstiklâl Marşı’nı yazması kolay olmamıştır. Bu güçlük, şairin sanatçılığı yönünden değildi. Şairi bu marşı yazmaktan alıkoyan sebep, bunun için para mükafatının konmuş olmasıydı. Türk milletinin istiklâl ve vatanseverliğini para için terennüm etmek ona ters geliyordu. Bu yüzden açılan yarışmaya katılmadı. Yarışmaya yüzlerce şiir gelmesine rağmen bunların hiçbiri beğenilmedi. Zamanın Maarif Vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver istenilen marşın yazılamadığı kanaatindeydi. Ona göre bu marşı ancak M.Âkif yazabilirdi. Para ödülünün kaldırıldığını söyleyerek marşı yazmasını rica etti. 724 eser arasından seçilen 7 şiir Büyük Millet Meclisi’nde okundu ve Âkif’in şiiri arka arkaya üç defa okunarak kabul edildi.

    Burada İstiklâl Marşı’nın belirtilmesi gereken bir yönü de gerek söz, gerekse şiir kalitesi bakımından yeryüzündeki millî marşların hiçbiriyle ölçülemeyecek kadar üstün ve zengin mânalı bir şiir olmasıdır. Bu marş, Türk milleti gibi dünyaya hâkim olmuş bir milletin bir gün istiklâlini kurtarmak zorunda kalışındaki çelişkiyi de dile getirmektedir.

    Mehmet Âkif, bütün şiirlerinde sosyal konulara yer veren, söylediklerini gerçekten duyan bir şairdir. İstiklâl Savaşı’na katılanların duygu ve inançlarına bizzat sahip olduğu için onlara en iyi şekilde tercüman olmuştur.


    Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın

    Kim bilir beliki yarın belki yarından da yakın

    mısraları gelecekten ümidini kesmediğini ve Allah’ın Türk milletine göstereceği mutlu günlere olan inancını gösterir. Bu mısralarda ifade edilen inanç sayesinde askerin morali yükselmiş ve zaferin kazanılmasında katkısı büyük olmuştur.

    İstiklâl Savaşı Türk milletinin ölüm kalım savaşıdır. Böyle yıllarda milletler kendilerini yaşatan temel değerlerin farkına varırlar. Vatan, millet, hürriyet, bağımsızlık ve din gibi kavramların önemi barış ortamlarında pek anlaşılmaz. Hatta onları umursamayanlar bile vardır. Milleti ölümle burunu buruna getiren savaşlar bu değerlerin ne m^na ifade ettiğini anlamalarına yol açarlar. Bunlar öyle kuvvetli kavramlar haline gelir ki onlar olmadan yaşanamaz. Bundan dolayıdır ki millet onlar uğruna ölümü göze alır.


    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

    O, benim milletimin yıldızıdır, parlayacak,

    O, benimdir; o, benim milletimindir ancak!

    Bu kıtada söz konusu olan “al sancak”tır. Al sancak Türk milletinin sembolüdür. Türk bayrağının al rengi, şairde alevi çağrıştırır. Türk milletinden bir aile yaşamaya devam ettiği müddetçe bu bayrağın alevi bu şafaklarda sönmeyecektir.

    Gökteki yıldıza kimsenin elini dokunduramayacağı gibi Türk milletinin yıldızı olan bayrağa da kimse el süremez. Bayrak için “o, benim milletimindir” diyerek onu sahiplenir.


    Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl!

    Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl

    Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl...

    Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!

    Bu mısralarda Türk bayrağını kendisini kıskanan sevgiliye benzetir. Yurdumuzu işgal eden Yunanlılar’ın, Fransızlar’ın, İngilizleri’in bayraklarının varlığı Türk bayrağını üzmüş ve kaşlarını çatmasına yol açmıştır. Şair bunun askerin moralini bozacağını düşünerek ondan kaşlarını çatmaması gerektiğini, başka bayrakların oluşuna kendi rızasının olmadığını anlatmaya çalışır.

    "Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl" mısraında “Hak” kelimesi birkaç anlamda kullanılmıştır. Bunlardan biri Allah, diğeri adalettir. Âkif bu sözleriyle istiklâl ve hak kavramı arasında ilgi kurar. Allah’a ve adalete inanan Türk milletinin ebediyyen bağımsız yaşama hakkına sahip olduğunu düşünür.


    Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,

    Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

    mısralarında milletimiz ile düşmanlar karşılaştırılmıştır. Batı maddî silahlarının üstünlüğüne güvenerek Türkiye’ye saldırmıştır. Düşmanların silah üstünlüğüne karşı Türkler’in hiçbir şey ile sarsılmayan “iman”ları vardır. İnsanı üstün kılan şey maddî gücü değil, imanıdır. Manevî değerlere dayanmayan güç insanî bir değer taşımaz. Tarih, inanan insanların buna benzer sayısız zaferleriyle doludur.
    Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,

    “Medeniyyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?

    mısraları da çok zaman yanlış anlaşılıyor. Buradaki “ulusun” kelimesinin büyüksün manasından ziyade “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar bırak ulusun dursun” anlamındadır. Fakat Avrupa ile ilişkilerin düzelmesinden sonra büyüksün anlamının olduğu da düşünülmeye başlanmıştır. Ülkemize saldıran, kadın, çoluk çocuk demeden insanımızı öldüren düşmanlara savaş anında “canavar” denmesi aslında garip bir ifade değildir. Canavarların dahi yapmayacağı vahşeti yapanlara, üstelik bunu barbar olduklarını iddia ettikleri Türk milletine medeniyet götürüyoruz iddiasıyla gerçekleştirenlere şair ne demeliydi? Batı, o devirlerde Türkler’i barbarlıkla suçlamıştır, vatanımıza saldırmalarında bu saçma düşüncelerinin payı büyüktür. Maalesef bazı Türk aydınları da barışseverlik adına bu mısralara bakarak bir ara Âkif’i medeniyet düşmanı olarak göstermeye çalışmışlardır. Bu konuda sağ duyu galip gelmiş, bu iddialardan vazgeçilmiştir. Şair medeniyeti değil medeniyet adına yurdumuzu işgal edenleri suçlamaktadır. Maddî kuvvet ne kadar zalim olursa insanlık nazarında o kadar alçalır. Hiçbir kuvvet zulmü ve saldırganlığı meşru kılamaz.

    "Verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı" mısraında şair Türk Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’de dile getirdiği “Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini müstevlîlerin siyâsî emelleriyle tevhit edebilirler” sözlerine benzer bir uyarıda bulunuyor. Türk insanına maddî menfaat için vatanını satmamasını öğütlüyor.

    İstiklâl kavramı vatan kavramı ile yakından ilgilidir. Her millet için üzerinde yaşadığı toprak onun için hayatî öneme sahiptir. Vatan, tarih, din ve milletin kaynaştığı yerdir. Milletler yüzyıllar boyunca yaşadıkları vatanla öylesine kaynaşırlar ki onları birbirinden ayırmak büyük sıkıntılara sebep olur.
    Rûhumun senden, İlâhî şudur ancak emeli:

    Değmesin mâbedimin göğsüne nâ-mahrem eli

    Bu ezanlar -ki şehâdetleri dinin temeli-

    Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

    Sekizinci kıtada “din”in önemi ve yüceliği anlatılmıştır. Âkif’in bir müslüman olarak Allah’tan istediği en büyük şey mabedine yabancıların el dokunmaması ve dinin temeli olan ezanların yurdu üzerinde ebedî olarak inlemesidir.

    Şu ezanlar -ki şahadetleri dinin temeli-

    mısraında “şahadet kelimesi şahitlik mânasına geldiği gibi ezanda geçen “Eşhedü en lâ ilâhe illallah, eşhedü enne Muhammeden resulullah” sözleri de kelime-i şehadeti karşılar. Bir kimsenin müslüman olmasının ilk şartı bu sözleri söylemesi ve bunlara inanmasıdır. Ülkemizde beş vakit okunan ezanlar milletimizin müslüman oluşuna şahadet etmektedir.

    Başparmaktan sonra gelen parmağa şehadet parmağı denir. Şairane bir ifade ile göklere uzanmış minareler de şehadet parmağına benzer.

    Türk tarihinde “din”, “vatan”, “millet” ve “istiklâl” duyguları yüzyıllar boyunca birbirine bağlı olarak yaşamış ve gelişmiştir. Türk milletinin varlığını bugünlere kadar getirmede ve dünyada söz sahibi olmasında bu değerlerin rolü tahminlerin ötesinde çok olmuştur.
    O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım;

    Her cerîhamdan İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,

    Fışkırır, rûh-u mücerred gibi yerden na‘şım

    O zaman yükselerek arşa değer belki başım!

    Bu dörtlükte konuşan şehittir. Türkler din ve vatan uğrunda canlarını her zaman seve seve vermişlerdir. İnancımıza göre şehitlerin doğrudan cennete gidecek olmaları da bunda etkili olmuştur.

    İstiklâl Marşı Türkiye’de almış yıldır hemen hemen her gün söylenilmektedir. Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyeti’nde yetişmiş nesillerin en önemli sosyal bağlarından birini oluşturmaktadır. Okullarda, kışlada, meydanlarda, statlarda herkesin bir ağızdan saygı ve heyecanla söylediği ve dinlediği bir marştır. O, artık bizim millî birliğimizin yaşanan sembolü haline gelmiştir.

    Şanlı tarihimiz Kurtuluş Savaşı gibi yüzlerce zaferle doludur. Dünyadaki milletlere baktığımızda esarete hayır diyen, bağımsızlık mücadelesini canı pahasına yapan toplumlar arasında Türk milleti ilk sıralarda yer almaktadır.

    Çağımızda ön planda olan soğuk savaşlardır. Teknolojide, düşüncede, sanatta bir yarış söz konusudur. Vatan, millet, bayrak söz konusu olunca inanılmaz bir gayret içine giren Türk insanı bilimde, sanatta, siyasette, sanayide, ekonomide aynı azmi ne yazık ki gösterememektedir. Türk milleti Kıbrıs Barış Harekatı’nı saymazsak yetmiş yıldır savaş yüzü görmediği halde yapması gereken atılımları gerçekleştirememiştir. Tam bağımsızlıktan söz edebilmek için aydınlarımızın, sanatçılarımızın, ilim adamlarımızın, mühendislerimizin, siyasetçilerimizin de bağımsız düşünmeleri, “Avrupa ne der” endişesini bir tarafa bırakmaları gerekir.

    İstiklâl Marşı’ndaki manevî duygular bugün için de önemini korumaktadır. Onları korumada gösterilecek ihmalkârlık milletimizin varlığına kastetmek olacaktır. Bu düşüncelerle marşımızı dinlemek, yeniden marş yazılmasına gerek duyulacak şartlarla karşılaşmamak için daima uyanık bulunmalıyız.
    Âkif’in ölümünden kısa bir müddet önce şairi ziyaret edenlerden birinin, İstiklâl Marşı için:

    - Acaba, yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı? demesi üzerine şairin:

    -Allah bir daha bu millete İstiklâl Marşı yazdırmasın! duasına katılıyor, marşımızın milletimizin bağımsızlığına kavuşmasına olan katkısının varlığının devamına da vesile olmasını temenni ediyorum.

     
    ARAŞTIRMA VE İNCELEME YAZILARI


    İNCELEME
    Bir eserin, bir yazının, bir sorunun veya bir olayın özelliklerinin, ayrıntılarının araştırılarak sözlü veya yazılı olarak ifadesine inceleme (tahlil) denir. İnceleme, sözlü de yapılabileceği için hem konuşma hem yazma kuralları iyi bilinmeli ve uygulanmalıdır.

    İnceleme hemen her konuda yapılabilir. Ancak edebiyat alanında ve edipler hakkında yapılan incelemelere daha çok rastlanmaktadır.

    “Eserin türü, incelemelerin biçimini de değiştir. Bu bakımdan edebî eserlerin incelenmesi, eserin türüne göre ayarlanmalıdır. Gerçek edebiyat, edebî metnin bizzat kendisi olduğu için öğrencinin doğrudan doğruya metinle karşılaşması, metinden doğru ve somut bir fikir edinmesi gerekir. Fakat hiçbir metin, belirli ölçülere göre okunmadıkça, istenilen sonucu, sırlarını vermez.”[1]

    İnceleme yaparken metni daha iyi kavrayabilmek, inceliklerini tespit edebilmek için (türe göre değişmekle birlikte) metne; konu nedir, ana düşünce nedir, ana düşünceler hangi



    yardımcı düşüncelerle nasıl açılmıştır, tema nedir, hangi sanat anlayışıyla yazılmıştır, sanatçının üslûbu nasıldır, dil ve anlatım özellikleri nelerdir gibi bazı sorular sorularak metnin diğerlerinden ayrılan özellikleri tespit edilir.

    İncelenecek metnin türüne göre inceleme şeklinde farklılıklar olur. Bu farklılıkları görmek, incelemede hangi ayrıntılara yer verildiğini bilmek ve farklı bakış açıları kazanmak için bu türle yazılmış eserlerin okunmasında yarar vardır. Mehmet Kaplan’ın Şiir Tahlilleri I- II, Hikâye Tahlilleri ve Tip Tahlilleri bu türün seçkin örnekleri arasındadır.


    Bir romanın incelenmesinde hangi ölçütlerin kullanılabileceği aşağıda örneklenmiştir:

    “1. Yerleştirme (lokalizasyon): Romanın adı; yazarının ve yayımlayanın adı; hangi tarihte yazılmış, hangi tarihte yayınlanmıştır, romancının kaçıncı romanıdır; diğerleri arasındaki yeri nedir?

    2. Romanın türü.

    3. Romancının o roman hakkındaki fikri ve genel olarak roman fikri nedir?

    4. Romanın ana fikri: Ana fikir bir cümle ile anlatılmalıdır.

    5. Romanın kendi bölümlerine ve merhalelerine göre geniş özeti. (Tip tasvirleri, karakteri belli eden kelimeler aynen alınmalı, sahifeleri işaret edilmelidir.)

    6. Romanın kahramanları ayrı ayrı ele alındıktan sonra haklarında toplu bir hükme varılmalıdır. Kahramanların kahraman, paraya düşkün, vb... kimseler oldukları belirtilmeli, romancının bu karakterdeki kimseleri hangi etkiler altında ortaya koyduğu araştırılmalıdır.

    7. Romancının psikolojisi incelenmelidir. Kahramanların ruh hâlleri belirtilmeli; ilgi çekici noktalar yakalanmalı; anahtar rolü oynayan cümleler gösterilmelidir.

    8. Muhit ve dekor: Romandakiler bir muhit ve dekor içinde yaşarlar. Yazarın tabiatı, dekoru nasıl işlediği.

    9. Romancının romanında ileri sürdüğü düşünceler, hayat görüşü.

    10. Yazarın kitabı yazmaktan gayesi; bu gayeye ne derece varabildiği; yazarın yetişme tarzının, hayat görüşünün, kişilik ve üslûbunun bu gayenin gerçekleşmesinde ne derece etkisi bulunduğu incelenmelidir.

    11. Romanda iki üslûp vardır: a) Romancının, b) Kahramanların üslûbu.

    Bunları ayırmak gerekir. Metin incelemelerinde gösterilen üslûp tetkiki burada da uygulanmalıdır. Yazarın üslûbu, kahramanların üslûbu hakkında fikir vermek için kitaptan sınıfça okunacak parçalar seçilmelidir.

    12. En sonunda incelemeler özetlenmeli, inceleyenin kitabı sevip sevmediği; sebebi, kanısını destekleyen örnekler verilmelidir.”



    HAYAT HİKAYESİ

    Edebiyat, sanat, siyaset, ticaret vb. alanlarda haklı bir üne kavuşmuş, tanınmış insanların hayatlarını, eserlerini, başarılarını okuyucuya duyurmak amacıyla yalın bir dille, tarafsız bir görüşle yazılan inceleme yazılarına hayat hikâyesi (biyografi) denir.

    Ünlü bir kişinin hayat hikâyesini yazacak kimse, geniş bir araştırma yapar. Şayet kişi sağ ise ona hayatıyla, çalışmalarıyla, eserleriyle ilgili sorular sorar ve aldığı cevapları not eder (veya kaydeder.); bunlardan yazısında yararlanır. Kişi hayatta değilse, onun hayatını (varsa belgeleriyle birlikte) etraflıca araştırır. Nasıl ünlü olduğunu, nasıl başarılı olduğunu; (varsa) eserlerini dikkatlice inceler. Bütün bu veriler ışığında kronolojik olarak veya kendine özgü bir üslûpla hayat hikayesini yazar.

    Ünlü kişilerin hayatlarını konu alan, bunları roman tarzında işleyen edebî yazılara biyografik roman denir.

     
    OTOBİYOGRAFİ

    Kişinin kendi hayatını anlattığı yazıya otobiyografi denir. Otobiyografide doğumdan itibaren otobiyografinin yazıldığı ana kadar yaşananlardan anlatmaya değer olanlar yazılır. Edebiyat, sanat, siyaset, spor vb. alanlarda ünlü bir kişi; diğer insanlarca bilinmeyen yönlerini, başarısını nelere borçlu olduğunu ve nasıl kazandığını anlatmak amacıyla otobiyografisini yazar. Otobiyografi her ne kadar öznel bir anlayışla kaleme alınsa da gerçekler göz ardı edilmemelidir. 




    MONOGRAFİ

    Ünlü bir kimsenin hayatını, kişiliğini, eserlerini, başarılarını ayrıntılarıyla ele alan veya bilimsel bir alanda özel bir konu ya da sorun üzerine yazılan inceleme yazısına monografi (tek yazı) denir. Monografide herhangi bir yer, bir eser, bir yazar, tarihî bir olay, bilimsel bir alana ait bir sorun özel bir görüşle veya bakış açısıyla değerlendirilebileceği gibi bir konu üzerinde derinlemesine bir inceleme de yapılabilir.


    TUTANAK

    Kelimenin birkaç değişik anlamı vardır: “1. Meclis, kurul mahkeme gibi yerlerde söylenen sözlerin olduğu gibi yazıya geçirilmesi, zabıt, zabıtname. 2. İlgililerce imzalanmış, bir durumu anlatan yazı, zabıt varakası. 3. Birçok kimsenin imzaladığı rapor, mazbata”[1]

    Değişik amaçlarla düzenlenen toplantılarda yapılan konuşmaların olduğu gibi yazıya geçirilmesi ve bu yazılanların yetkililerce imzalanmasıyla resmiyet kazanan yazılara tutanak denir. Bu tarzdaki tutanaklar, genellikle zabıt kâtipleri tarafından yazılır.

    Bir olayın veya bir durumun nasıl olduğunu ifade eden ve ilgili (veya yetkili) kimseler tarafından imzalanan belgelere de tutanak adı verilir.

    Bir toplantı tutanağı hazırlanırken; önce toplantının hangi tarihte, ne zaman ve nerede nasıl başlatıldığı belirtilir. Toplantılarda önceden belirlenmiş ve ilgililere duyurulmuş gündem maddeleri sırasıyla tartışılır ve o konuyla ilgili karar verilir. Tutanağını yazan kişi, toplantıda söz alanların düşüncelerini (veya beyanlarını) açık ve öz olarak aynen yazar. Toplantının bitiminde ilgililer tutanağın altını imzalarlar.

    Olay tutanakları yazılırken olayın ne olduğu, nerede, ne zaman ve nasıl cereyan ettiği, olaya kimlerin ne şekilde karıştığı (varsa tanıkların ifadeleriyle birlikte) yazılır ve ilgilerce imzalanır.

    Tutanaklar, yalın ve açık bir üslûpla, sanat yapma kaygısından uzak, kişisel görüş ve yorumlara yer verilmeden aynen yazılır.

    1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   ...   34






        Ana sayfa


    Kompozisyon kavraminin tanimi ve çEŞİtleri tanimi

    Indir 2.75 Mb.