bilgiz.org

Cezaevi… Tİyatro… umut ve öZGÜRLÜK… (3) kemal oruç

  • Temel oyunculuk dersinde
  • Sahne bilgisi dersinde
  • Beden eğitimi dersinde



  • Tarih27.12.2017
    Büyüklüğü23.65 Kb.

    Indir 23.65 Kb.

    CEZAEVİ… TİYATRO… UMUT VE ÖZGÜRLÜK… (3)

    KEMAL ORUÇ

    Güneş her sabah doğup yeryüzünü aydınlatırken, duvarların dışındaki insanlar sahne yıkmakta ve birbirini karanlığa itmekteydi; biz ise güneş girmeyen yerde, duvarların içinde, birbirimize ışık olup tiyatro yapmaktaydık.

    Yaklaşık iki aydır yapılan drama çalışmalarının ardından oyuncuların sahne çalışmalarına hazır olduğunu gözlemledim. Artık teknik olarak tiyatro çalışmanın zamanı gelmişti. Temel oyunculuk, sahne bilgisi, diksiyon, beden eğitimi ve yer yer kuramsal bilgiler… Bu bilgileri düzenli olarak yaptığımız dersler içinde sundum.

    Temel oyunculuk dersinde, bir oyunu var ederken metnin nasıl incelenmesi ve yorumlanması gerektiği, duyuların aktif kullanımı, duygu çalışmaları ve karakteri var ederken gözlem, tecrübe ve duyguların önemi üzerine çalıştık. Özellikle “Geçmişten Şimdiye Duygu Aktarımı” adını verdiğim çalışma oldukça verimli geçti.

    Sahne bilgisi dersinde, sahnenin bölümleri ve bu bölümlerin özellikleri, dekor, aksesuar ve bunların kullanımı üzerine çalışmalar yaptık. Yine bu bölümde “Zihinsel Mekan Analizi” adını verdiğim çalışma oyuncular için oldukça verimliydi.

    Diksiyon dersinde, diyafram nefesi, ses araçları ve bunların doğru kullanımı, tonlama ve vurgulama, güzel konuşma ve topluluk karşısında konuşma üzerine çalışmalar yaptık.

    Diyafram nefesinin ne olduğunu anlatırken bir tutuklu: “Hocam ne dedin, ne dedin?” diye sordu doğu şivesiyle. “Diyafram” dedim ve tekrar etmesini istedim. “Hotorot” dedi. Birkaç kez ben “diyafram” dedim; ama o “hotorot” diyor. Çalışmaya geçtik. Herkes diyafram nefesi almaya başladı; bir tek bu tutuklu arkadaş alamıyor. Sırt üstü yatırdım. Elimi diyafram kasının üstüne koydum ve: “Şimdi alacağın nefesle elimi kaldır. Nefesi diyaframa alacaksın.” dedim; hiç nefes almıyor. “Diyaframa nefes al.” dedim tekrar; hala hiç nefes almıyor. Sonra aklıma geldi: “Hotorota nefes al dedim.” Bunu duyar duymaz nefesi doldurdu diyaframa.



    Beden eğitimi dersinde, vücudu tanıma ve doğru kullanma, performans sanatı ve sözsüz anlatım üzerine çalıştık. Bu çalışmalar tutuklu ve hükümlülerin de oldukça işine geldi; en azından volta atmaya göre daha iyiydi.

    Kuramsal bilgiler, her aşamada, tiyatro sanatını tanıtmak ve bu sanatın amaçlarını daha iyi benimsetebilmek için, yayılarak verildi.

    Bir hükümlü “Tiyatro şeytan işiymiş diyorlar, ne diyorsunuz hocam?” diye sordu. Sorusuna yanıt verebilmek için Platon’un sanat üzerine düşüncelerinden başlayıp Ortaçağ’da tiyatro ve günümüz tiyatrosu üzerine yaklaşık bir saat kadar konuşup tiyatronun neden var olduğunu, her çağda nasıl kullanıldığını, insanları ve dünyayı nasıl değiştirdiğini anlattım. Özellikle Özdemir Nutku’nun “Tiyatro çocuktan çıkmadır.” düşüncesini söylediğimde bir hükümlü “İyi de hocam, şeytan bu işin neresinde o zaman?” diye sordu. Bunun cevabı artık herkes verebilirdi artık; nitekim öyle oldu.

    Bu çalışmalar yapılırken oynanacak oyuna da karar vermem gerekiyordu. Kısa oyunlar olmasını ve bu oyunlarda, zaten duvarların içinde olduğumuz için, kesinlikle dördüncü duvar olmamasını istiyordum. Oyuncu, seyirciyle bir iletişime girsin ki, belki de toplumdan dışlanmış olanlar, bu yolla toplumla yeniden iletişim kurmaya başlasın.

    Birçok oyun sundum ve oynanacak oyunların ortak kararla belirlenmesini sağladım. İki farklı yazarın iki kısa oyunu seçildi: Bu oyunlardan ilki Turgut Özakman’ın Kardeş Payı, ikincisi de benim yazdığım Ev Hali adlı oyundu. Geriye kalan iki kısa oyun ve iki ara tabloyu oyuncular yazdı. İlk tahliye olan arkadaşımızın yazdığı Sinek Bar adlı hikaye, doğaçlamalar yapılarak, oyunlaştırıldı. Emre Şen’in yazdığı Melek ve Şeytan adlı oyundan yola çıkılarak, doğaçlamalar yoluyla, yeni bir oyun yazıldı. Son olarak kısa oyunları birbirine bağlayan iki ara tablo yazıldı. Oyunun genel adı ise “İnadına Gülmek” oldu.

    Oyunların çoğunu kendileri yazdığı için ve diğer iki kısa oyunu da ortak kararla seçtiğimiz için rejide pek zorlanmadık. Yapılan drama çalışmalarının da olumlu etkisi fazlasıyla hissediliyordu.

    Masa başı çalışmaları da bittikten sonra sahne üzerinde çalışmaya başladık. İlk provalarda rejiyi yönlendirdiğim halde sonraki çalışmalarda yavaş yavaş geriye çekildim ve sahnedeki çalışmayı diğer oyuncuların yönlendirmesini sağladım. Sahne bitiminde fikirler ve eleştiriler sunulmakta ve bunlara yönelik genel bir tartışma yapılmaktaydı. Nitekim bu aktif katılım her oyuncunun oyunu daha da sahiplenmesini sağladı. Oyunun her aşamasından her oyuncu sorumlu oldu ve yapılan bu ortak iş tam bir takım oyununa dönüştü.

    Rejiye herkesi dahil etmem ve geri planda kalıp sadece teknik yardımda bulunmam işe yaradı. Benim olmadığım günler kendi aralarında çalışıyorlardı ve her provada çok daha hazır halde sahneye çıkıyorlardı. Bir kişi rolünü yapamadığında başka birileri onun yerine oynuyor ve kendi rolünü dışarıdan görmesini sağlıyordu.

    Birçok oyuncu tahliye olmasına rağmen boşalan roller diğer oyuncular tarafından alınıyor ve kısa bir zamanda hazırlanıyordu. Bu oyun yaklaşık on kez sahnelendi. Bu sahneleniş günlerinde mahkemesi olan oyuncunun yerine de hemen bir başkası çıkıp o rolü marke edebiliyordu. Rejide ön planda olmalarını ya da birbirlerinin yerine oynamalarını istememin en büyük nedeni de işte buydu!

    Sahne çalışmaları başladığında bir oyuncu: “Hocam bana küçük bir rol ver, ben beceremem. Size mani olmayayım” dedi. Herkes sahnedeyken onu yanıma oturttum ve oyunu izlemesini istedim. Okuma yazmayı yeni öğrenen bu arkadaş, okuduğunu ezberleyemiyordu; ama bütün bir oyundaki mizansenleri ve sözleri sadece izleyerek ezberledi. Oyunlarda sahne arkası amiri olan bu oyuncu aynı zamanda bütün oyuncuların yedeğiydi ve farklı gösterilerde birçok farklı rol oynadı. Özellikle Ev Hali’ndeki Yılmaz tipiyle harikalar yarattı. “Beceremem.” diye işe başlayan bir kişinin bile bu kadar büyük işler çıkarması, tüm tutuklu ve hükümlüler için motive ve umut verici olmuştur, kanısındayım.

    Oyuna iki hafta kala kostümler alınmaya ya da diktirilmeye başlandı. Dekor oldukça yalın olarak tasarlandı. Bu aşamada personelin ya da çalışan hükümlülerin değerli yardımlarını da belirtmeden geçemem.

    Genel provaları cezaevinde çalışan farklı kişilerin izlemesini sağladım ve son genel provaya değerli dostum Cihan Özdeniz’i çağırdım. Sağ olsun, provayı izleyip eleştirilerini sundu ve bunun üzerine son bir çalışmayla eksikleri tamamladık.

    O güne dair unutulmayacak bir de anımız oldu: Değerli dostum Cihan Özdeniz oyun provaları ve çekimler dolayısıyla zaten otuz altı saat uyumamıştı ve buna rağmen genel provamıza geldi. Kapalı ortamda pek duramayan biri... Hazır cezaevinin tedirginliği üzerindeyken ona bir şaka yapalım dedik. Plan gereği iki oyuncu sabah biraz tartıştı ve ön oyunu hazırladı. Öğleden sonra Cihan tutuklu ve hükümlülerle çalışırken ben salon dışına çağrıldım ve salonun arka kapısından gizlice içeri girdim ve izlemeye koyuldum. Biraz sonra iki tutuklu birbirine girdi. Cihan onları ayırmaya çalışırken de başka bir tutuklu sinirlice Cihan’ın üstüne yürüdü. Sonra bütün tutuklu ve hükümlüler Cihan’a saldırdı. Korkuyla kapıya koşan Cihan’ı durduransa kahkahalar oldu. Hepsinin şaka olduğunu söylediğimizde, gülerek; ama korkuyla: “Tamamdır, oyuncular iyi eğitilmiş, inandım!” dedi.

    Oyun günü herkes çok heyecanlıydı. İlk gösteriyi tutuklu ve hükümlülerle birlikte personelin bir kısmı izledi. Ben müzikteydim. Hemen kulis kapısının yanında oturdum ki yan taraftan hem sahne gerisindekileri hem de sahnedekileri görebileyim. Kuliste birisi diğerinin makyajını yapıyor, bir diğeri kostümünü giyemiyor; yardım istiyor, bir başkası arkadaşının peruğunu takmasına yardım ediyor… Yüzümde aptal bir gülümsemeyle bir yandan bu olanları izliyordum bir yandan da sahnedeki oyunu takip ediyordum. Daha ilk espriye seyirci kahkahalarla cevap verdi. İşte o an kulisteki coşku görmeye değerdi. Hepsi tek tek gelip: “Hocam, gülüyorlar!” diyordu. “Elbette gülecekler, o kadar çalışmayı boşuna yapmadınız.” dedim. Altını çizip çalıştığımız tüm esprilere seyirci kahkahalarla cevap verdi. Son tablo, Kardeş Payı, oldukça hüzünlü bir oyundu ve gösteri sonunda Sayın Savcı’nın gözlerinin dolu olduğunu görmek bu tabloyu da hakkıyla verdiğimizi gösterdi.

    İlk gösteride, sürpriz olarak, ilk tablodan hemen sonra, sahneye çıktım ve cezaevindeki gözlemlerimden yola çıkarak tasarladığım on dakikalık oyunumu sundum. Sekizinci gösteriye, sahneye çıkan tutuklu ve hükümlülerin aileleri davet edildi ve bu küçük oyunumu o güne özel olarak tekrar sergiledim. O gün, kahkahalar ve gözyaşları arasında, hayatımın en özel oyununu oynadım.

    İlk oyun sonrası selamlamaya tüm oyuncular kenetlenerek çıktı. Birlikte başarılmış bir işin mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Belki de hayatlarında ilk kez alkışlanıyorlardı ve sanırım bu hayatlarının en özel anlarından biriydi.

    “Özgürüm hocam!” dedi birisi. Bir başkası: “Duvarların arasında olmak beni üzmüyor, çünkü ben artık kendimi tanıyorum.” dedi.

    Sayın Savcı ve Müdür Bey’in konuşması da oldukça umut vericiydi. Bu tür faaliyetlerin cezaevinde, kesilmeksizin, devam edeceğini önemle vurguladılar.

    Cezaevlerinde çalışmak isteyen sanatçı arkadaşlarım bilmeliler ki, hem yöneticiler hem personel hem de tutuklu ve hükümlüler, çalışmayı yapan kişiye, sonuna kadar destek olmaktalar. Bir an önce hayatınızın en büyük tecrübesini yaşamak için hemen bir cezaevine başvurun. İletişim bilgilerini internette bulabilirsiniz. Gönüllü çalışmanın dışında, dilerseniz, ücretli de çalışabilirsiniz.

    Bu tür yerlere sanatın güçlü ışığını mutlaka ulaştırmalıyız!

    Beş ay boyunca, bu projenin gerçekleşmesinde, desteğini esirgemeyen; değerli yöneticilere teşekkür ediyorum. Kostümden dekora, haberleşmeden planlamaya, tüm işlere koşturan değerli insanlar; Psikologlarımız Öznur İnceoğlu ve Ebru Mebrure İşmen’e; İnfaz Koruma Baş Memurları Yusuf Bağcı ve İbrahim Polat’a ve Kurum Öğretmeni Neslihan Subaşı’na teşekkür ediyor ve sonsuz minnetlerimi sunuyorum.

    Yazı dizisine Öznur İnceoğlu’nun bir e- postasıyla başlamıştım ve yazı dizisini yine Öznur Hanım’ın bir e- postasıyla bitirmek istiyorum:

    Ümraniye Kapalı Ceza İnfaz Kurumundan Gibi Yapanlar’ın Kurucusu Kemal ORUÇ’a sonsuz teşekkürler. Kemal Bey, beş ay boyunca her Çarşamba tutuklu- hükümlülerle yaratıcı drama çalışmaları yapmış ve bugün onların kendi oyunlarını yazarak sahneye koymalarını sağlamıştır. Oyun bittikten sonra Ceza İnfaz Kurumu Savcımız Ahmet ÇEKİÇ ve Kurum Müdürümüz Abdulkadir ÖZTÜFEKÇİ kendilerine teşekkürlerini sundu. İşte tüm bunlar yaşanırken salondaki herkes çok duygulandı. Çünkü birisi hiç karşılık beklemeden toplumun dışına itilmiş bu insanlarla “onlardan bir şey olmaz” diyenlerin bakışları altında harika bir iş ortaya koymayı başardı.




    Tiyatro topluluğunun ilk toplantısında hep bir ağızdan “kadın rolü almamız gerecekse baştan söyleyin biz oynamayız” diyenlere sadece ve sadece “tiyatro özgürlüktür, burada özgürsünüz” demekle yetindi. Ve bugün bu 12 insandan biri sahnede kadındı. Üstelik bu kişi role talip olanların içinden seçildi. Tekrar teşekkürler Kemal Bey. Beş aylık süreçte onlara çok şey kazandırdınız ve bunu ancak en iyi siz aktarabilirsiniz. Başlangıçtaki ürkek bakışları, birbirine dokunmaktan korkanları, duygu ve davranışlarını kontrol edemeyenleri...



    Tutuklu- hükümlülerin sizinle bir türlü vedalaşamamaları dikkat çekiciydi. Eğer onlar bugün içerideyse sebeplerinden biri de sevgiye ve desteğe olan ihtiyaçlarıdır. Keşke birileri onlara bu duyguyu dışarıda da yaşatabilmiş olsaydı.



    Hocam tekrar teşekkürler ve hayat boyu başarılar dilerim.



    Öznur İNCEĞLU ARİ
    Psikolog-Ümraniye Ceza İnfaz Kurumu”

    (28.5.2008)



    GÜNLERİNİZ AYDIN OLSUN SEVGİLİ DÜŞÜNCE DOSTLARI!

    Kemal ORUÇ

    20.8.2008






        Ana sayfa


    Cezaevi… Tİyatro… umut ve öZGÜRLÜK… (3) kemal oruç

    Indir 23.65 Kb.