bilgiz.org

HiriSTİyan olan bir müSLÜman

  • Ölümünden sonra tamamlanan hayat hikayesi
  • İÇİNDEKİLER
  • ÖNSÖZ



  • Sayfa1/16
    Tarih26.12.2017
    Büyüklüğü1.06 Mb.
    TipiYazı

    Indir 1.06 Mb.
      1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   16


    HIRİSTİYAN OLAN BİR MÜSLÜMAN

    [Asıl adı Muhammed Şükrü Efendi olan]


    YAHYA AVETARANYAN’IN YAŞAM ÖYKÜSÜ

    Yahya Avetaranyan tarafından yazılan


    Geschichte eines Mohammedaners der Christ wurde Kitabının


    Çevirisi

    Richard Schäfer tarafından kaleme alınan


    Ölümünden sonra tamamlanan hayat hikayesi


    ve

    Dipnotlar, ekler, indeksler ve haritaları hazırlayıp Almanca’dan İngilizce’ye kazandıran


    John Bechard

    Kutsal Kitap Ayetleri KUTSAL KİTAP TÜRKÇE YENİ ÇEVİRİ’den alınmıştır. Eski Antlaşma© The Bible Society in Turkey, 2001; Yeni Antlaşma © The Translation Trust, 1987, 1994, 2001. Tüm yayın hakları Kitabı Mukaddes Şirketi ile Yeni Yaşam Yayınlarına aittir ve izin ile kullanılmıştır.


    İngilizce edisyon için yayın hakları © 2002 John Bechard
    Bu kitabın her türlü yayın hakkı saklıdır. Telif hakkı sahiplerinin yazılı izni olmadan bu kitabın yayınının herhangi bir şekilde basılıp çoğaltılması – fotokopi yoluyla çoğaltılması, bilgisayar ortamında kullanılması, kaset veya CD’ye kaydedilmesi dahil yasaktır. Kitabın metnini yukarıda anılan herhangi bir biçimde kullanmak isteyenler, telif hakkı sahiplerinin yazılı izni için yayıncıya başvurmalıdır.

    ‘Siz ilahlarsınız’ diyorum, ‘Yüceler Yücesi'nin oğullarısınız hepiniz!


    Mezmur 82:6

    “Ben ve Baba biriz."


    Yahudi yetkililer O’nu taşlamak için yerden yine taş aldılar.
    İsa onlara, "Size Baba’dan kaynaklanan birçok iyi işler gösterdim" dedi. "Bu işlerden hangisi için beni taşlıyorsunuz?"
    Şöyle yanıt verdiler: "Seni iyi işlerden ötürü değil, küfür ettiğin için taşlıyoruz. İnsan olduğun halde Tanrı olduğunu ileri sürüyorsun."
    İsa şu karşılığı verdi: "Yasanızda, ‘Siz ilahlarsınız, dedim’ diye yazılı değil mi?
    Tanrı, kendilerine sözünü gönderdiği kimseleri ilahlar diye adlandırır. Kutsal Yazı da geçerliliğini yitirmez.
    Baba beni kendine ayırıp dünyaya gönderdi. Öyleyse ‘Tanrı’nın Oğlu’yum’ dediğim için bana nasıl ‘Küfür ediyorsun’ dersiniz?
    Eğer Babam’ın işlerini yapmıyorsam, bana iman etmeyin.
    Ama yapıyorsam, bana iman etmeseniz bile, yaptığım işlere iman edin. Öyle ki, Baba’nın bende, benim de Baba’da olduğumu bilesiniz ve anlayasınız."
    Yuhanna 10:30-38

    İÇİNDEKİLER


    Önsöz


    1 Çocukluk ve Gençlik Dönemi

    2 Bir İslam Tarikatı

    3 Yoldan Sapmış Bir Kuzu Gibi

    4 İlk Güreş

    5 Karanlıktan Sonra Gelen Işık

    6 Hem Din Alimi Hem De Hıristiyan

    7 Yeni Işıkta Yeni Bir Yol

    8 İman Uğruna Denenmeler

    9 Hıristiyanlar Arasında Bir Hıristiyan

    10 Rab İçin Çalışmak

    11 Pamirlerin Ötesi

    12 Kaşgar’daki Görevin Başlaması

    13 Engeller

    14 Kaşgar’daki İlk Vaftiz

    15 Doktor Sven Hedin Gezisi

    17 Kaşgar’daki Son Günlerim

    18 Yol Tecrübeleri

    19 Yeni Bir Tanışma ve Sonuçları

    20 Kutsal Kitap Çevirisi

    21 Bulgaristan’daki Müslümanlara Müjde

    22 Çeşitli Deneyimler ve Bereketler

    23 Filibe. Çalışma ve Mücadele Yılları

    24 Türk Devriminden Sonra

    25 Mücadele ve Çalışma. Balkan Savaşları

    26 Dünya Savaşı ve Etkileri

    27 Dolu Dolu Bir Yaşamın Sonunda

    28 Sözün Kısası

    29 Çevirmenin Özeti

    Ekler

    Haritalar



    ÖNSÖZ


    Bu kitabın kahramanı olan Hıristiyanlığı kabul etmiş Müslüman, 1919 yılında ölmüştür.


    1905’teki ilk baskıda kendi yaşam öyküsünün 1900 yılına kadar olan kısmını aktarmıştır. Alman Doğu’ya Müjdeleme kuruluşuna katılmasıyla öyküsünü bitirmiştir ama bu grubun yayımlarında sonradan başından geçecek deneyimler de yayımlanmıştır.
    Müjdeci Yahya Avetaranyan, Alman Doğu’ya Müjdeleme grubundan 1918 yılında ayrılıp Potsdam’daki Doktor Lepsius’un Doğu’ya Müjdeleme grubuna katılır ve yaşamı boyunca mücadelesini verdiği uğraşını böylece Lepsius Kurumuna emanet eder.
    Avetaranyan’ın ölümünden sonra görevi sürdürmek için en uygun kişi olan Johannes Lepsius, Avetaranyan’ın yaşam öyküsünün bütününü yeni bir baskı ile yayımlamak ister ama hastalığı ve sonra da ölümü bunu engeller. Yayıma hazırlama işi müjdeleme derneğine kalmıştır. Müjdeleme derneği, 1900’den itibaren Avetaranyan ile birlikte çalışmış olduğundan ve Johannes Lepsius’un 33 yıldır yürütmekte olduğu genel sekreterlik görevini artık ben devraldığımdan dolayı, iş bana kalmıştı. Hıristiyan olmuş bir Müslümanın sadık sevgisi ile birleşen Alman incilî iman yaşamının geçmişte neler başarabildiğinin kayıtlarını sunmakla sadece büyük erdemlere sahip iki kişiye karşı olan görevimi yerine getirmiş oluyorum.
    Orakçılar yorulduklarında tırpanlarını bir kenara bırakmazlar, kendilerinden sonra gelenlere emanet ederler çünkü amaç üründür ve yalnızca ürünü görmek için çalışırlar.
    Ey, mahsulün sahibi Rab, ürünü kaldıracak işçiler gönder!

    Potsdam, 31 Mart 1930.

    Richard Schäfer,

    Potsdam’daki Dr. Lepsius’un Alman Doğu’ya Müjdeleme Kuruluşu adına.




    BİRİNCİ BÖLÜM

    ÇOCUKLUK VE GENÇLİK DÖNEMİ

    Ben Yahya, İslam inancı ve öğretisi altında yetiştirilmiştim. Oğlunun kanı uğruna, müjdesi aracılığıyla beni çağıranın ve Kutsal Ruh’u ile beni ikna edenin lütfunu övmek için başımdan geçen olayları yazmaya koyuldum. Yücelik sonsuzluklar boyunca O’nun olsun!


    Anadolu’da, Erzurum’da, Süleyman Efendi adında bir Müslüman yaşıyordu; kendisi Vali Esad Paşa’nın mührünü taşımakla sorumluydu. İki kızı vardı, Hatice ve Münife. Daha genç olan Münife, on iki yaşında işitme ve konuşma yetisini kaybetti. Bir süre sonra da görme duyusu o kadar zayıflaştı ki neredeyse hiç bir şey görememeye başladı. Çaresiz baba bir çok hekime başvurdu ancak doktorlar da ne yapmaları gerektiğini bilemediler. Süleyman Efendi serveti sayesinde en tanınmış hekimleri getirtmiş olmasına rağmen talihsiz çocuğa hiç biri yardımcı olamadı. Hatice sağlıklıydı, babası tarafından Bayburt katibi ve Müslümanlar arasında çok tanınmış bir şair olan Zihni ile evlendirilmişti. Süleyman Efendinin hiç erkek çocuğu olmadığından dolayı erkek bir torun istiyordu. Hatice bir oğul doğurduğunda çok sevinmesinin nedeni bu yüzdendi. Fakat üç yıl sonra ölüm, çocuğu ailesinden ayırınca artık dedesininde o evde yaşaması için bir sebep kalmamıştı. Evini, kızlarını bırakıp gitti, bir daha da dönmedi. Bir kaç yıl sonra Hatice, kocasını da kaybetti ve sağır, dilsiz kızkardeşi ile yalnız kaldı. Fakat kısa bir süre sonra Erzurum yakınlarındaki Haydari köyünden Recep Baba adındaki bir şeyh ile ikinci evliliğini yaptı. Bir kaç yıl Erzurum’da yaşadılar. Daha sonra şeyh, eşi ve baldızıyla Haydari’ye yerleşti.
    Haydari’de yaşarlarken Avrenli kasabasından Ganizade Ali adında bir adam şeyhin müridi yani öğrencisi olmak için geldi. Dervişlerin kurallarına ve geleneklerine göre bu adam şeyhe bir kaç yıl hizmet etmek zorundaydı. Bu arada şeyhin aklına Münife’yi öğrencisi ile evlendirme fikri geldi. Ali, öğretmeninin ve daha önemlisi efendisinin arzusunu sevinçle kabul etti çünkü şeyh, Ali’ye bir oğlunun olacağı ve bu çocuğun doğumunun tüm aileyi mutlu edeceği kehanetinde bulunmuştu. Münife, 30 Haziran 1861’de bir oğlan doğurdu ve adını Muhammed Şükrü koydu.

    Şeyh öldükten bir süre sonra Hatice, kızkardeşini ve bakımıyla tamamen kendisi ilgilendiği çocuğu da alarak şehre [Erzurum’a] geri döndü. Şükrü üç yaşlarındayken teyzesi ve annesiyle birlikte bir gün hamama gitti. O gün orada harika bir şey gerçekleşti. Münife taşın üzerinde yıkanırken birden bire konuşmaya, çevresindeki nesneleri görmeye başladı. Oğlunu çağırıp kucağına aldı, ona sarıldı, öptü ve eve gidince ona şeker alacağını söyledi. Son sudan sonra minderlerin üzerinde uzanarak buhar banyosu yaptılar. Kızkardeşinin düzelmesine çok sevinen Hatice, onu uyandırmak için yanına döndüğünde Münife gözlerini bir daha açmadı. Ölmüştü.


    Cenaze ertesi gündü. Şükrü teyzesiyle birlikte kaldı. Babası hiç sesini çıkarmadan bu olaydan memnundu; teyzesi zaten çocuğa çok iyi bakmaktaydı. Bir süre sonra oğlunu götürmek için geldi. Ancak Hatice, kendi oğlu gibi sevdiği Şükrü’nün götürülmesine direnmekte kararlıydı. Babası oğlunu götürmek için bir çok defa daha geldi ama boşunaydı. En sonunda teyze, babanın içeri girmesini engellemek için kapıları sürgüledi. Bundan sonra Ali vazgeçmiş gibi göründü. Evden hatta şehirden bile uzaklaştı, Hatice artık koruma duvarlarını yıkabilirdi. Bir gün Şükrü sokakta oynuyordu; birdenbire babası çıkageldi, onu çağırdı ve kendi köyüne götürdü. Çocuk hiç tereddüt etmeden babasıyla gitti. Fakat Hatice, çocuğu evine geri getirecek olan jandarmaları çağırana kadar çocuğun ortadan kaybolduğunu farketmemişti. Bu sefer baba, yasaların kendisine verdiği hakları almak için müftüye gitti. Ancak müftünün eşi ile arkadaş olan Hatice durumu o kadar iyi ayarlamıştı ki dava her seferinde erteleniyordu. Müftü, yasayı müddetsiz olarak atlatamayacağını anlayınca birbirleriyle evlenmelerini öğütledi. Mesele bu şekilde çözüldü.
    Ali biraz garip bir insandı. Gerçeği bilmek için sınırsız bir açlık duyuyordu, bu arzusu hiç bir zaman doyuma ulaşmamıştı ve hayatını mutsuz ediyor, ona rahatsızlık veriyordu. Dervişlerin fikirleri onu bir ileri bir geri sürükleyip duruyordu. Bugün bu şeyhle birlikteyse yarın başka bir şeyhin yanında oluyordu; Bazen başıboş dolanıyordu bazen de para kazanmak için muska yazıyordu. Bir süre orduya da hizmet etmişti. Böylece bir oğlu bile olduğu aklına gelmeden aylar ve yıllar geçti. Eğer Hatice çocuğa sevgiyle bakmasa, köyün birinde babasının akrabalarının yanında hiç bir eğitim almadan büyüyeceğine şüphe yoktu. Onaltı yaşına kadar teyzesinin evinde kaldı. Teyze, kendi geçimini kendisi sağlamıştı ve babası Süleyman Efendi’den kalan miras evleri satması geçimine katkıda bulunmuştu.
    Şükrü, altı yaşından beri din alimleri okuluna gitmekteydi. Oniki yaşına kadar kendisine İslam öğretisi verildi. Bu zamanda Müslümanlık inancı, çocuğun doğasında kökleşmişti ve ömrünün ilerleyen yıllarında insanlar bu kökleri yok edemediler. Yedi yılda İslam kurallarına göre namaz kılmayı öğrenmişti. Teyze, Hocanın çocuğa öğrettiklerini her gün evde tekrarlattırıyordu çünkü Hatice, dini kuralların ve yasakların çocuğun aklına ve yüreğine kazınmasını istiyordu.
    Şükrü onikinci yılını bitirdiğinde, sağlığı daha fazla ders çalışmaya izin vermeyeceğinden dolayı, analığı onu Garabed adında Ermeni bir terzinin yanına çırak olarak verdi. Hıristiyanlardan çok nefret ettiğine ve dinlerinden iğrendiğine hiç şüphe yoktu ama Müslümanlar arasında alışılagelmiş bir çok günahın Hıristiyanlarda olmadığını bildiğinden, camide beş vakit namazını kılma şartı ile çocuğu onlara emanet etmişti. Böylece Şükrü iki yıl boyunca terzilik mesleğini öğrendi ve eğitimine kaldığı yerden devam etti.
    Bu arada Ali, Karadağ savaşı sırasında askere çağrıldı. Aslında çağrılması gerçeğe olan sevgisi yüzündendi. Bir kaç yıl önce Rus savaşı sırasında orduda görev yapmıştı ama Rusların zafer kazanması yüzünden kendi birliği ile kaçmıştı. Sonra o savaşta yer alan herkes toplandı ve askeri bir mahkeme huzurunda Ali’ye neden firar ettiği soruldu. Gerçeği söyledi ve kaçtığını anlattı. Önceki komutanı, Ali’nin hastanede yardım etmek üzere kaydedildiğini ve daha sonra ikisi yalnız kaldıklarında ise eğer bu ifadeyi doğrularsa serbest bırakılacağını anlattı. Ancak Ali gerçeğe bağlı kalmasının sonucu olarak savaşa gönderildi. Askerlik onun için oldukça rahat geçti. Sakin yaratılışından ve dervişlerle ilişkisinden dolayı kutsal bir adam olarak görülmekte. Çoğu zaman dua etsin diye çatışmalardan uzakta tutulmaktaydı.
    Hatice ise evde, yalnız ve terkedilmiş durumdaydı. Şükrü’ye haber gönderip “Buralardan gitmeliyiz. Ruslar yakın zamanda Erzurum’a girecek, bizi sersefil ve muhtaç bırakacaklar. Bayburt’a eski kocam Zihni’nin evine gideriz ve kimse sana zarar vermez” dedi. Zihni ilk evliliğinden bir oğul bırakmıştı ve oğlu sık sık üvey annesini ziyarete gelirdi. Bu adam yetenekli bir yazardı ve onun evi Hatice’ye yuva oldu, Şükrü ise ondan çok şey öğrendi. Fakat Bayburt’ta bir yıl geçirdikten sonra Hatice öldü, evlatlığı onun için çok yas tuttu.
    Bu satırları yazan kişinin ben, Ali ve Münife oğlu Şükrü olduğumu, teyzem ve analığım olan Hatice’yi ömrümün sonuna kadar sevgiyle andığımı açıklamalıyım.
    Ruslar Erzurum’u ele geçirdikten sonra babamın Erzincan’da olduğunu ve beni görmek istediğini haber aldım. Böylece Erzincan’a hareket ettim. Fakat vardığımda babam orada yoktu. Onu kendi köyü olan Avrenli’de bulduğumda Hatice’nin öldüğünü söyledim. Sonra bana gelecekle ilgili planlarını anlattı.
    “Artık burada kalamayız” dedi, “Ruslar şehrimizi ele geçirdi.” O günlerde bir Rusun yüzünü görmeye dayanamayacak kadar Ruslardan nefret ettiğimden dolayı babama yürekten katıldım. “Sahip olduğumuz her şeyi satmalıyız” dedi, “ve Bağdat’a taşınmalıyız; orada imamların bir çok türbesi var. Ayrıca şehirde bir çok derviş yaşamakta.” Gitmekte isteksizdim, her şeyden önce çok gençtim, deneyimsizdim ve babamın beni nasıl bir yaşama sürüklediğini bilemiyordum.
    İlk önce evimizi satmak ve derviş giysilerimizi değiştirmek üzere şehre [Erzurum’a] gittik. Yalnızca seyidlerin yani Peygamberin soyundan gelenlerin giyebileceği yeşil sarıklarımızı taktık. O zamana kadar daha önce sadece bir kez giymiştim, Hatice okula giderken giydirmişti. Hoca sarığı gördüğünde şaşırmış ve nasıl olur da yeşil sarık takarak okula gittiğimi sormuştu. Teyzemin verdiğini söylemiştim. Sonra ciddi bir şekilde “teyzen yeşil sarığı sadece Peygamber soyundan gelen kişilerin giyebileceğini bilmiyor mu? Git ve söylediklerimi ona anlat” demişti. Eve döndüğümde olanları Hatice’ye anlattım. Ailemizin soyu hakkıda hocanın hiç bir şey bilmemesine şaşmıştı. Çünkü Haticenin memleketinde Muhammed’in soyundan gelenler, sadece o ailenin taşıyabileceği isimlerle tanınırlar. Oysa başka ülkelerde kişinin kökenini gösteren yazılı belgeler kullanılır. Ertesi sabah teyzem benimle birlikte gelerek hocayı gördü. Teyzem babasının adını söyler söylemez hoca nazik hatta mütevazı bir davranışa büründü. O günden sonra okula girdiğimde ayağa kalkar ve hatta beni hep yanına oturturdu. Ancak bu ilginin ve saygının benim için değil ama yüce atalarım için olduğunu önemle vurgulardı. Bana göre bu şeyleri konuşmaya gerek yoktur çünkü boşturlar ancak İslam’a inananların hurafelere ve önyargılara ne kadar eğilimli olduklarını gösterirler. Ben de bu konuda onlardan aşağı kalır değildim. Mesih’i tanımadan önce yaşadığım sürece yararsız şeylere güvendim ve uzun bir süre soyum, beni Mesih’ten uzak tutmak için Şeytan’ın elinde bir araç oldu. Fakat beni özgür kılan Kurtarıcının adına övgüler sunarım!
    Sonunda babam Bektaşi Dervişlerine katıldı ve beni de bu gruba yaklaştırdı. Tüm dervişler gibi bunlar da bedenlerini en büyük düşmanları olarak görür ve çeşitli yollarla bedenlerini zayıflatmaya ve arzularını bastırmaya çalışırlar. Yürüyerek uzun yolculuklara çıkarlar, sık sık oruç tutarlar ve kendilerini esrar 1 içmeye teslim ederlerdi. Aslında esrar ile insan ruhu kendinden geçer ve dervişlere göre esrar, yaşamın asıl amacı olan ilahi şeyleri derin düşünebilmek için özel bir yeterlilik kazandırır. Namaz ve abdest gibi şekillere ve törenlere tenezzül etmezler.
    Babam esrar içerdi, ben de aynı şekilde içmeye başlamıştım ama hayatımı ve gençliğimi tehlikelerin en büyüğüne maruz bıraktığımın farkında değildim, bilmiyordum.
    Kısa bir süre sonra Erzurum’dan ayrılarak Hasankale’ye geldik. Seyahatlarimizin hepsinde olduğu gibi bir dervişin evine uğradık ve sohbet ettik. Orada çok harika şeyler duydum. O zamana kadar tüm hayatımı sadakatle sunduğum Tanrı’ya kulluk etmem pek bir şey sayılmazdı. Kendimi koruduğum bir şey aslında Tanrı’yı hoşnut eden şeyler olmalıydı. Sorular ve şüpheler oluştu bende ama ne zaman esrar içsem hepsi çabucak yok olup giderdi. Sonra bu yeni yaşamın doğru ve iyi olduğunu düşünürdüm. Soluk benzimi, gayipten gelen sesleri ve ciğerlerimde hissettiğim acıları Tanrı’nın tadı olarak sayardım. Geleceğimi hiç düşünmedim, ne yapmalıydım ne olmalıydım, bunların yerine dervişlerin yaşam tarzını tam olarak kabul ettim.
    Hasakale’den Hınıs kalesine ve sonra da Muş’a gittik; oradan da Bitlis’e, Siirt’e ve Cizre’ye gittik. Zakhu adlı küçük bir kasabada bir kaç gün daha kaldıktan sonra bizimle aynı görüşlere sahip bir çok insanın yaşadığı Musul’a vardık. Özellikle de çevre köylerde bir çok Bektaşi Dervişi yaşamaktaydı. Farklı düşünce okullarına ait olsalar da, çoğunlukla Yoloğlu, öğretişlerinde sadece biraz farklılık vardı. Sonraki durağımız olan Erbil’de bile bu harabatiler (‘dünyadan kaçan insanlar’) ile karşılaştık. Altınköprü’de bence tüm bu insanların en düzgünü ve en saygını olan bir harabatinin evinde kaldık. Yaşlı bir adamdı ve kendi kasabasındaki Sünni imamlar kurumunu yürütüyordu. Topluluğunun onun yaşam tarzıyla kesinlikle alakası yoktu ve onun görüşleri Sünnilerce kutsal sayılan şeylerle şüphesiz çelişmekteydi. O anki yaşamımın doğruluğu ile ilgili şüphelerimi anlatmak konusunda ona güvendim ama dervişlerin yaşamının daha yüksek bir aydınlanma seviyesine işaret ettiğini açıklayarak beni tamamen ikna etti. Topluluğunun üyelerini neden böyle bir yaşam konusunda teşvik etmediği sorduğumda ise onların bunun için yeterince olgun olmadıkları yanıtını verdi.
    Altınköprü’de babam hasta düştü böylece Musul’a geri döndük. İyileştikten sonra iki ay, uzun yolculuk yapanların iyi kaynak suları ile tanıdığı Taz-harap’ın mağaralarında kaldık. Oradayken paramız bitti ve sonra zor günler başladı; dahası babam tekrar hastalandı ve ölümü yaklaştı. Bu arada oranın halkı için çeşitli dini kitaplar kopyalamıştım ve böylece beni köylerinde tutmaya çalıştılar.
    “Baban ölüyor” dediler, “burada kal. Sana ev ve ihtiyacın olan her şeyi veririz. Çocuklarımıza okuma yazma öğret; seni özel bir şekilde ödüllendiririz.” Aralarından bir şeyler okuyabilen çok az kişi vardı, onlar da zaten çok az okuma biliyordu.
    Bir kaç gün sonra babam iyileşti. Halk ricasını tekrar bildirmesine rağmen babamla birlikte Erzurum’a döndüm çünkü bulunduğumuz yerin iklimi çok sıcaktı ve babam için sağlıklı değildi.
    Erzurum’da da pek uzun süre kalmadık, kısa bir süre sonra babamın köyüne yol aldık. Kış geldiğinde babam, ruhsal kardeşi olarak saydığı 120 yaşındaki bir dervişi görmeye gitti. Kar yolları kapadığından bahara kadar geri dönmedi. Ben de Hatice’nin evlendiği şeyhin kızkardeşi olan Behcet Hanım adında bir akraba ile kaldım. Bu kadın okuma yazma biliyordu ve iyi konuşma yeteneği çevresindeki insanlar için etkili birisi olmasını sağlamıştı. Yoloğlu tarikatına girdikten sonra kocasını, oğullarını ve gelinlerini, benim amcalarımdan birini ve bir kaç komşusunu bu öğretiye kazandırmıştı. O köyde daha yakın akrabalarım olmasına rağmen tarifsiz nezaketi ile evinde kalmam için ısrar etti. Kısa zamanda beni oğlu gibi sevdi ve sıklıkla beraber okur, söyleşirdik.
    Babam da Yoloğlu öğretisini kabul etti ve şimdi düşünüyorum da zevkleriyle ve mahrumiyetleriyle tam bir gezgin hayatı sürmemin nedeni Yoloğlu öğretisinde huzur bulmam içindi.

      1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   16






        Ana sayfa


    HiriSTİyan olan bir müSLÜman

    Indir 1.06 Mb.