bilgiz.org

Kompozisyon kavraminin tanimi ve çEŞİtleri tanimi

  • Kompozisyonun üç temel öğesi vardır
  • B. SÖZLÜ KOMPOZİSYON Nutuk, konferans, açık oturum, münazara, tartışma, ders anlatma vb. sözlü kompozisyon türleri. GÜZEL YAZI YAZMA SANATI
  • ÇÜNKÜ KONUŞMAYI KESİNTİSİZ VE UZUN SÜRE DENEYEREK, ÖĞRENMİŞİZ...
  • YAZMAK DEMEK ANLATABİLME SANATIDIR...
  • BAŞLANGIÇ ETKİLEYİCİ OLMALIDIR!..
  • DİL VE EDEBİYAT HAKKINDA BAZI ÖĞÜTLER
  • GÜZEL YAZI YAZMA SANATI: 15 ALTIN KURAL



  • Sayfa1/34
    Tarih01.10.2017
    Büyüklüğü2.75 Mb.

    Indir 2.75 Mb.
      1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   34


    KOMPOZİSYON KAVRAMININ

    TANIMI VE ÇEŞİTLERİ
    TANIMI: Farklı parçaları, uyumlu ve düzenli şekilde bir araya getirmeye Kompozisyon denir. Fransızca kökenli bir kelime olup, düzenleme anlamındadır. Kompozisyon kelimesini, genel anlamı içinde değerlendirecek olursak, yaşadığımız dünya ve evrenin kendisi de bir kompozisyondur.

    Bir mimarî eser nasıl meydana gelir? Mimar ve mühendisler, binanın kâğıt üzerinde projesini hazırlar. Elektrikçi, elektrik kablolarını döşer. Duvar ustası duvarını belli ölçüler doğrultusunda örer. İşçiler harcını kararınca karar... vb. Bütün bu çalışmaların sonunda bir mimarî eser ortaya çıkar.

    Farklı iş kollarında çalışan insanlar uyumlu bir tekilde bir araya gelerek eseri oluştururlar. Eğer, düzenli bir çalışma olmazsa, düzenli bir eser da ortaya çıkmaz. Konuyla ilgili daha çok örnek vermek mümkündür. İnsan hayatının kendisinde de bir kompozisyon vardır. Sabah belli saatlerde kalkılır, el ve yüz yıkanır, kahvaltı yapılır, okula ya da işe gidilir, öğle ve akşam yemekleri yenir, uyunur... vb. İnsan, günlük işlerinde bir düzenleme yapmazsa mutlu ve başarılı da olamaz. Her sanat dalında ayrı bir kompozisyon görülmektedir. Müzikte beste düzenleyenlere "Kompozitör" denilmesi de buradan kaynaklanmaktadır.
    Dilde kompozisyon ise;

    Bilgi, gözlem duygu, düşünce ve hayallerin güzel,etkili ve planlı bir şekilde sözle veya yazıyla anlatılmasına kompozisyon denir. Pek çok insan yazı yazar. Ama, kompozisyon kurallarına uygun yazı yazan pek azdır. Herkes konuşma yapar. Ama, kompozisyon kurallarına uygun konuşma yapan pek azdır. İnsan, yazı yazma ve konuşmada düzenleme yapabildiği takdirde başarılı olmayı da yakalar.


    İyi bir kompozisyonda gereksiz bilgiler olmamalıdır. Konu derli toplu ve planlı bir şekilde ele alınmalıdır. Kompozisyonun üç temel öğesi vardır:

    1.Duygu, düşünce ve hayal

    2.Belirli bir düzen

    3.Açık, canlı, çarpıcı bir anlatım

    İki türlü kompozisyon vardır:

    a. Yazılı Kompozisyon

    b. Sözlü Kompozisyon
    A. YAZILI KOMPOZİSYON

    İyi ve güzel yazabilmek sabır ve titizlik ister. İnsan, iyi yazmayı çabuk yazmakla öğrenemez. Aksine, iyi yazarak, çabuk yazmayı öğrenir. Bunun için yazılı anlatımda başarılı olabilmek, yazılı kompozisyon ilkelerini bilmek ve bunları yazma çalışmaları ile geliştirmek gerekir.

    İyi yazı yazmak; "İyi düşünmek, doğru duymak, uygun anlatmak, aynı zamanda düşünce, ruh ve beğeni (zevk) sahibi olmak" demektir. İyi ve başarılı yazı yazabilmek için önce, doğru düşünmek ve duymak, sonra da en iyi biçimde bunları anlatabilmek gerekir. Yani, "yazmadan önce, düşünmeyi öğrenmek" başta gelen özelliktir.

    Güzel yazmak bir sanattır. Özel bir yetenek ister. Örneğin; şiir, hikâye, roman yazmak... Fakat, iyi ve doğru yazmak ise, yeteneğe bağlı değildir. Yazma zevk ve alışkanlığına sahip olan, yazma tekniğini ve dil kurallarını bilen, plân ve paragrafların oluşmasıyla ilgili gerekli deneyimi bulunan herkes, zamanla başarıya ulaşır. İyi yazmak, kolay bir iş değildir. Kişinin kendini yetiştirmesi, geliştirmesi ve düzeltmesi gerekir.


    Yazıda, iki türlü ifade şekli vardır:
    (1) Nazım: Nesirden farklı olarak, genellikle ölçülü, kafiyeli dizelerden oluşan ifade şeklidir. Nazımla oluşmuş eserlere Manzume adı verilir. Her manzume, şiir değildir.

    ŞİİR: Duygu, düşünce ve hayallerin nazım yoluyla ahenkli ve etkili olarak anlatıldığı kompozisyon türüdür (edebî türdür).

    Şiir yazabilmek için şu özelliklerin bulunması gerekmektedir:

    (a) Şiir yazacak kişi, her şeyden önce büyük bir bilgi birikimine sahip olmalıdır. Bu bilgileri kendi arasında sınıflandıracak olursak şunlar ortaya çıkmaktadır:

    (ı) İçinde yaşamış olduğu toplumun genel yapısını, geçmişini, gelenek ve göreneklerini, kutsal bildiği değerleri iyi bilmelidir. Şiirinde, bu değerlere ters düşecek ifadelerden uzak durmalıdır.

    (ıı) Dil bilgisi, imlâ (yazım) kuralları ve noktalama işaretlerini hem teoride, hem de uygulamada iyi bilmelidir.

    (ııı) Zengin kelime hazinesine sahip olmalıdır. Kültür dilinde bulunan kelimeleri, şiirde kullanmasa da okuyup anlayabilecek düzeyde bilmelidir. Yani, kültür dili bilincine sahip olmalıdır.

    (ıv) Şiirinde kullanacağı kelimeleri seçerken; yaşayan, anlaşılan kelimeler olmasına dikkat etmelidir.

    (b) Şiir yazacak kişi, üstün bir deneyime sahip olmalıdır. Bu nedenle, başka şairlerin şiirleri çok okunmalı; şiir yazma denemesi çok yapılmalıdır. Yazdıkça, daha güzel şiirlerin oluşacağı unutulmamalıdır.

    (c) Şiirin üç önemli unsuru vardır: "Duygu, düşünce ve hayal". Şair, bunlardan birini ön plâna çıkarabilir.

    Düşünceyi ön plâna çıkaran şairlerde, ideolojik endişeler önemlidir. (Örnek: Tevfik Fikret, Ziya Gökalp, Mehmet Âkif ERSOY, Nazım Hikmet, Necip Fazıl KISAKÜREK vb.)

    Duygu ve hayali ön plâna çıkaranlarda ise estetik yapı (güzellik) önemlidir. (Örnek: Cenap Şahabettin, Ahmet Haşim vb.)

    Bazen de duygu ve hayal coşkunluğu içinde düşünceyi uyumlu bir şekilde öne çıkaran şairler görülmektedir. (Örnek: Yahya Kemal BEYATLI vb.)

    Şiir yazacak kişi, bu ana unsurlardan hangisine ve nasıl önem vereceğini iyi bilmelidir. Ayrıca, düşüncenin çok açık olduğu (sırıttığı) şiirlerin herkes tarafından her çağda tutulmayacağına dikkat edilmelidir.

    (d) Bunların ötesinde, şiir yazmanın bir yetenek olduğu unutulma-malıdır.

    NOT: Şiir örnekleri için "Metinler" başlıklı bölümü inceleyiniz.
    (2) Nesir (düz yazı): Roman, hikâye, makale, fıkra, deneme, söyleşi (sohbet), görüşme (mülâkat), mektup, dilekçe, eleştiri (tenkit), anı (hatıra), biyografi, gezi yazısı, röportaj, inceleme, rapor, atasözü, vecize vb. türler bu gruba girmektedir.
    B. SÖZLÜ KOMPOZİSYON

    Nutuk, konferans, açık oturum, münazara, tartışma, ders anlatma vb. sözlü kompozisyon türleri.


    GÜZEL YAZI YAZMA SANATI
    YAZMAYI ÖĞRENMEK EĞLENCE Mİ, YOKSA İŞ Mİ?

    Okula giden her insan az buçuk okuma ve yazma bilir. Ancak az buçuk yazabilmek ve güzel yazabilmek arasında büyük bir fark vardır. Her kim ki, bu konuda alıştırma yapmamış ise, söylemek istediğini dilediği gibi yazamaz, çünkü yeteri kadar kelime hazinesine sahip değildir, veya imla kurallarını bilmiyordur. Yazma sanatını becerebilen insan ise, ne demek istediğini açık bir dille ifade edebilir ve okuyucusunu ikna etme kabiliyetine sahiptir.

    Yazmak doğuştan gelen bir kabiliyet değildir. Her ne kadar insanlar arasında kabiliyet farkı var ise de, en kabiliyetlisinin bile yazma sanatının tekniğini ve ana hatlarını öğrenmesi şarttır.

    Konuşma sanatı ile yazma sanatı arasındaki farka baktığımızda yazma işinin daha zor bir sanat olduğunu görürüz.

    Bazı insanlar tanırız, toplumda saatlerce konuşup, bütün gün boyu hiç zorlanmadan herkesi eğlendirebilirler. Konuşurken sanki kelimeler bir pınardan fışkırır gibi akar durur, ve bu tür insanların sohbetine doyum olmaz, çünkü çevrelerindeki insanlara çok şey verir, onları hem güldürüp, hem ağlatabilirler...

    Ancak ne var ki, güzel konuşabilen, güzel yazabilme kabiliyetine otomatikman sahip değildir. Konuşurken karşımızda bir veya birden fazla insan bulunur ve onların gösterdiği reaksiyonlardan nasıl konuştuğumuzu fark ederiz. Eğer konuşmamız sıkıcı ise aramızdaki iletişimden bu konuşmanın ne yöne gittiğini anlarız. Eğer ilgi çekici bir şeylerden konuşuyorsak, yine aynı şekilde karşımızdaki insanın reaksiyonundan bunu hemen fark ederiz. Konuşurken sadece kelimeler değil, bakışlarımız, ellerimiz, yüz ifademiz, hareketlerimiz de birlikte konuşur. Konuşma tempomuz, vurgulama yöntemimiz, arada nefes almalarımız ve duraksamalarımız hep karşımızdaki insana hitap eder.

    Hayatımızda yazdığımız kelimeleri toplasak, büyük bir olasılıkla 50.000 kelimeyi geçmez. Bu sayı çok gevezelik ettiğimiz bir günde konuştuğumuz kelime sayısına eşit gelir. Bu da demek oluyor ki, hemen hemen her insan yazma sanatı konusunda bir çocuk seviyesindedir... Konuşmaya gelince ise, saatlerce konuşabilir, dertlerimizi anlatabiliriz. Rüyada bile konuşuruz...

    Neden konuştuklarımızı yazamayız? Elimize boş bir kağıt aldığımız vakit veya bilgisayarımızın ekranını açtığımız vakit, dakikalarca ne yazacağımız ve nasıl başlayacağımız hakkında düşünür dururuz. Kelimeler öyle kolay akmaz, konuşur gibi fikirler yağmaz. Bazen beynimiz durur gibi olur, kalem tutan elimiz ise sanki bir anda felç olmuş gibi hareket etmez. Neden acaba? Konuşma ile yazma arasında neden bu kadar fark var?


    ÇÜNKÜ  KONUŞMAYI  KESİNTİSİZ  VE  UZUN  SÜRE  DENEYEREK, ÖĞRENMİŞİZ...

    Yazarken yukarıda sıraladığımız şartlar yoktur. Kendi kendimizle başbaşa olduğumuzdan, bize herhangi bir tepki gelmez. O yüzden kullandığımız dilin okuyucuya ne şekil yansıdığını göremeyiz, sadece kendi yazdıklarımızdan sezinleyebiliriz.

    Kelimeler dilin eti ve kanı gibidirler. Gramer ise yazılanın yaşayan organizmasıdır. Küçücük bir hata, herhangi bir organda bir bozukluk ve hastalık yaratır. Yazma sanatındaki bu hastalıkları sıralamaya kalksak, neler neler görürüz:
    Boş laflar, eğri karşılaştırmalar, şişirmeler, zincirlemeler, kirli benzetmeler, yanlış ifadelerin her biri dilimizi hasta eder...Açık ve isabetli düşünce ise bu hastalıkların tek tedavi yöntemidir...

    Geleceğin yazarlarının dikkat etmesi gereken en önemli nokta Türkçe’ye hakim olabilmeleridir. Türkçe dünyanın en güzel ve en canlı dillerinden biridir... Ve onu kullanırken, coşkunca ve tutkulu olmaya özen gösterilmelidir.

    Hatasız yazabilmek, etkili yazabilmek değildir. Her yazarın etkili yazabilmeyi öğrenmesi gerekir...Bunu yapabilmek demek büyük adımlarla yürümek, fikirleri anlamlı bir düzene sokabilmek ve doruk noktalara çıkabilmekle mümkündür...

    Hayatta hiçkimse başarının yollarını elleri cebinde çıkmamıştır. Herşeyin bir zor ve bir kolay yolu vardır. Bazı kimseler için yazmak bir ceza gibi gelirse de, bazıları yazma sanatına yaratıcı bir ihtiyaç gibi bakarlar... Emek, sabır ve disiplin yazma sanatının temel taşıdırlar...


    YAZIYA NASIL BAŞLAMALI?

    İlk önce yazacağınız şey hakkında bir fikriniz olması gerekir. Yani ruhunuzda bir konu belirlemesi yapmanız şarttır. Sonra bu konuya ait fikirlerinize şekil vermek gelir. Elinize bir kalem kağıt alıp, ilk fikirlerinizi hemen yazmaya başlamalısınız...

    Eski yazarlar genellikle el yazısıyla yazmışlardır, ve bu methodu kullandıkları için, hep yazdıklarının yan taraflarına notlar almış, önemsiz yerlerin üzerini çizmişlerdir. Bir yazıyı son şekline getirmeden önce üç dört nüshadan geçirmişlerdir. Ünlü yazarların hemen hemen hepsi eserlerinin oluşmadan önceki elyazısı yazılarını da bırakmışlardır...

    Onun için yazarken bilgisayara yazıları geçirmeden önce kağıda yazmanın birçok fikrin kaybolmaması açısından önem taşıdığını unutmamak gerekir. Boş ve beyaz kağıdı nasıl aşacağımızı da Herman Hesse’yi ibret alarak öğrenebiliriz. Hermann Hesse bir yazının ilk şeklini kullanılmış kağıtlara yazarmış. Ön tarafı basılmış faturalara, takvim yapraklarına, mektuplara ve kalitesi düşük her çeşit kağıda. Bu methotla başlama anındaki güçlüğü ve tutukluğu yenermiş...

    Bilgisayar çağında alışkanlık icabı hemen bilgisayara düşüncelerimizi aktarmayı seçiyoruz. Ancak bazen bir yazıyı tam bitirmek üzereyken, aniden hepsini kaybettiğimiz veya birşeyi sildikten sonra bir daha asla geri getiremediğimiz de oluyor bazen.

    Önemli olan ilk adımların mükemmel olması değil, önemli olan bir başlangıç yapabilmektir. Yazarken de konu tesbiti yapılmadan hiçbir şey yazılmaz, hiçbir fikir gelmez. Not almadan veya herhangi bir konuda birkaç fikir üretmeden de içerik oluşmaz. İçerik meydana gelmeden de bir yazıya form verilmez. Yazarken bütün bu adımlar dikkate alınmalıdır.

    İçeriğe alınacak tüm şeylerin ilk önce not edilmesi gerekir. Bir konuyu işlerken de okuyucuya o konuyu elle tutulur, gözle görülür bir şekilde yansıtmak gerekir.

    Bir örnek vermek gerekirse:


    ‘Araba ağzına kadar tıklım tıklım doluydu. Kadınlar, erkekler, çocuklar vardı içinde. Nefes kokusu ve gürültü son derece rahatsız ediciydi. Pencereyi açmak mümkün değildi, çünkü bozuktu pencere.’ Bu ifadeleri daha güzel şöyle anlatabiliriz:

    Noah Gordon’un ‘Şaman’ kitabından alıntı:

    ‘Uzun Vagon askerlerle, işadamlarıyla, köylülerle ve kadınlarla tıka basa doluydu, bazılarının da yanlarında çocukları vardı. Çocuk sesleri değil de, Vagonun içindeki ekşi çorap kokusu, kirli çocuk bezleri, kötü sindirim kokusu, terli ve kirli insan vucutları ve sigara dumanıydı insanı asıl rahatsız eden.’

    YAZMAK DEMEK ANLATABİLME SANATIDIR...

    Kendini bir başkasına veya bir seyirciye öyle anlatabilmek ki, okuyucu yazılandan bir akıntıdan sürüklenir gibi sürüklensin...

    Yazarın biri, James Thurber, bir öyküsünü tam onbeş kez yeniden yazmış ve şöyle demiş:

    ‘Bilmiyorum, neden, ama benim ilk nüshalarım öyle geliyor ki bana, sanki temizlikçi kadın yazmış. Sadece bir kere yazmak istediğim bir yazıyı bir kalemde yazmışımdır, şimdiye kadar.’

    Amerika’lı Stefen King ise ‘Hayat ve yazmak’ kitabında şu notu sunmuş okuyucularına:

    ‘Kapalı kapılar ardında yazdığım yazı çeşidi pişmemiş yazı çeşididir: Çıplak bir hikaye, üstünde sadece bir çorap ve bir kilot vardır. Onun için Size tavsiyem, düzeltilmiş şekli okumadan önce, çıplak şekline bir göz atınız’. Biraz ilerde de: ‘Şimdi Sizlere yazımın düzeltilmiş şeklini sunuyorum, üzerinde kıyafeti olan bir hikaye, saçları taranmış, kulağının ardına kolonya sürülmüş şekli. Bu değişiklik kayıt edildikten sonra, kapımı bütün dünyaya açmaya hazırım’, diyor yazar.

    Yazının başlangıcı nasıl olması konusuna gelince:
    BAŞLANGIÇ ETKİLEYİCİ OLMALIDIR!..

    Başlangıçla okuyucu kendine çekilir... Şimdi başlangıçtaki büyü yöntemlerini sıralayalım:

    Okuyucuya neyi hissettirmekse amacınız, onunla başlayın!.. Mesela: Yakalayıp, sürüklemek mi, şok etmek, heyecanlandırmak mı, sürpriz yapmak mı, duygulandırmak mı? Ya da dikkatli ve sessizce başlamak mı, canlı, gözalıcı, akıllıca mı veya amacınız bir şakayla başlamak mı? Canınız nasıl istiyorsa, öyle başlayabilirsiniz... Başlangıçla ilgili hiçbir kural ve tarife yoktur, herşey ne yazmak istediğinize bağlıdır. Etkileyici bir başlangıç derken, hızlı bir efektten bahsediyoruz. İyi bir başlangıçta yazar bütün sanat anlayışını sergiler, çünkü ilk satırlarıyla okuyucuyu yazısının akışına sürükler.

    Bakın Douglas Adam ‘Per Anhalter durch die Galaxis’ (Otostopla Galaksinin içinden) kitabında dünyayı nasıl tarif etmiş:

    ‘Uzaklarda, dışarıda daha henüz keşfedilmemiş, modası geçmiş bir Galaksinin sağ spiral kolunda önemsiz, küçük sarı bir güneş vardır. Onun etrafında yaklaşık doksansekiz milyon kilometre uzaklıkta önemsiz, küçük mavi-yeşil bir gezegen dolaşır, üzerinde maymunlardan türeme ilkel yaratıklar vardır ve o ilkeller hala digital saatlerin inanılmaz bir buluş olduğuna inanırlar’.

    Bu başlangıçla Duoglas Adam hem dünyayla, hem de insanlarla gır gır geçiyor tabi...

    Bir başka örnek:

    ‘Jenö’yla ilk tanıştığımda dokuz yaşımdaydım, o zamanlar Edgar Wallace’ı ve Cannon Doyle’yi okuyordum. Sınıfta kalmıştım ve Hint domuzları yetiştiriyordum.’ (Wolfdietrich Schnurre: Jenö arkadaşımdı, kitabından alıntı).

    Şok edici başlagıçlara bir örnek:

    ‘Gregor Samsa bir sabah korkunç bir rüyadan uyanınca, kendisinin yatağında devasa bir böceğe çevrildiğini gördü.’ (Franz Kafka: Die Verwandlung (Dönüşüm) kitabından alıntı).

    Başlangıç her zaman sihir dolu sözler içermelidir ve okuyucuya bir atmosfer yaratmalıdır. İyi yazarların romanlarında, hikayelerinde, öykülerinde kullandıkları başlangıç metotları ya tasvir edicidir, ya mizah doludur, ya şok edici, ya da şaşırtıcıdır. Onların kalemlerinden insan kendi başlangıç metodunu çıkarabilir.

    Okuyucuya nasıl bir metotla hitap edeceğinizi, onu nasıl etkileyeceğinizi bilmelisiniz. Bir mizahla mı? Şaşırtıcı bir teşhisle mi? Yoksa okuyucuyla kurulan bir diyalogla mı?

    Eğer kesin bir stile sahipseniz, şaşırtıcı bir teşhisle yazınıza başlayabilirsiniz. Bu tür başlangıçlarda okuyucu ilk önce kendini kaygan buzlarda yürüyormuş gibi hisseder, sinirlenir ve merakla şaşırtıcı teşhisinize iştirak eder. Çünkü olağanüstü birşeyler beklemektedir...

    Bir Çin Atasözüyle noktalıyorum, devam edecek olan bu yazı dizisini:

    ‘Bin kilometrelik bir yol bir tek adımla başlar’.

    DİL VE EDEBİYAT HAKKINDA BAZI ÖĞÜTLER
    1. Her gün, iyi bir eserden, yüksek sesle beş on sayfa oku! Bu sayede konuşma ve söz söyleme istidadın gelişir.

    2. Rastladığın edebî, fikrî, felsefî bazı güzel parçaları ezberle! Bu sayede hem kelime ve ifade hazinen zenginler, hem de hafızan kuvvetlenir.

    3. Her şeyden evvel, ana dilini iyi konuşmayı ve iyi yazmayı öğren! İnsan için en faydalı olan ana dilidir. Kişinin kıymeti, dilinin altında ve kelimenin ucunda gizlidir; onu söz ve yazı açığa vurur. Dilbilgisi gaye değil vasıtadır; asıl olan fikir zenginliğidir.

    4. Sözlerin ve yazıların kısa, açık ve mânâlı olsun. Çok konuşma; yerinde ve özlü konuş! Kıymet ve tesir çok sözde değil, yerinde ve özlü sözdedir.

    5. Dilini tut ve bil ki dil yarası bıçak yarasından daha vahimdir.

    6. En yakın arkadaşına bile şakaların hoş, sözlerin tatlı ve tavırların zarîf olsun. İnsanın kabası ısırgan köpek gibidir, herkes tarafından taşlanır!

    7. İşinde ve sözünde doğruluktan ayrılma. Hak doğruların yardımcısıdır.

    8. Boşuna iddia ve inat etme; hakikati ara ve sev! Hakikat sevgisi, insan için, sevgilerin en yükseğidir.

    9. Bir mevzu hakkında bir eser veya bir yazı yazmağa karar vediğin zaman, önce bu mevzu üzerinde evvelce yazılmış eserleri araştır ve oku ki, yazılmış ve söylenmiş şeyleri tekrar edip ömrünü israf etmeyesin!

    10. Dâimâ çalış, çok oku, öğren; çünkü bilgili olan güçlü olur!




    TÜRKÇE’NİN SEFALETİ

    Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilâsun

     Dili kullanış, bir milletin millî hassasiyetini gösteren ölçülerden biridir. Fakat dil söz konusu olunca, memleketimizde bir millî hassasiyetten dem vurmak imkânsızdır. Bu alandaki sefaletimiz, sokaklarda, dâirelerde, evlerde boy boy teşhir edilmektedir.

    İstanbul caddelerini gezenler, Türkçe bakımından çok acıklı bir manzara ile karşılaşırlar. Yüz metrede bir dikilen dolmuş durakları, Türkçe'nin sefalet ilânlarıdır. Bu duraklardaki "Bekleme yapılmaz" ibâresi karşısında, hiçbir Türk'ün yüreğinin sızlamaması ayrı ve daha büyük bir fâciadır. "Bekleme yapmak, konuşma yapmak, gecikme yapmak" diye diye Türkçe'de kendi başına çekilen fiil kalmayacaktır. "Bekleme yapılmaz" cümlesi, iki Türkçe kelimeden meydana gelmesine rağmen, Türkçe değildir. Bunun Türkçesi, "Beklenmez" şeklinde olacaktır. Türkçe'de trenler, "Gecikme yapmaz", "Gecikir". Son zamanlarda her kelime ile beraber "yapmak" ve "almak" fiillerini kullanış, çirkin bir moda hâline geldi. Dolmuş şoförleri artık "Taksim ve Beyazıt yapıyorlar" Çok daha işgüzarları, "Bebek yapıyor" Kibar bürokrasi, dâirelerde "Çay ve kahve alıyor". Lokantada yemek için oturuyorsunuz. Garson geliyor ve soruyor: "Ne alırsınız efendim ?" Siz, listeden "Alacağınız” (Her hâlde çantanıza koyacaksınız) yemeği seçiyorsunuz; sonra da garson size "Servis yapıyor".

    "Banyo almak" başka bir kibarlık (!) örneğidir. Artık memleketimizde manavdan domates alınır gibi, "banyo alınmaktadır".

    Dilimizin güzelim "Gerek" kelimesi de her kalıba giren bir ucube oldu. "Lâzım" veya "Lüzum" kelimelerini kullanmak istemeyenler, hemen "Gereğini yapıyorlar". "Çalışmaya lüzum yok" mu diyecekler; "Çalışmaya gerek yok" derlerse,Türkçe konuştuklarını sanıyorlar. Bu sirk soytarılarına benzeyen bir Türkçe'dir. "Lüzum" u kullanmak istemeyen "Çalışmak gerekmez" der.

    Türkiye'de bir "TRT Televizyonu" var ki, tam bir Türkçe bozan yuvasıdır. Evlerinde televizyonu olanlar, haftanın dört gününde, yarımşar saat bu ibâreyi seyrederler. "Türkiye Radyo Televizyon Televizyonu" ne demek diye soran bir Ankaralıya henüz rastlamadık. Bu "Televizyon televizyonu", 10 Kasım münâsebetiyle yayınladığı bir programda, Atatürk'ün Anıtkabir taşlarına kazılmış sözlerini okudu. Ekranından da bu sözleri aksettirdi. Ekranda gösterilen cümlelerden biri, "Yurtta sulh, cihanda sulh" idi. "Televizyon televizyonu" nun spikeri, bunu "Yurtta barış, dünyada barış" diye okudu. "Cihan"ı "Dünya" diye Öz Türkçeleştiren kafa, ne menem bir kafadır diye düşünmeyiniz. Bu kurumlu kurum, ne "Cihan"ın da "Dünya" nın da Türkçe olmadığını bilir, ne de iki kelime arasındaki mânâ farkını.

    "Bundan dolayı, bundan ötürü, bu yüzden" gibi üç tane karşılığı bulunan, "Bu sebeple" yerine "Bu nedenle" uydurmasını kullananlara inanmayınız. "Bütün insanlar" demek varken, "Tüm insanlar" diyenlere hiç aldanmayınız. Çünkü, "Bütün" soyu sopu bilinen Türkçe bir kelimedir. "Siyâsî" yerine, "Siyasal"; "Tarihî" yerine, "Tarihsel" demenin Türkçecilikle ilgisi yoktur. Kökler, yine Arapça'dır. Siz de, "Resmî vazife" yerine "Resimsel görev" derseniz, bu işin gülünçlüğü ortaya çıkar. "Televizyon televizyonu" geçenlerde, "Şehirsel manzaralar" çeken bir fotoğrafçıyı tanıtıyordu. Dilimizde, isim tamlamalarının bulunduğunu da neredeyse unutacağız. Bir gün çocuklarımız, "Kitap yaprağı" yerine, "Kitapsal yaprak"; "Kalem ucu" yerine, "Kalemsel uç" derlerse hiç şaşmayınız. Zaten, şu isim tamlamalarının başına gelmedik kalmadı. Önce, "Sümerbank, Etibank, Raybank" diyerek, kolları bacakları kırıldı; sonra da "Restoran Yılmaz", "Otel Bonjur" diyerek tepe taklak edildi. Şimdi sıra "sallı, selli" çıkıntılara gelmiştir.

    Türklerin sefaleti maddî yaramız ise, Türkçe'nin sefaleti de manevî yaramızdır. Bir millet iktisâdî yoksulluktan ölmez ama kültür yoksulluğundan ölür. Türkçe ölürse, Türk milleti de yok olur. O zaman,ortada iktisâdî bakımdan kalkındıracak bir millet de kalmaz. Günümüzde Türk aydınının zihni Türkiye'nin kalkınmasını ekonomik temele bağlamakla şartlanmıştır. Kültürsüz bir milletin yaşayamayacağı âdeta unutuldu. Kültürün kaynaklarının dilde olduğunu ise, bilen yok gibi. Memleketimize bale dersi değil, Türkçe dersi lâzımdır.
    GÜZEL YAZI YAZMA SANATI: 15 ALTIN KURAL
    Her insan değişik yazsa da, herkes kendi çapında güzel yazı yazmak ister. Şimdi Size başarılı bir yazar olma yolunda on beş altın kural sunmak istiyorum:

    1) İLK ÖNCE BİRİNCİ CÜMLEYİ YAZMADAN NEYİ NE İÇİN, KİME VE NE KADAR UZUNLUKTA YAZACAĞINIZI DÜŞÜNÜN!


    Bazı kimseler çok konuşur, hiçbir şey söylemez. Bazıları da çok yazar, hepsi amaçsız, faydasız. Bir konuyu yazmaya başlamadan önce insanın kendi kendisine sorması gerekir, Niçin, neden, kime ne yazıyorum. Yazılması gereken haber mi, yaşanan bir olay mı, veya düşünülen, tasavvur edilen bir konu mu, beni ve kimi ilgilendirir bu konu. Bu soruya cevap aramak demek, hem kendine, hem, yayımlayıcıya ve hem de okuyucuya yardım etmek demektir.

    2) YAZDIĞINIZ KONUYA AŞIK OLUNUZ! ONU ÇOK İYİ TANIYINIZ VE ONA SADIK KALINIZ.

    Ilk önce “Meseleyi” yazın. Sonra tanıdığınız bildiğiniz şeylere geçin. Her bilirkişi, en başarılı yazar bile her konuyu bilemez. Kendi bildiklerine göre yazarsa da çok sürmeden “KURU TOPRAKLARDA” bulur kendini.

    Her şeyden önemlisi “NEREDE, NE BULMAKTIR” Birinci nokta: Kendi kafanızda, ikinci nokta: Archivlerde, Gazetelerde, mecmualarda, üçüncüsü: Ansiklopedilerde, Sözlüklerde, Bibliografilerde, Kütüphanelerde, dördüncüsü: Internette.

    Daha sonra ise “NASIL YAZMAYI BİLMEK”. Bunun için gerekli olan ön şart „Yazma Sevgisidir“.

    3) FİKİRLERİNİZİ BİR DÜZENE SOKUNUZ. BİR

    TREN MİSALİ BİR YOLCULUK YOLU ÇİZİNİZ!

    Bir çorba pişirir gibi her türlü sebzeyi bir tencereye doldurup, pişirmeyiniz. Yazdığınız konuyu satır satır düzene sokunuz. En önemlisi konunun ana hatlarını belirlemeniz. Sonra ise yan hatları. Her şey yerli yerine gelinceye kadar toplayınız, düzünüz ve içiçe yerleştiriniz. Roman, Film, Tiyatro, Radyo yayınları için de bu kural geçerlidir.


    4) KENDİNİZ İÇİN YAZMAYINIZ! OKUYUCUNUZ

    İÇİN YAZINIZ, YANİ BASİT!

    Her insan kendi dilini konuşur. Kimi zaman insanlar bilimsel yazar ve kimse bir şey anlayamaz. Kimi zaman da çok basit yazılır. Iki şekil arasında bir sürü basamak vardır. Yine de Allah´a şükür etmek lazımdır ki, herkesin kendine göre bir dili vardır, yoksa hepimiz hepimizden bıkar, sıkılırdık.

    Ama hepimizin çok sevdiği bir dil vardır ki, o dil basit, anlaşılır, kısa ve öz, zaman almayan, zorlamayan, açık ve yanlış anlaşılmayan bir dildir.

    Bir noktayı başka türlü yazarsanız, okuyucu kaybedersiniz, eğer ama temelden başka türlü yazarsanız o zaman hepsini kaybedersiniz.

    Yazım kuralları içinde en çok zedelenen kural „BASİTLİK KURALIDIR“. O yüzden yazılanlar çoğu zaman okunmaz. Kelimeler, cümleler, düşünceler mezara döner. Neden mi? Çünkü elimizdeki kağıt, önümüzdeki ekran, elimizdeki alıcı aniden bizi bizden uzaklaştırır da ondan. Kendimiz olmayı hemen unutuveririz. Konuştuklarımız bir cümleler curcunasına döner, okuduklarımız ise düzensiz bir Akordeona.

    Büyük düşünceler basit şekle getirilemez mi? Evet, getirilir. Tüm büyük yazarlar bunu başarabilmişlerdir. Siz de başarabilirsiniz! Yazdığınız her cümleye karşı bir savaş açarsanız, cümleleri düzenlerseniz, aklınıza nasıl geliyorsa, öyle yazmazsanız! İşte orada gerçek anlamda “BASİT YAZMA SANATI” başlar. Bu oldukça zor bir iştir.

    Bize inanmıyor musunuz? O zaman Schoppenhauer´e inanın: „Hiçbir şey anlamlı düşünceleri herkesin anlayabileceği şekle getirmek kadar zor değildir.”


    5) BAŞLIK MIKNATIS GİBİ OLMALIDIR, FAKAT

    BAŞLANGIÇ GÖZ AÇMALIDIR!

    Başlık bir mıknatıs mı olmalı? CERAMS’ın yazdığı ‘TANRILAR, MEZARLAR, ALİMLER’i gibi yani. Tam milli piyangoyu tutturmak gibi. Bu kitapta herşey doğru idi, kitabın isminden tutun, içeriğine, yayınlanış tarihine ve okuyucunun okuma öğrenme ihtirasına kadar. Kitap roman olmasa da anlatım tarzı Cerams’ın ne kadar güzel tasvir ettiğini gösteriyor.


    Alman’ların büyük düşünürlerinden Lessing bakın başlık hakkında ne demiş: Bir başlık yıkanır bir kağıt parçası olmamalıdır. ‘Ne kadar az yazının içeriğini ele verirse, o kadar iyidir’. Acaba Tolstoy’un ‘ANNA KARENINA’sı’ HAMSUN’un ‘VOCTORIA’sı’ Thomas Mann’nın ‘BUDDENBROOKS’ kitapları başlıklarıyla mı meşhur oldular? Ne dersiniz?
    Yazar hemen başta okuyucusunun gözlerini açmasını bilmelidir. İlk etapta ‘MERAK’ uyandırmalıdır. Bir olayı anlatıyorsa, kimin, nerede, ne yaptığını anlatmalıdır. Ve neden, nasıl, ne yaptığını yazmalıdır.
    Yazar bir cümleyle Thomas Mann ve Tolstoy gibi hemen olaya atlayabilir, suya atlar gibi. Veya Gabriel Garcia Marques gibi birinci cümleyle okuyucusunu kenetlemesini bilir ve onun kitabın sonuna kadar heyecanla birinci cümleyi takip etmesini sağlar.
    6) SADECE PARMAKLARINIZLA YAZMAYINIZ, BEŞ

    DUYU ORGANINIZIN BEŞİNİ KULLANINIZ!


    Siz görebiliyor, tadabiliyor, koklayabiliyor, hissedebiliyorsunuz, değil mi? Okuyucularınız da aynısını yapabiliyor. Ancak ne var ki, bazı yazarlar bunu unutuyorlar. Zavallı Yazarlar, zavallı okuyucular!
    Her dil kendine göre zengindir. Dilleri bir Restorana benzetebiliriz. Bu restorandın mutfağında bir yemek nasıl pişirilir, nasıl kızartılır, nasıl tabağa konur ve nasıl servis ediliyorsa, güzel yazı sanatı da aynı özellikleri taşır.

    Yazarken okuyucunun beş duyusunu canlandırmalısınız. Anlatım tarzınız sadece bir duyuya hitap etmemeli.


    7) YABANCI KELİME KULLANMAYINIZ!

    OKUYUCULARINIZ SIZE MINNETTAR OLUR!


    Türkçe yazıyorsanız, Türkçe yazın, Arapça yazıyorsanız Arapça yazın, Almanca yazıyorsanız Almanca yazın, lütfen! Yabancı kelimeler ‘YANLIŞ BOZUK PARA’ gibidirler, okuyucu hemen anlar o paraların geçmediğini. En çok yabancı kelime kullananlar Sosyologlar, Psikologlar, Politologlardır. Bazı yazarlar 400 sayfalık eserler yazarlar. Onların yazdığı anlaşılmaz dili ‘BASİT’ bir dille yazsa insan, 100 sayfa bile etmez söylemek istedikleri. Aynı şey Ekonomistler ve Banka çinciliği için de geçerlidir. Yani çok konuşur, hiçbir şey söylemezler. Bazıları da yabancı kelimeleri siper olarak kullanıp, aslında bir şeyi bilmediklerini göstermemeye çalışırlar. Bazıları da LUHMANN gibi anlaşılmak istemezler. Nıklas LUHMANN’nın bıraktığı ‘Sistem Teorisini’ dünyada anlayan pek az kişi (beş – on kişi) vardır. Adam gerçekten üç beş kişinin kendisini anlamasını istemiş. Belki de çoğunluğu hor gördüğünden kaynaklanmış.
    8) NESNELERLE SAVAŞINIZ!
    Bildirge yapmayınız, bildiriniz! Açıklama yapmayınız, açıklayınız! Sınırınızı bilip, bilinçlendiriniz okuyucuyu. Kardeşinize sevgi hazırlamayınız, ona sevgi veriniz! Firkriniz için ilgi uyandırmasanız da, milletin fikirlerinize sıcak bakmasını sağlayınız! Nesneler her dilde kanser hücresi gibidirler. Açıkça kelime üretimi, başka hiç birşey değil.
    Nesneler yerine ‘YÜKLEM’ kullanınız. Fiiller her zaman cümlelere can katar.
    Bu hastalığa karşı ise Sizin elinizdeki silah ‘KIRMIZI KALEMİNİZDİR’. Onu kendinize arkadaş ediniz. Eğer kırmızı kaleminizle iyi bir dostluk kurabilirseniz okuyucunuzun da dostu olursunuz. Bir örnek vermek gerekirse:

    JULIUS CESAR şöyle yazmamıştır: Olay yerine geldikten ve şartları teşhis ettikten sonra, Zafer kazanmamız mümkün olmuştur. Hayır, o şöyle söylemiştir: BEN GELDİM, GÖRDÜM VE KAZANDIM!’

    Bir başka örnek: ‘İnsan Şeytanın resmini duvara çizerse, şeytan görünür’. (Alman Atasözü) Orada ama şöyle denmiyor: ‘Şeytanın resmini duvara çizdikten sonra şeytanın gelme olasılığı tehlikesi doğmuştur’.

    Elinize bir makale alın. Herhangi bir gazete parçası ve kırmızı kaleminizle bakın o yazılara. Kaç tane ‘Vır, vır, vır!’ görürseniz silin o ‘vır vırları’. BUNU GERÇEKTEN YAPIN! Boş laf eden çok da, dolu laf eden az olur!

    ‘BASİT’ ve ‘ÖZ’ ve ‘OKUNUR’ bir Türkçe yazmanın yolu kırmızı kalemden geçer. Eğer böyle bir Türkçe’yi yazmayı öğrenirseniz, o zaman okuyucularınızın da Sizin yazılarınızı geçekten severek okumalarını sağlamış olursunuz.

    9) YAZDIĞINIZ NE ISE NEFES ALMALIDIR! Bakın

    VOLTAIR ne demiş: ‘YAZI HER ÇEŞİT YAZILIR, BIR

    TEK SIKICI YAZILAMAZ!’


    Yazı okunmak için yazılıyorsa, kendi kendine konuşur gibi yazılmamalıdır. En kuru konuyu bile işleseniz, okuyucu söylemek istediklerinizi öğrenmek ve benimsemek ister. Öğretirken de, açıklarken de okuyucuyla sohbet etmelisiniz. Zevkle dinlemek, ancak zevkle yazmakla mümkündür. İyi bir aşçı kokuşmuş bir deri parçasıyla da güzel bir yemek pişirir. Yani okuyucuda bir tad bırakmalı yazdıklarınız. Önünüzdeki boş kağıda konuşmadan önce o hazzı vermeğe çalışmalısınız. Okuyucuyla bir ikili konuşma köprüsü kurmalısınız! LESSING’in ‘ANTI- GOEZE’ eserinde yaptığı gibi. Yazar sanki bir Parlamento Debatı yazmış: Hitap, çağrı, eleştiri, karşı koyma, soru üzerine soru, cevap üzerine de cevaplar.

    İkili konuşmanın ustası olunuz! Dilerseniz karşınıza bir ayna koyun ve aynayla konuşur gibi yapın. Yazarken yaşadığınızı görürsünüz. Bu çeşit yazma ‘HAYAT DOLU YAZMAKTIR. NEFES ALAN YAZI YAZMAKTIR.


    10) CÜMLELERİNİZİ ÖYLE YERLEŞTİRİN Kİ,

    OTURSUNLAR!


    Çok basitmiş gibi görünür ama, herkes bu işi beceremez. Belki de hiç kimse cümleleri tam yerlerine oturtamaz. Mesela bazı yazarlar vardır, bir cümleyi defalarca değiştirirler, tıpkı her sahneyi yüz kere çevirten Rejisörler gibi. Charly Chaplin mesela kör bir kadından çiçek satın alma sahnesini tam yüz kez yeniden çevirtmiştir. Ta ki mükemmel bir alış-veriş sergileyinceye kadar.
    Ancak birçok cümleyi tutup, atmakla tabi ki ne Charly Chaplin ne de Thomas Mann olabilirsiniz.
    Schopenhauer özetle şöyle söylemiş: Insanoğlu bir anda bir düşünceyi düşünebildiğinden Stilistikteki temel bir kural, aynı anda birçok düşünceyi yansıtmamak olmalıdır. Okuyucudan iki veya daha fazla düşünce anlaması beklenemez. Düşünceleri dolap gibi birbirine dolamak demek altı şeyi bir anda söylemek içindir. Halbuki en doğru şey, bir şeyi diğer şeyin ardından söylemekten geçer. Schopenhauerin demek ıstediğini Adalbert Stifter çok güzel sergilemiş:

    ‘İnsan Gülecinden tepeye doğru kiraz ağacının bulunduğu yere, kuzeye doğru giderse, bir çayırlığa gelir, içinden bir dere geçen çayırlıkta arkadaşım meşe ağaçları yetiştirir ve onlardan arkadaşım kışlık odun ihtiyacını giderir, onun yanı sıra da o ağaçları atölyesinde kereste ve mobilya yapımında kullanır’. :

    Adalbert ne kadar güzel tek tek düşünce sıralamış. Ludwig Reiners bu stilde insanın bir kitabı bir cümle ile yazabileceğini iddia etmiş.

    Bir cümlenin ne kadar uzun olması gerektiğini kestirmek mümkün değildir. Bismark ‘Düşüncelerim ve Hatıralarım’ kitabında 34 kelime kullanmış. Heinrich Böll 31 kelime, Max Frisch ise 19 kelime kullanmış, genel olarak.

    Bir cümlede kısa ve uzunları karıştırıp, 15-20 kelime kullanırsa insan en doğrusunu yapar. Ancak döner dolaplardan kaçınılmalı, birbirine bağlı bir yığın cümle kurmamalı.

    11) KIRMIZI KALEMİNİZİ UZUN OLAN KISIMLARI

    PARAGRAF PRAGRAF AYIRMANIZ İÇİN DE

    KULLANMALISINIZ!


    Yolculuk planınızda bir istasyondan diğerine giderken bazen durmanız gerekir, bazen de istasyon olduğunu bilir, durmazsınız hızlı bir trenin her durakta durmadığı gibi. Okuyucularınız ama bazen nefes almak isterler, o yüzden her 12-15 ‘inci cümlede bir paragraf konulması, bir düşünme molası vermek gerekir. Birçok paragrafın da arasına bir veya en çok iki cümleli paragraflar konulmalıdır. Çünkü okuyucu da yazar gibi dinlenerek, okumak ister.

    12) CÜMLELERİNİZDE CİMRİ OLUN! AZ VE ÖZ

    YAZIN: AZ, DAHA AZ, EN AZ!
    Fransız Filosofu VAUVENARGUES ‘En iyi yazarlar bile çok konuşuyorlar!’ demiş.

    SCHOPPENHAUER da şöyle buyurmuş: ‘Her kim ki sonraki dünyaya seyahata çıkmak isterse, yanına fazla ağır bir bagaj almamalıdır.’ Bununla şu kastediliyor: Her fazla ünite, her fazla paragraf, her fazla cümle, her fazla harf atılmalıdır.

    Ludwig Rainers Atma sanatı üzerine şunları söylemiş: ‘Fuzuli herşeyi atmak, zaruri herşeyi de bir kez söylemek; bu basit sanatı ne yazık ki, tüm yazarların onda dokuzu bilmez’.

    Birinci, ikinci ve üçüncü nüshanızda çizdiğiniz her cümle yazınıza yalınlık, düşüncelerinize açıklık katar, emin olunuz!


    13) ELBETTE AÇIK BİR DİLLE YAZMALISINIZ!

    TOLSTOY bunu şöyle açıklamış: ‘Ne düşünürseniz düşünün, ama öyle bir şekilde düşünün ki, Sizi herkes anlayabilsin. Açık ve basit bir dille konuşulan veya yazılan hiçbir şey kötü olamaz’.

    Sisli bulutlu, kapkara, konuşanlar, aslında kimsenin kendilerinin bir şey bilmediklerini sezinlememeleri için öyle bulanık konuşurlar. Her kim ki açıkça düşünebiliyorsa, açık ta yazabilir. Karanlık ve anlaşılamamazlık kötü bir belirtidir. Yüzde 99 düşüncenin beilrsiz oluşundan kaynaklanır. İnsan düşünebiliyorsa, düşüncesini açıkça bir anlamda söyleme kabiliyetine sahiptir. Çift ve birçok anlam kullanmalar, birbirine bağlı zincirler üretmeler esasen o kişilerin söyleyecek bir şeylerinin olmadığının göstergesidir.

    14) KULAKLARINIZLA YAZIN!

    Kulaklarla yazmak demek, yazdığınızı yüksek sesle okumak demek. O zaman nerede ne hata olduğunu daha iyi kavrar insan.

    Bu kuralı yerine getirmenin en güzel yolu, yazdığınızı bir kasete almaktır. Sesinizi aldığınız kasete birkaç gün dokunmayın. Sonra elinize yazdığınız yazıyı alın ve kaseti dinleyin. O zaman kırmızı kaleminizi nerelerde kullanmanız gerektiğini anlarsınız. Çalışmanızda düzgün olmayan yerler bulunduğuna şaşar, onları çok güzel belirleyebilirsiniz.


    15) SON CÜMLENİZİN NOKTASI GERÇEK SON DEĞİLDİR!


    Bazıları yazının sonunu hiç zor görmezler. Bazıları da ‘Bitirmek başlamaktan zordur’ derler. Hangisi doğru acaba? Ne o, ne de o. Eğer bilimsel bir çalışma yaptı iseniz, bitirmek en kolay iştir. Önemli cümlelerle özetler, bitirisiniz. Biraz da gelecekteki gelişmelerin neler olacağını bildirirsiniz.

    Ancak eğer bir şeyler anlattı iseniz, o zaman sona gelmek biraz zordur.

    Bu konuda bir tavsiye vermek gerekirse: Büyük adamların, örnek yazarların eserlerine bakınız, onlar yazılarını nasıl bitirmişlerse, onlar Size ibaret olsunlar!

    Evet, GÜZEL YAZI YAZMA SANATININ sonuna gelmiş bulunuyorum. Umarım bu kurallar geleceğin büyük adamlarına ALTIN KURALLAR olarak ışık tutar ve nice okuyuculara zevkle okuma kaynağı olurlar.


      1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   34






        Ana sayfa


    Kompozisyon kavraminin tanimi ve çEŞİtleri tanimi

    Indir 2.75 Mb.