bilgiz.org

BiLİmsel araştirmalarda nitel-nicel yanilgilari

  • Anlamak Sorunu
  • Bilgi Türleri
  • 2- Düşünsel Bilgi
  • 3- Bilimsel Bilgi
  • Bilgi Türleri Ve Özellikleri Duyumsal Bilgi Düşünsel Bilgi Bilimsel Bilgi ==================== ======================= ==================
  • Bilimsel Araştırmalar
  • Nitel - Nicel Yanılgıları



  • Tarih14.10.2017
    Büyüklüğü103.16 Kb.
    TipiYazı

    Indir 103.16 Kb.


    BİLİMSEL ARAŞTIRMALARDA

    NİTEL-NİCEL YANILGILARI

    Bilimsel araştırma, bilimsel bilgi üretmek için yapılır. Bilimsel bilginin ne olduğuna ilişkin düşünceler, bilgi ve düşünce yanılgıları nedenleriyle farklılaşabilir. Bu yanılgılar uygulamalarda da yanlışlar doğurur. Bu yazıda eksik ve yanıltıcı bilgiye dayalı bir sonuçlamanın yanılgıları ve doğurguları sergilenerek, ülkemizde bilimin geleceğine yönelik bir tehdidin görülmesi, onun tuzağına düşülmemesi konusuna dikkat çekilmeye çalışılacaktır. Bunun için önce anlamanın özellikleri, bilgi türleri ve özellikleri konuları tartışılacaktır.



    Anlamak Sorunu

    Yanılgıların temelindeki üretkenlerden biri yanıltıcı duyum almaksa, diğeri, alınan duyumları anlamlandıramamak olan anlayamamak veya yanıltıcı anlamlar üretmek olan yanlış anlamaktır. Öğrenme biçimlerimizi bu anlamda iki gruba ayırabiliriz: Anlayarak öğrenme ve anlamadan öğrenme. Öğrenme, bilgi dağarcığına yeni bilgiler koyma işidir. Dağarcığa konan bilgiler, onları taşıyan simgelerin anlamlarını içeriyorsa ve bu anlamlar ile bilgiyi alan kişinin zihninde oluşan anlamlar binişiyorsa, bu binişim oranında yanılgısız anlama oluşmuştur. Eğer bilgiyi alan kişinin zihninde böyle bir anlam binişimi olmamışsa, bilgi yine dağarcığa konulabilir, ama anlama oluşmaz. Bu durumda alınan bilgi eksiksiz olarak zihne yerleştirilmişse, buna anlamadan ezberleme denir. Anlamak için, alınan bilginin parçalarının, bu parçaların anlam yüklerinin, bilgi bütününün parçalarının ve bununla ilişkili bütün dışı parçaların ilişkilerinin bilinmesi ve karşılaştırılması, alınan bilgiye buna göre anlam yüklenmesi gerekir. Bunu yapabilmenin koşullarından biri, kullanılan dilin dilbilgisini iyi bilmektir.

    Dildeki sözcük türleri, bu türlerin görevleri, herbir sözcüğün kökünün anlamı, bu köke eklenen eklerin herbirinin bu anlamı nasıl değiştirdiği bilinmeden, sözcüklerin anlamları tam bilinemez. Bu durumda anlama eksik veya yanlış olur. Örneğin, bankada işinizi bitirdikten sonra yanına uğrayıp bir süre konuştuğunuz banka müdürü, sizin bir cümlenizi bitirmenizi fırsat bilip, “sizinle konuşmak zevkti” demişse, bu sözden, konuşmanızı bitirmek istediği anlamını çıkarmalısınız. Bu anlamı çıkarmanızı sağlayan, “zevkti” sözcüğündeki “ti” ekidir. Bu ek, sonuna geldiği eylemin yapılıp bitirildiğini anlatır. Yani zevk artık bitmiştir, konuşma da artık bitmelidir, aksi halde zevk olmaktan çıkar.

    İyi anlamak için, yanlızca sözcüklerin anlamlarının tam ve doğru bilinmesi yetmez, sözcüklerin oluşturduğu ve anlam bütünü olan, yani bir anlamın tamamlandığı tümcelerin de eksiksiz ve yanlışsız anlaşılması gerekir. Bunun için de sözdizimi bilgisine gerek vardır. Tümcedeki sözcüklerin yeri değişince, çoğu kez tümcenin anlamı da az veya çok değişir. Bu dizilimin nasıl olduğunda sonuçlarının hangi anlamları üreteceği bilinmeden, yani sözdizimi bilgileri edinilmeden yapılan anlamalar da eksik ve yanlış olabilir. Örneğin, “Bugün Ali'yi gördüm” ile “Ali'yi bugün gördüm” tümcelerinin vurguları, yani önem verdikleri sözcükler farklı olduğundan, sözcükleri aynı olduğu halde, anlamları aynı değildir. Birinci tümcede önemli olan kimin görüldüğü, ikincisinde ise görülme zamanıdır. İki sözcüğün bile yerinin değişmesi anlamı alt üst edebilir. Örneğin, “üç saat” sözcüklerinin yerini değiştirirseniz, “saat üç” olur, anlam çok farklılaşır.

    Eksik ve yanlış anlamamak için bunlar da yetmez. Birçok sözcük, birden fazla anlam taşır. Bu anlamların biri kullanıldığında oluşan anlam, diğeri kullanıldığında değişir. Hangi anlamın o tümcede kullanıldığı, sözün gelişinden, amacından, diğer sözcüklerin seçiminden, o anlamın tümce bütününe uyumundan, oluşan anlamın bilinen diğer bilgilerle çelişip çelişmediğinden anlaşılabilir. Örneğin, İngilizce'deki “intelligence”sözcüğü için, küçük bir sözlüğe de baksanız, şu iki anlamı görebilirsiniz : Zeka, yetenek. “Multiple intelligence” sözü, dilimize “çoklu zeka” diye çevrilerek bir anlama ve anlatma yanlışı yapılmıştır. Bu yanlışın yapılma nedenlerinden biri, çeviriyi ilk yapanın, “intelligence” sözünün iki anlamı olduğunu bilmemesi olabilir. Başka bir olası neden, bunu okuyanların bu yanlışı fark edip düzeltmemeleridir. Diğer bir neden, “zeka” sözcüğünün anlamının bilinmeyişidir. Örneğin, müziğin bir yetenek olduğunun bilinmeyişi veya dikkate alınmayışı da bu yanılgının bir nedeni olabilir. Anlayarak değil ezberleyerek öğrenme, bilimsel kuşkuculuğun olmayışı, işlerimizi özensiz yapma alışkanlığı gibi başka nedenler de söylenebilir. Sesimizin, kulağımızın duyumsal özellikleri, kol, bacak, gövde gibi vücut organlarımızın taşıdığı özellikler, yeteneklerimizdir, yani sahip olduğumuz “birşeyleri yapabilme güçlerimiz”dir. Bu nedenle insanlarda örneğin müzik veya beden zekası değil, yeteneği olabilir. Zeka, sahip olduğumuz yetenekleri, bir durumda ne derece kullanabildiğimizdir. Bu nedenlerle, “multiple intelligence” sözünün dilimize çoklu zeka diye anlaşılıp çevirilmesi yanlıştır. Doğrusu, çoklu yetenek olmalıdır. İnsanların, matematik, müzik, beden yetenekleri olur, zekaları değil.

    Bir bilginin anlaşılması, başka bazı şeylerin bilinmesine, anlaşılmasına da bağlıdır. Bilgi bağlamı sözü bunu anlatır. Bilgilerin ilişkiselliği ve bütünlüğü, ilişkili bilgiye sahip olunmadan, bir başkasının anlaşılmasını zorlaştırır veya önler. Bilginin anlaşılabilmesinin koşullarından biri, o bilgiyi anlayabilmeye ne derece hazır olduğumuzdur. Bu hazır olmanın bir boyutu, ilişkili ön gereksinim bilgilerinin edinilmiş olmasıdır. Bilgi, başka bilgilerle karşılaştırılacaksa, karşılaştırılacak bilgilerin de eksiksiz ve yanlışsız edinilmiş olması gerekir. Aksi halde, uygun ve doğru düşünme yöntemi kullanılmış olsa bile, yanıltıcı sonuçlar üretilir. Örneğin, ülkemizde son yıllarda eğitim alanyazınında sıkça görüldüğü gibi, olguculuğa (pozitivizme) ilişkin bilgileriniz eksik veya yanlışsa, onu başka akımlarla karşılaştırarak ürettiğiniz sonuçlar da yanıltıcı olur. Eksik veya yanlış bilginin götüremeyeceği yanılgı, yanılgıların götüremeyeceği kötülük yoktur.

    Yanılgıların tipik yanlarından biri, bir yanlışın bir tek yanlış olarak kalmamasıdır. “Yanlışlar yalnız gezmez”. Her yanlış, ilişki kurduğu, birlikte kullanıldığı diğer bilgileri de bozarak yeni yanlışlar oluşturur. Örneğin “ bazı ölülerin mezarlarına gidip dua eder, mum yakar, bez bağlarsanız istekleriniz olur” yanlışı; insanları, isteklerinin olması için girişimde bulunmama, bir oluşumu başkasından bekleme, tembellik etme, gerçekleşmeyecek sonuçlar bekleme, gereksiz umut yitimi, yanlış umutlanma gibi bir dizi başka yanlışlara götürür. Bir yanlıştan ne çıkar diye yanlışları önemsememek de yanlıştır, çünkü “damlaya damlaya göl olur”.

    Alınan bilginin paketi açılmadan, içindekiler görülmeden, ilişkileri bilinmeden sadece bilgi paketinin üstündeki etiket okunarak, bir kalıp olarak zihne yerleştirilmesi, içinde taşıdığı anlamların bilinmesini engeller. Bu da anlama, anlatma, düşünme, üretme yanılgıları oluşturur. Elbette anlama yanlışlarının bir grubunu da kasıtlı yanıltmalar oluşturur. Örneğin, bilgi vermeye önce yanıltıcı olmayan bilgilerle başlanır, alıcının güveni oluştuktan sonra, yanıltıcı bilgi akışı sürdürülür. Duyumların yanıltıcı bilgiler olarak zihne yerleştirilmesi, kullanılan uygunsuz malzemenin bir makinayı bozması gibi, insan zihnini bozar, uygun çalışmasını önler. Yanıltıcı düşünceler üretir, yanıltıcı olmadığımızı sanırız. Ne yazık ki, ülkemizde bilimsel araştırmalarla ilgili çok sayıda bilgi, sonuç, bu tür yanılgıların kirliliğini taşır, yanıltıcıdır. Adı bile yanılgı içeren “nitel” araştırma ile ilgili yazılanlarda da bu tür yanılgılar çoktur.



    Bilgi Türleri

    Daha başka değişkenler açısından bakılarak da bilgiler farklı gruplarda toplanabilir. Burada, edinilme biçimi ve yanıltıcılık düzeyleri esas alınarak bilgiler üç grupta toplanmıştır.



    1 – Duyumsal Bilgi

    Bilgi, bilinen şeydir. Bizim veya başkalarının bildikleridir. Bilgi edinmenin temel aracı, duyu organlarımızdır. Beş duyumuz, dışımızdan aldıkları duyumları bize kazandırır. Altıncı bir duyumuz yoktur. Altıncı his denen şey, kuşku ve düşüncenin kullanımıyla bilgi üretmenin bir yoludur, sadece duyum (his) değildir. Duyumla elde ettiğimiz bilgilerin yanıltıcı olup olmaması, bu organlarımızın sağlıklı işleyip işlemediğine, duyum sırasındaki düşüncelerimize, duyum ortamı ile çevresinin koşullarına, eski bilgilerimizin doğruluğuna bağlıdır.

    İyi işitmeyen bir kulak, iyi görmeyen bir göz, çalışması bozulmuş bir dokunma duyusu, bize, doğru olmayan (yanıltıcı) bilgiler taşır. Bilginin doğruluğu, “bilinen şey” ile “olan şey”in uygunluk derecesidir. Bir suyun sıcaklığı altmış dereceyse ve biz onu soğuk olarak algılıyorsak, dokunma duyumuzda bir yanıltıcılık vardır. Altmış derecelik suya dokunmadan hemen önce elimizi doksan derecelik sudan çıkarmışsak ve altmış derecelik suyu serin olarak algılarsak, çevre koşullarının etkisiyle böyle algılıyoruzdur. Aklımızda kaynanamız varsa, “kaynayan” sözcüğünü “kaynanam” olarak görüp algılayabiliriz. Su aradığımız bir çölde, düşüncemiz ona odaklanınca, sıcak hava-düzlem ilişkisini su olarak algılayıp serap görebiliriz. Yeni bir duyum bilgisini alıp kabul ederken eskileriyle karşılaştırıyor, uyum olmayınca yeni duyum bilgisini yanlış kabul ediyorsak veya eski yanlış bilgilerimizle karşılaştırdığımızda ona uyan yanlış bilgiyi doğru olarak benimsiyorsak, yanılırız. Duyumsal bilgilerin bizi yanıltma derecesi yüksektir. Bu bilgiler doğru da olabilir ama duyumsal bilgi olarak kaldıkça, bilimsel bilgiye dönüştürülmedikçe, yanıltıcı olup olmadıklarını pek bilemeyiz.

    Duyumsal bilgiler, bir duyumla ilgili olarak, “olanı” değil, olan hakkında kişilerin “algılarını”gösterir. Algı yanılmaları nedeniyle de, farklı kişiler, aynı durumla ilgili farklı yargılar üretebilirler. Bu, olanın olduğu gibi değil, olduğundan farklı algılandığını, yani edinilen bilginin yanıltıcı olduğunu gösterir. Parmağını soktuğu aynı suyun sıcaklığı için, farklı kişiler “sıcak, ılık, serin” şeklinde farklı yargılar üretebiliyorsa, o su aynı anda bu üç şekilde olamayacağından, bu bilgilerin en az ikisi yanıltıcı demektir. Yanıltıcı olduğu belirlenen bilgiler, bilimsel bilgi olamazlar.



    2- Düşünsel Bilgi

    Bu tür bilgilere, felsefi bilgi, düşünce veya görüş de denir. Yeni duyumlar ve eski bilinenler üzerinde düşünmeyle üretilen bilgidir. Bilinenler birbirleriyle ilişkilendirilerek yeni bilgiler üretilir. Düşünsel bilgi üretme sürecinde, duyumsal bilgiyi karşılaştırmak için kullanılan eski bilgiler eksik veya yanlışsa, düşünme becerileri eksikse, düşünme yeterlikleri düşükse, düşünmede uygun süreçler kullanılmamışsa, düşünceyi olumsuz etkileyecek ortam değişkenleri güçlüyse, düşünsel bilgi, duyumsal bilgiden daha çok yanıltıcı olur. Bunların tersinin olduğu durumlarda, düşünsel bilgi, duyumsal bilginin yanıltıcılığını azaltabilir.

    Bilinenler yanıltıcıysa, düşünce güçlü ve düşünme süreçleri uygun bile olsa, sonuç yanıltıcı olur. Örneğin, olguculuğu anlamlandırırken, sözcüğün yabancı dildeki kökü olan “positive” in anlamlarından sadece birine bakarak, ona “ kesin, mutlak gerçek” anlamı yükler ve öyle anlarsanız, bu yanıltıcı bilgi, düşünce sonuçlarınızı da yanıltıcı kılar. Bilinenler eksikse, örneğin dünyanın döndüğünü bilmiyorsanız, güneşi sabah ufkun bir tarafında, öğlen tepede, akşam ufkun öbür tarafında görünce, güneşin dünyanın çevresinde döndüğünü düşünebilir ve yanılırsınız. Geniş açılı ve uzun erimli düşünmüyorsanız, bu görme kapsamınız dışındakileri dikkate almadığınız için yanılabilirsiniz. Düşünürken nedenlemiyor, alınanı olduğu gibi kabul ediyorsanız, gerçek nedeni göremeyip yanlış düşünce üretebilirsiniz. Çevre koşullarının olumlu veya olumsuz olması, korku, kaygı veya aşırı iyimser-kötümser durumlar, düşüncemizi etkileyerek yönünü değiştirip bizi yanıltabilir. Düşünceniz bazı varsayımlara (denenmemiş kabullere) dayalı ise, bu kabullerinizden birinin yanlışlığı bile düşünce sonuçlarını yanlış kılabilir. Düşünsel bilgilerin de bilimsel bilgiye dönüştürülmedikçe bizi yanıltabilme derecesi yüksektir. Duyumsal ve düşünsel bilgiler, insan duyum ve düşüncesinin yanlılığını ve yanıltıcılığını, göreliliğini taşır, yanıltıcı olup olmadıkları belirlenmemiş olduklarından, yargı üretmede bu aşamada bilgiler olarak, bilimsel bilgiler gibi kullanılmamalıdırlar.

    Aynı anda parmağını aynı suya sokan kişilerden biri, “Kaplıcadan alındığı söylenen bu su ılık, ama ben daha önce bir kaplıcaya gitmiştim suyu çok sıcaktı. O zaman bu su da ılık olmamalı, ben yanılıyor olmalıyım, bu su için biraz sıcak diyeyim düşüncesiyle , ılık olarak algıladığı su için “biraz sıcak” diyorsa, eski bilinenlerin eksikliği nedeniyle yanıltıcı bir düşünsel bilgi veriyordur.

    Düşünsel bilgiler, bilime yol gösterici, ufuk açıcı, yeni denemelere götürücü, isteklendirici olabilirler, ama bilimsel bilgi olarak kullanılamazlar, çünkü yanıltma olasılıkları yüksektir. Bilim adamları, akıldışı, saçma düşünceleri (felsefeleri) bile deneme amacıyla kullanabilir, yanıltıcılık denemeleri yapabilirler. Ama düşünsel bilgileri, yanıltıcı olmadıkları kanıtlanmadıkça bilimsel bilgi olarak kullanamazlar. Kullanırlarsa, yanılma olasılıkları yüksek olur. Çünkü bu bilgiler, yanıltıcılık denemesinden geçmemişlerdir. Örneğin, paradigma adıyla tanımlanan düşünce kalıpları ve bu kalıplar kullanılarak üretilen bilgiler, düşünsel bilgidir, bilimsel bilgi olarak kullanılamazlar. Bu nedenlerle, bilgilerin yanıltıcılık sıralaması çoktan aza doğru şöyle yapılabilir : Uygun üretilmemiş düşünsel bilgi – duyumsal bilgi – uygun üretilmiş düşünsel bilgi – bilimsel bilgi.

    3- Bilimsel Bilgi

    Bilgi edinmenin amacı, gerektiğinde onu kullanmaktır. Kullandığımız bilginin bize yararlı olabilmesi, beklediğimiz sonuçları üretebilmesi için bizi yanıltmamasını isteriz. Yanıltıcı olmayan bilgi, yanlışı bulunamayan bilgidir. Eğer dünyada her şeyin sürekli bir değişim, başkalaşım içinde olduğu doğruysa, bu, bilgi için de geçerlidir, o zaman bilgi de sürekli değişecek demektir. Bu durumda, “yanlışı olmayan bilgi” yerine, “bugün için yanlışı bulunamamış bilgi” den söz etmek gerekir. Bir bilginin çeşitli denemelerle yanlışları aranmış ama bulunamamışsa, yanlışı bulunana kadar doğru kabul edilir. İşte bu bilgi, şimdilik yanlışı bulunamadığı için bizi yanıltmayacağı düşünülen bilgi, bilimsel bilgi olarak adlandırılır. Bunun için, yapılan yanlışlama denemelerinin güvenilir (aldatıcı olmayan) olması gerekir. Bu güvenilir deneme düzeneklerinin genel adı, bilimsel yöntemdir.

    Bilimsel bilginin ve yöntemin yanıltıcı olmamasını sağlamanın iki temel aracından biri, geçerli, yani o amaç için kullanılabilir, o amaca götürücü olmasıdır. Bilginin de, yöntemin de bir “araç” olarak temel özelliği, amaca götürücülüktür. Araçların ve birer araç olarak bilgi ve yöntemin geçerlilik derecesi, amaca uygunluk, ona götürücülük derecesidir. Bir bilginin yanıltıcı olup olmadığını belirlemek için kullanacağımız yöntem, bunu ne derece belirleyebiliyorsa, o derece geçerlidir. Bilginin gerçeklik özelliği, yanıltıcı olmama durumudur. Yöntemin bilimselliği, bilginin yanlışları varsa, bunu ortaya koyabilme derecesidir. Amaca götürücülüğün kalıcılığı ve benzer durumlarda değişmemesi ise o bilgi ve yönteme güvenebilmemizi sağlar, bu da güvenilirlik olarak bilinir. Araçlar, aynı özelliği aynı koşullarda ölçtüklerinde anlamlı olarak farklı olmayan sonuçlar veriyorlarsa, güvenilirdirler. Geçerlilik ve güvenilirlik, yanıltıcı olmamaları için, araçların sahip olmaları gereken iki temel özelliktir. Bilimsel bilgi de, onu üretmenin, denemenin aracı olan bilimsel yöntem de araçtırlar.

    Bilimsel bilgi edinmenin temel yöntemi yanlışlama denemeleridir. Bir bilginin yanlışlarının olup olmadığına bakarak bizi yanıltıp yanıltmayacağını söyleyebiliriz. Doğrulama bu sonucu vermez. Birçok yanlışı olan bir şeyin içinde bir veya birkaç doğru bulunabilir. Çalışmayan bir saat bile günde iki kez doğru zamanı gösterir. Doğrulama çabası bu bir veya birkaç doğruyu bulma şeklinde olur, bunlara bakarak ona doğru denirse, yanlışları olan bir şeye doğru denmiş olur. Bu nedenle bilimsel bilgi üretimi doğrulama ile değil, yanlışlama ile olur. Her yönüne bakılarak yanlışı aranan bilginin yanlışı bulunamamışsa, bulununcaya kadar o bilgi doğru kabul edilir. İşte yanıltıcı yanı bulunamamış olan bu bilgi, böyle bir yanı bulunana kadar, bilimsel bilgidir.

    Bilgiyi insanlar veya diğer nesneleri kullanarak elde edebiliriz. İnsan aracılığıyla bilgi edinmeye kalkıştığımızda, insanın bilgiyi değiştirebilen öznel yanı karşımıza çıkar. Duyu organlarındaki farklılıklar, algılama farkları, değerleri, bilgileri, alışkanlıkları, süreçten olumlu veya olumsuz etkilenebilecek olmaları, çıkarları gibi kişisel farklılıkları, bilgiyi bize olduğu gibi değil, farklılaştırarak getirmelerine, değiştirmelerine yol açar. Oysa insan dışı nesneler böyle değildir. Bir yemeği tadan farklı kişiler, onun tuz derecesi için farklı şeyler söyleyebilirler. Bu, o yemeğin tuz derecesinin birkaç farklı şekilde olduğu anlamına gelmez. İnsanlara sormak yerine, bir tuz derecesi ölçme aracı kullanırsak, birden çok değil, bir tek tuz derecesi elde ederiz. Birden çok insan, birden çok tuz derecesi söylediğinde hangisi gerçektir, hangisinin dediğine güveneceğiz? Hangisinin doğru olduğunu nereden bileceğiz? Tuz ölçme aracı kullandığımızda böyle sorunlarımız olmaz. Aracımız geçerli ve güvenilir olduğu sürece, sonuç bizi yanıltmayacaktır. İşte yanıltıcı olmayan veya yanıltıcılığı daha az olan bilgiler edinmek amaçlandığında, bilgi edinme aracı olarak insan yargılarını değil, nesneler kullanılarak yapılan bilimsel ölçü araçlarını kullanmalıyız, bilimsel ölçmeler yapmalıyız. Ölçemediğimiz bilgi bilimsel de olamaz, çünkü bilginin yanıltıcı olup olmadığını değerlendirmemiz gerektiğinde, ölçüm sonuçlarına bakmalıyız. Çünkü ölçemediğimiz şeyi değerlendiremeyiz. Değerlendirme, ölçüm sonuçlarının bir ölçünle (standartla) karşılaştırılarak değer yargısı üretme işidir. Bilimsel bilginin tipik bir özelliği, insan yanlılığından uzak, nesnel araçlarla ölçülmüş olmasıdır. Nesnellik, insan yargılarındaki görelik yanılgısını ortadan kaldırır. Bir metre seksen santim uzunluğundaki bir kişi, bir cüceye göre uzun boylu, iki metreden uzun birine göre ise orta boylu olarak tanımlanabilir. Bu tanımların hangisi yanıltıcı olmayandır? Nasıl seçeriz? Nesnel ölçme araçlarıyla yaptığımız ölçümlerde bu yanıltıcılıklar yoktur ya da en aza indirilmiştir. Gerçekler vardır ve göreli değildirler, göreli olan algılardır. Bu göreli algılar gerçeği değiştirerek verdikleri için yanıltıcıdırlar, bu nedenle de bilimsel bilgi değildirler. Bin dolar, bir yoksula göre”çok para” iken bir varsıla göre” az para” dır. Bin dolar, çok veya az algılanan iki değişik miktar değil, aynı tek miktardır.

    Aynı anda aynı suya parmağını sokup, suyun sıcaklığı hakkında farklı bilgiler veren kişiler, bu bilgilerin yanıltıcılığından kurtulmak istediklerinde, ısıyı ölçmek için hazırlanmış, uygun (geçerli ve güvenilir oldukları kanıtlanmış) ısı ölçme araçlarını kullanarak bilimsel bilgi elde edebilirler. Bu bilgi, suyun ısısının “var olan” durumunu gösterir, o durumun duyumsal ve düşünsel bilgi edinme süreçlerinde kişilerce çarpıtılmış olan aldatıcı bilgilerini değil. Kullanılan ölçme araçları, kişiden kişiye değişebilen ve bu nedenle de ısı yanında kişisel algı ve yargı farklılıklarını da gösterdiği için ısı konusunda yanıltan değil; ısı değişmesiyle değişen, ısı ile ilgili duyum ve düşünce yanlılıklarını içermeyen, bu nedenle de ısı değişimlerini gösteren araçlardır. Bu nedenle bunların gösterdiği sonuçlar, algı ve yargı yanılgılarını içermezler, bunların yanıltıcılıklarını taşımazlar.

    Bilgi türlerinin yukarda verilen özelliklerini aşağıdaki özet tabloda görebiliriz.

    Bilgi Türleri Ve Özellikleri

    Duyumsal Bilgi Düşünsel Bilgi Bilimsel Bilgi

    ==================== ======================= ==================

    Duyumlarla edinilir Düşünmeyle elde edilir Yanlışlamayla elde edilir

    ___________________________________________________________________________

    Duyu organları, çevre, eski Duyu organları, eski bilinenler, Yanlışlama düzenekleri ve

    bilinenler yanıltabilir çevre ve düşünce yanıltabilir düşünce yanıltabilir

    ___________________________________________________________________________

    Aldatıcı olma olasılığı Aldatıcı olma olasılığı Aldatıcı olma olasılığı,

    yüksek olabilir düşük, yüksek, çok yineleme-yanlışlama

    yüksek olabilir olanakları olduğundan,

    çok düşüktür

    ___________________________________________________________________________

    .

    Bilimsel bilginin bir özelliği, bütünleştirilmiş, sistemli hale getirilmiş, diğer bilimsel bilgilerle bağlantılarının belirlenmiş olmasıdır. Yanlışlama çabaları, bu bütünlük içinde, bu çok yönlülükle yürütülmelidir. Aksi halde, bütünün bazı parçaları gözden kaçırılabilir, bazı eksiklikler olabilir. Bilimsel yanlışlama, çok yönlü olmalıdır ki eksiklikler yanıltıcı olmasın. Eksik ve yanlış bilginin götüremeyeceği yanılgı da kötülük de yoktur. Bunlar temel aldatma kaynaklarıdır. İnsanlar, topluluklar bunlarla kandırılır. Bilimsel bilgi yerine eksik ve yanıltıcı bilgi kullananlar, aldanırlar, aldatılırlar, veya başkalarını aldatırlar.



    Bilimsel bilgi, birikimlidir, yani kendinden önceki bilgilerden yararlanır, onlara dayanır, onları kullanır. Yanılmamak için bilinen “yanıltıcı olmayan” bilgiden yararlanır. Bilimin gelişimi için bu zorunludur. Aksi halde her bilgi üretimine sıfırdan başlanması gerekir ki bu durumda gereksiz tekrarlar nedeniyle hem zaman ve her tür kaynak ziyan edilir, hem de her şey yeniden bulunmaya çalışılacağı için bilimsel gelişim zorlaşır, engellenir, çok yavaşlar. Eski bilinenlerden yararlanmamak, eksik bilgi kullanmak demektir, eksik bilgi ise bu eksikliği boyutunda yanıltır. Bu yanılgı nedeniyle, ulaşılan sonuç bilimsel bilgi olmaz. Bu nedenle, bilimsel bilgi üretiminde, önce bilinenlerin tamamı derlenir, bunlardan yararlanılır. Bunlar, üzerinde çalışılacak sorunu aydınlatır, onun her yönüyle ve eksiksiz olarak görülüp bilinmesine hizmet eder, denenecek düşüncenin boyutlarını, değişkenlerini, bunların ilişkilerini, hangilerindeki hangi değişimlerin ne sonuçlar üreteceğini görmemizi sağlar, ufkumuzu genişletir, eksiklerimizin bizi yanıltmasını önler.

    Bilimsel bilginin yanıltıcı olmadan kullanılabileceği ortam ve koşullar vardır. Bunu belirtmek için, bu bilgi, şu ortam ve koşullarda yanıltıcı değildir denir. Bu gerçek, bazılarının sandığı gibi sadece sosyal bilimlerde değil, fen bilimlerinde de geçerlidir. Üç tane beşin on beş etmesi, onluk sayı tabanı için doğrudur. Dünya’da tartılınca yetmiş kilo gelen birini Ay’da tartmaya kalkarsanız, hiç de öyle olmadığını görürsünüz. Newton fiziğinin bazı özellikleri, atom altı parçacıklarda geçerli değildir. Sosyal bilimlerde de bir bilimsel bilginin yanıltıcı olma olasılığının çok düşük olduğu, bilginin genellenebileceği ortamlar kullanılır. Bu genelleme ortamına “evren” denir. Evren, o bilginin yanıltmadan kullanılabileceği çevrenin, ögeler toplamının adıdır. Bu çevre içinde, o bilginin yanıltma olasılığı matematik kullanılarak hesaplanır, genellikle yüzde olarak söylenir, bilinir, yazılır. Bilgiyi kullanacak kişi de bu yanılma payını bilir, bilginin kullanımında hesaba katar. Böylece, bilimsel bilginin hangi alanda ve hangi yanıltıcılık düzeyinde kullanılabileceği belli olur. Bu da o bilginin güvenilebilirliğinin ölçülmüş-hesaplanmış bir kanıtı olur.

    İnsan öznelliğinin, duyumsal farklılıkların, insanın aynı şeyleri farklı, farklı şeyleri aynı sanma özelliğinin yanıltıcılığından; duyumsal ve düşünsel bilgilerin, çevre koşullarının aldatıcılığından korunmak; bunlara bakarak yanılmamak için, bilgi edinmede, öznel insan yargıları yerine, nesnel ölçüm araçları kullanılır. Bunlar, farklı duyum ve düşünceye göre farklı sonuç göstermediğinden, bunlarla yapılan ölçümlerde, yanıltıcı olmayan sonuçlar elde edilir. Bilimsel (yanıltıcı olmayan) bilgi edinmenin koşullarından biri de budur. Demet’in boyu hakkında kişisel yargıları almaya kalkarsak, herkesin yargısı aynı olmayacaktır. Ama onun boyunu örneğin metreyle ölçmeye kalktığımızda, ölçenin gözü veya elinin ayarı bozuk değilse, aynı sonuçla karşılaşırız. Ölçme aracının kullanımını otomatik yaparsak, ölçen insanın yanıltıcılığından da kurtuluruz.

    Bilimsel bilgiler, sözel anlatımın olası göreli yanının yanıltıcılığından korunmak için, sayılarla anlatılmaya çalışılır. “Müziği çok seviyorum” sözü, çok sözünün kesin olmayan sınırlarını vermez, bu çokluğun derecesini tam belirtmez. Ali’nin çok algısı ile Ayşe’ninki aynı olmayabilir. Bana para ver çok olsun dediğinizde ikisinin vereceği miktar, çok düşük rastlantılar dışında aynı değildir. “Müziği on üzerinden sekiz seviyorum”, “bana on bin euro ver” denildiğinde, anlatılmak istenen, sözel anlatıma göre daha belirgin, bilinen, kesindir. Bu nedenle de bu sayısal anlatımları kullanmayan sözel anlatımlar, yanıltıcı olabilir. Yanıltmayan bilgi üretmek-kullanmak istiyorsak, bilgiyi olasınca sayısallaştırmalıyız. Benim adımı ve soyadımı aynen taşıyan belki yüzlerce insan var. Ama benim TC kimlik numaramı taşıyan başka biri yok. Bilim alanlarının matematikten yararlanma düzeyleri arttıkça, yanıltıcılıkları azalacağı için, bu alanların bilimselleşme derecelerini belirlemek amacıyla, matematikten yararlanma düzeylerine bakılır. Bilim alanlarının matematikten yararlanma düzeyi arttıkça, bilimsellik düzeyleri de artar.

    Veri çokluğu nedeniyle, bilimsel bilgi elde etmek için araştırmada toplanan veriler gruplandırılabilir. Bazı alanlarda veri elde edilemeyişi veya doğrudan ölçme yapılamayışı nedenleriyle de elde edinilen verilere bakılarak, ölçülemeyenlerin kestirilmesi sağlanabilir. Bu amaçlara ulaşabilmek, bu sorunları çözebilmek için, matematiğin bir uygulama alanı olan istatistikten yararlanılır. Böylece, daha az veriyle sonuca ulaşılarak, kaynaklar daha akılcı kullanılmış olur. Doğrudan ölçümle edinilen veriler ilişkilendirilerek, karşılaştırılarak yanıltıcılıkları denenebilir. Bir tür yanıltıcılık testi olan istatistikten yararlanılmadığında, verilerin yanıltıcılıkları hakkındaki bilgilerimiz de azalır. Elbette bu olumlu sonuçlara ulaşabilmek için, istatistiğin uygun kullanımı da gereklidir. Bazılarınca yanlış kullanılıyor olması, aracın değil, kullananın yanlışıdır. Bu uygun kullanma koşulu, yukarda yazılanların hepsi için geçerlidir.

    Bilimsel bilgi üretmek için yapılan araştırmalar denetlenebilir olmalı, yani, okuyucu, o bilgilerin yanıltıcı olup olmadığını gerektiğinde araştırmayı kendi de yineleyerek bilebilmelidir. Bunun için, araştırmada kullanılan ön bilgilerin yanıltıcılığı, yöntemin yanıltıcılığı, elde edilen verilerin yanıltıcılığı, bunlara dayanılarak üretilen sonuçların yanıltıcılığı denenebilmelidir. Bilimsel araştırma raporu, bu denemelerin hepsini okuyucunun yapabileceği özellikte yazılmalıdır. Bilimsel bilgiler, herkese açık ve herkesçe denenebilir olmalıdır.



    Bilimsel Araştırmalar

    Bilimsel bilgi edinmenin temel yolu, bilimsel araştırma yapmaktır. Her araştırma, bilimsel, yani yanıltıcı olmayan bilgi üretemez. Bu nitelikte bilgi üretimi için, yanlışlamaya dayalı deneme düzeneklerinin kurulması gerekir. Bu düzeneklere bilimsel yöntem denir. Bilimsel bilgi, bilimsel yöntem kullanılarak elde edilir. Bilimsel araştırmalar, sorun çözme veya örnek olay çalışmalarıyla karıştırılmamalıdır. Bilimsel araştırma, bilimsel bilgi üretmek amacıyla yapılır. Sorun çözme veya örnek olay çalışmaları ise, bilinen bilimsel bilgiler kullanılarak bir sorunun çözülmesi, bir durumun aydınlatılması amaçlarıyla yapılır, bilinen bilimsel bilgiler, o durumda kullanılır.

    Bilimsel yöntem, sınanan bilginin aldatıcı olup olmadığının belirlenmesini sağlayıcı olmalıdır. Yani araştırma sonunda ulaşılan bilginin aldatıcı yanının bulunmadığı, belirlenen bir olasılıkla kanıtlanmış olmalıdır. Bu sonucu vermeyen araştırmalar bilimsel olamaz, bu sonucu bilinmeyen bilgiler bilimsel bilgi olamaz, çünkü “bugün bilinenlere göre bu bilginin aldatıcı yanı bulunamamıştır” sonucunu doğurmamışlardır. Bu nedenle bilimsel yöntemin çeşitli tekniklerini seçme ve kullanmada da özenli olmak gerekir. Yanlışlama araçları kullanmayan yöntemler, yanlışı bulamayacakları için bilimsel yöntem de olamazlar.

    Bilimsel yöntemin hangi tekniğinin seçileceği, araştırmanın amacına bağlıdır. Bilimsel araştırmacı, araştırmada kullanacağı sadece iki ögeyi diğer araçlarından bağımsız olarak seçebilir. Bunlardan biri amacı, diğeri evrenidir. Diğer araçların seçiminin temel ölçütü amaçlardır. Her amaç-araç ilişkisinde olduğu gibi, bilimsel araştırmada da yöntem amaca götürücü olmalıdır. Bu amacın genel çerçevesi, yukarda tanımlanmaya çalışılan bilimsel bilgiyi üretmektir. Bunun için, önce, denenecek bilgiyle ilgili her tür ön bilgi toplanır. Bu bilgi birikimi, araştırmacının düşünce ufkunu genişletir, eksik ve yanlışlarını azaltır. Bu durum, onun deneme ile ilgili kararlarının yanılgılarını azaltmaya yarar. Bunlar yapılmadığında, eksik ve yanlış bilgi ile ancak yanıltıcı bilgiler üretilir.

    Bilgi toplama aşamasını, deneme yargıları (denence) üretme işi izler. Toplanan bilgiler kullanılarak oluşturulan denencelerin, bu bilgilerden yararlanıldığı için, bilimsel bilgiye dönüşme olasılığı daha çok olur. Denenceler yerine, araştırma amacına ulaşabilmek için oluşturulan soru cümleleri de kullanılabilir. Amaçlar böylece açık ve net hale getirilmelidir ki, nelerin, nasıl yapılması gerektiğine ilişkin olarak yanıltıcı olmayan kararlar verilebilsin.

    Daha sonraki ana aşamalardan biri, araştırma sonuçlarının genellenebileceği bir evren düşünülüyorsa, bunun belirlenmesi ve bu evreni temsil edici örneklemin alınmasıdır. Örneklemden alınacak bilgilerin evrende kullanıldığında yanıltıcı olmaması için, rastgele örneklem seçilmez. Matematikten yararlanılarak örneklem büyüklüğü belirlenir. Örneklem alınırken de, denence veya soru cümlelerinde aranan özelliklerin örneklemde bulunması sağlanır. Bunda yanılmamak için, yanlı davranılmaz, evrenin özellikleri ve gerektiğinde oranları örnekleme yansıtılır.

    Bir sonraki aşama, verilerin nasıl toplanacağının belirlenmesidir. Bunun için hangi araçların uygun olduğu, bu araçların geçerli ve güvenilir olup olmadıkları belirlenir, hesaplanır. Sonra, toplanan verilerin nasıl çözümlenip yorumlanacağı belirlenir. Bunlar araştırmacının araştırma başlangıcında verdiği sözler, yaptığı bağlantılardır. Araştırmacının, araştırma sonucunu keyfine göre yorumlamasını, bulgularını çarpıtmasını engellemeye veya böyle yapmışsa bunun görülmesini sağlamaya yararlar. Bu yazılanların hangi etkinliklerle nasıl yapılacağı, bilimsel araştırma kitaplarında ayrıntılı olarak bulunabilir. Görülebileceği gibi, bilimsel araştırma yapmak kolay iş değildir. Elinize mikrofon alarak, rastgele gözlem yaparak, önünüze gelen birilerinin dediği şeyleri kaydederek, bazı bilgiler elde edebilirsiniz ama bunlar düşünsel bilgiler olduklarından yanıltıcılık düzeyleri yüksektir, bilimsel bilgi olarak kullanılamazlar. Bu yollarla bilimsel bilgi üretemezsiniz.

    Nitel - Nicel Yanılgıları

    Son yıllarda, bilimsel bilgi üretmenin zorluklarından kaçmak isteyenler için bir sığınak, bir oyalanma aracı, geri kalmış ülkeleri bilimsel bilgiden uzak tutarak daha kolay aldatmak için bir yönelim olarak, bilimsel bilgi üretici olmayan bazı uygulamalar, bilimsel bilgi üretme aracı, bilimsel araştırma olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Bilginin gerçek güç olduğunun farkına varan ülkelerin, sömürdükleri ülkelere bu gücü vermek istememeleri doğaldır, onların amaçlarına da uygundur. Aldatılmak istenen insanların oyalanma araçlarına gereksinimi olur, bu araçlar kolay kullanılır olursa da oynayanlar ve oyalananlar, böylece hem kendisi aldanan, hem de başkalarını aldatanlar çoğalır. Başkalarını bu yolla aldatmak için yönetimde kullanılan araçlardan biri de komisyonlardır. Birilerini bir süre sonuçsuz işlerle uğraştırmak, bıktırarak isteklerinden vazgeçirmek, yanıltmak, o sırada da isteklerinizi onların engellemesi olmadan gerçekleştirmek için “komisyona havale” tuzağını işletebilirsiniz. Ama bilimsel bilgi aramanın amacı bunun tam tersidir: Yanılmamak, yanıltmamak.

    Önce bu yanıltma işinin altyapısı hazırlanmalıydı. Bunun en sınırsız alanı da felsefeydi. Amaca uygun bir iki felsefeci, “yeni, pozitivist olmayan paradigma” üretmeye koyuldu. Bunun tohumları, insanların çok değer verdikleri, kutsal saydıkları din duygusunu, insanları aldatmak için yüzlerce yıldır kullananlarca ekilmişti. “Bu dünya yalandır. Gerçek diye bir şey bu dünyada yoktur. Nesnellik diye bir şey yoktur, bakış açıları vardır. Farklı paradigmalar vardır…” İnsanları bu fiziksel dünyanın gerçeklerinden uzaklaştırmak, bu gerçeklerin yararlarını sadece kendiniz kullanmak, onların bunları bilmemesini görmemesini sağlamak için oyalamak istiyorsanız, onlara bu gerçek fiziksel dünya yerine, metafizik bir hayali dünya verirsiniz. Pozitivist diye suçlayıp, deneyci, yanlışlamacı bilim anlayışını karalamaya çalışanların “paradigma” sı işte bu metafizik (fizik ötesi, fizik dışı) anlayıştır.

    Metafizik, duyu organlarıyla ulaşılamayan hayali bilgilere sığınır. Fal, büyü, kadercilik, olayları fizik ötesi güçlerle açıklamak, kanıt aramak yerine koşulsuz inanmak, gerçek olanla olmayanı ayıramamak, düşünülen her saçmalığı gerçek zannetmek metafiziğin tipik yanlarıdır. Eski yunan filozoflarının “algıladığımız dış dünya, asıl dünyanın kusurlu bir kopyasıdır” anlayışını bugüne taşımak isteyebilirsiniz. Bu bile içinde yaşadığımız fiziksel dünyayı reddetmenin gerekçesi olamaz. Metafizik bir dünya varsa bile, fiziksel bir dünya da vardır, bunun reddedilmesi, bir varlık olarak kendimizin reddedilmesi anlamına gelir. Kendimiz yoksak, düşüncelerimiz nasıl olabilir. Metafizik bir düşte yaşayanların, değil geleceğin uygarlığını üretmesi, bugünü anlaması bile olanaksızdır.



    İnsanları metafizik yargılarla kandırmak, çok eskiden beri kullanılan bir yöntemdir. Bu yargılar, aldatmanın tipik bir şeklini de içinde barındırır: Kandırmak istediğinizin güvenini kazanmak için önce bir-iki gerçek bilineni söylersiniz. “Bu kişi doğru söylüyor” algısı uyandırdınız mı, artık amacınıza götürücü her yalanı söyleyebilirsiniz. Karşı çıkmaları zor olur, çıkmaya çalıştıklarında da baştaki “doğru bir iki şey söylemek” yöntemine dönersiniz, veya onları yanılmakla, günah işlemekle, soyutlanmakla korkutursunuz. Hele bizim ülkemizde yaygın olduğu gibi dinleyenler anlamaya değil anlamadan ezberlemeye alışmışsa, işiniz çok daha kolaydır. Bu yazının başındaki “anlamak sorunu” başlıklı kısım, bunun anlaşılması için yazılmıştır. Felsefi bilgi ile ilgili kısım da bu tür bilgilerin niteliğini, yanıltıcılığını gösterme amaçlıdır. Adı bile yanlış olan, “nitel araştırma” denen uygulamaların yanılgılarından bir kısmı aşağıda tartışılmıştır:

    1. Nitelik, özellik demektir. Bir şeyin sahip olduğu özellikleri, onun nitelikleridir. Nitel, özellikle ilgili demektir. Nitel araştırma da özellikle ilgili araştırma demek olur. Peki, bir de özelliklerle ilgili olmayan araştırma mı var? Yani araştırmaları, özelliklerle ilgili olan ve olmayan diye ayırabilir miyiz? Özelliklerle ilgili olunca nitel, olmayınca nicel oluyor öyle mi? Bu sadece dilsel-anlamsal değil, aynı zamanda mantıksal bir çelişkidir. Bilimsel araştırma, sadece özelliklere veya sadece bunların sayısına bakıp geçmez. Yanlış isimlendirerek “nicel” denen araştırmaların ilgilendiği nicelikler, özelliklerle, yani niteliklerle ilgili niceliklerdir. Yani o araştırmalar, özellikleri, nitelikleri de araştırırlar. Bu anlamda, yanlış adlandırılarak “nicel” denen araştırmalar, niteliklerle ilgili nicelikleri verdiğinden, “niteli” de içerirler. Bu da araştırmaların nicel-nitel diye ayrılamayacağını gösterir. Bu gerçek, araştırmaları böyle yanlış adlandıranların bazı yayınlarında da itiraf edilmektedir. Ayrıca, adına nitel denilerek yapılan birçok araştırmada, nicelikleri de gösteren pek çok rakam bulunmaktadır.

    2. Yalnızca niteliklerin belirtilmesiyle yetinilirse, eksik bilgi üretilmiş olur, o da yanıltır. Bilimsel araştırma, sadece nitelikleri verip geçmez, onların niceliklerini de vererek daha çok bilgi sağlar. Bir insanın cildinde beni olması bir niteliğidir. Bu benlerin sayısını da bilirseniz bilginiz artar, böylece de yanılma olasılığınız azalır. Bu benlerin özelliklerini belirtirken sadece bu özelliklerin sözünü etmekle yetinmez, bu özelliklerin derecelerini de belirtirseniz, örneğin bu dereceleri belirten rakamlar kullanırsanız, daha çok bilgi elde edersiniz. Yalnızca niteliklerle ilgilenir, nicelikleri görmeyip geçerseniz, eksik ve yüzeysel bilginin yanıltıcılığından kurtulamazsınız, yanılgılara açık olursunuz.

    3. Sayılar, sadece nicelik bildirmez, nitelikleri derecelendirmek için de kullanılır, yani niteliklerin düzeylerini de belirtir. Bu durumda, nicel(!) araştırma, aynı zamanda nitel(!) de olur. Niteliklerin derecelerini sözel olarak verirseniz, anlam belirsizliği nedeniyle kesinlikten uzaklaşır, netlik oluşturamazsınız. Örneğin, “bugün nasılsın” dediğinizde, “idare eder” yanıtını alırsanız, o kişinin nasıl olduğuna ilişkin net bir algı oluşturamazsınız. Farklı kişilerin algıları da farklı olabilir. Oysa “idare eder” diyen o kişinin durumu, belli bir durumdur, farklı kişilerin algıladığı farklı birkaç durum değil. Sayıları kullanırsanız, kişinin nasıl olduğuna ilişkin niteliğini açık ve net öğrenebilirsiniz: Bugün on üzerinden kaçsın diye sorduğunuzda söyleyeceği rakam, rakamları bilen herkes için daha net ve üzerinde uzlaşılabilir bir sonuç gösterir. “Ali, seni çok seviyorum” diyen Ayşe’nin sevgisinin düzeyi, net olarak belli değildir. Bütçemiz çok açık vermedi diyen politikacı da bu genelliğe ve net olmayan bilgiye sığınarak halkı aldatmaya çalışır. Oysa Ayşe, “Ali seni on üzerinden sekiz seviyorum” derse Ali bu sevginin düzeyini daha net görebilir. Politikacı da, bütçemiz bu yıl on bin liradır, bunun beş bini açıktır derse, halk gerçeği daha net görebilir. Aksi durumlarda aldanırız.

    4. “Nitel araştırmaların derinlemesine bilgi verdiği “ezberi” de tümüyle gerçeğin tam tersidir. Okuduğunu anlamadan olduğu gibi alıp kullanma alışkanlığında olan, “acaba bu bilgi yanıltıcı mıdır” diye düşünmeyen, sorgulamayan insanımızda bu tür ezber yanılgıları çoktur. Gerçek, bu bilginin tam tersidir. Nitel denen ve sadece nitelikler ve onların eksik bilgiye dayalı oldukları için yanıltıcı sonuçlar üreten yorumları ile uğraşan araştırmalar, yüzeysel bilgi elde ederler. Niteliklerin sayılarını bilmedikleri gibi, derecelerini de net olarak bilemezler, bu bilgi derinliğinde olmadıkları için de yüzeyseldirler. Nitelik bir özelliği, nicelikse onun derecesini, düzeyini, derinliğini gösterir. Bir niteliği anlatmak için en çok birkaç sözcük kullanabilir, bu anlamda da o sözcüklerin sayısıyla sınırlı, yüzeysel anlatmış olursunuz. Örneğin, bir çiçeğin niteliklerinden biri olan güzelliğini anlatmak için için, “güzel, çok güzel, müthiş güzel, harikulade güzel, biraz güzel” gibi, çok çok iki elin parmakları sayısı dolayında derinlik üretebilirsiniz. Oysa aynı niteliği sayıyla anlattığınızda, iki sayı arasını sonsuz bölebileceğiniz için, o niteliğe ilişkin sonsuz derinlikte bilgi verme olasılığı elde edersiniz. Bilimsel araştırmada bulgu elde etmek için anlam derinliği olan sorular sormayı bilmeyenlerin, bu araştırmaları yüzeysellikle suçlaması doğaldır. Eğitilmemiş halkın bu tür söylemlere kanması kolaydır. Örneğin, bir ülkeyi herkesi sindirerek, tek adam diktasıyla yöneten bir yönetici, demokrasi sözünü ağzından düşürmeyerek, kendine karşı olanları demokrasiye karşı gibi göstererek halkı aldatabilir. Sorgulamayan insanlarının kandırılması kolaydır. Bilim adamları bu aldanış içinde olamazlar.

    5. Bilimsel bilgi üretimi yerine, yanıltıcılığı yüksek bilgi üretimi yapmak, “Nesnellik yoktur” diyerek bir nesne olan kendini bile inkar etmek, yok saymak savunulabilir şeyler değildir. Nesnellik, nesneye ilişkin olmaktır, nesne, duyumlarla varlığını bildiklerimizdir. Olguları ve buna dayalı gerçekler olan olguculuğu reddetmek, metafiziğe yönelmek, yenilmişlerin, ezilmişlerin avunmak için sarıldığı, doğru olduğuna inanmak ihtiyacı duyduğu kendini aldatma çabalarıdır. Başarılı olamamanın yönelttiği “batsın bu dünya” sapmalarıdır. Bu mantıkla şunlar da rahatlıkla söylenebilir: İşsizlik diye bir olgu yoktur, açlık, hastalık, yoksulluk yoktur. Herkesin yoksulluğu kendi algısına göre değişir, Bir lokma bir hırka ile yetiniyorsanız siz yoksul değil varsılsınızdır. Bu dünya diye bir şey yoktur, size öyle geliyor, sizin için öbür dünya vardır… Bunlar, “gerçek yoktur” diyerek insanların gerçeği görmelerini engellemeye hizmet edebilir. Bazıları bunu bilinçli olarak, sizi kandırmak için yapar, bazıları da bu safsatalara inanır, aldatılır, bunun farkına da varamaz. Ayrıca, paradigma diye sarılınan bu metafizik bilgi, bir felsefe, yani düşünsel bilgidir, bilimsel bilgi değildir. Bu yazının başlangıcındaki bilgi türleri bölümü, bunun anlaşılması için konmuştur. İkinci sınıf, yanıltıcılık düzeyi yüksek bilgilere sarılıp bilimden uzaklaşmak, ancak yanılgıya götürür.

    6 - Nitel araştırma diye yapılan bazı yayınlarda, hem “gerçek” diye bir şeyin olmadığı söylenir, hem de sosyal bilimlerde çoklu “gerçek”lik vardır denilerek çelişkiye düşülür. Sosyal bilimlerde çoklu gerçeklik vardır diyerek, aynı şeyin fen bilimlerinde olmadığı söylenmek istenir. Oysa fen bilimlerinde de çoklu gerçeklik vardır. Örneğin, uygulanan bir enerjinin derecelerine göre de çoklu sonuçlar alır, çoklu gerçeklerle karşılaşırsınız. Çoklu gerçeklik olması başka, bir gerçekliğin farklı kişilerce farklı algılanması başkadır. Bunları karıştırırsanız yanılır, yanıltılırsınız. Bir gerçeklik olarak elma vardır. Bir elmaya bakan insanların bazılarının buna patates, bazılarının armut, bazılarının elma demesi, bu elmanın hem elma, hem patates, hem armut olduğu “çoklu” gerçeğini göstermez. Olan şey, “çoklu gerçeklik” değil, bilimsel olmayan bilgilerin bizi aldatmasıdır. Elmaya bakan kişiler, gözlerindeki yetersizlik nedeniyle onu patatese veya armuda benzetebilirler, yani “duyumsal bilgi” onları yanıltabilir. Elmaya bakanlar, daha önce elma görmemiş olabilir, gördükleri yuvarlak cismi, bildikleri diğer yuvarlak cisim olan patates veya armuda benzeterek ona bu isimleri verebilirler. Yani, “düşünsel bilgi”nin yanıltıcılığıyla yanlış yargı üretirler. Elma diye bir meyve vardır, bu gerçektir, bu gerçeği duyu organlarımızla algılayabilir, varlığını ve gerçekliğini kanıtlayabiliriz. Elbette hem sosyal bilimlerde hem fen bilimlerinde çoklu gerçeklik vardır. Çoklu gerçeklik başka, bir gerçeğin farklı algılanışları olan yanılgılar başkadır. Bu yanılgılardan kurtulmak için bilimsel araştırmalar nesnel ölçümleri kullanır, olgusal veriler toplar. Duyumsal ve düşünsel bilgilerin yanıltıcılığına açık olarak, bir gerçeğe ilişkin yargısal veri toplamak, gerçeği değil, veri alınan kişilerin yanılgılarını toplamaktır, bunlar aynı gerçeği farklı niteledikleri için yanıltıcıdırlar, yanıltıcı oldukları için de bilimsel bilgi değildirler. “Okul müdürünüzün yönetsel yeterliği nedir” diye sorduğunuz öğretmenlerin bazıları “düşüktür”, bazıları da “yüksektir” diyorsa, müdür aynı müdür olduğuna göre, yönetsel yeterliği hem yüksek hem düşük olamaz. Bu yargıları toplayıp da nitel araştırma yaptım demek, aldananlara bakarak aldanmak ve başkalarını aldatmanın aracı olmaktır.

    7 - Adına ne derseniz deyin, çeşitli konularda insanların düşüncelerini toplayan araştırmalar da, eğer yanlış yöntem kullanır, veya uygun yöntemi yanlış kullanırsa, bilimsel bilgi değil, yanıltıcı bilgi üretirler. “Nitel araştırma” yanılgılarına kapılanların yaptıkları, yanlış yöntem kullanımına; istatistikleri yanlış kullananların yaptıkları da yöntemi yanlış kullanmaya örnek olarak verilebilir. Bazıları istatistiği yanlış kullanıyor diye bilimsel araştırmaları ve istatistiği suçlamak da bir yönelim yanlışıdır.

    8 - Qualitative sözü ile yargısal veri toplayan , “niteleyici” çalışmalar anlatılır, nitel değil. Niteleyici çalışmalar, nitelenen şeyle ilgili kişisel yargılar üretir, olgusal değil. Kişilerce çarpıtılmış yargısal bilgiler, aynı gözlenenle ilgili farklı sonuçlar içerir. “Aynı“ gözleneni, kişisel yanılgılar nedeniyle “farklı” nitelediklerinden yanıltıcıdırlar Bilimsel bir ölçme yapmadıklarından, bilimsel araştırma olarak görülemezler. Adları da nitel araştırma değil, niteleyici çalışma olur, bilimsel araştırma değil. Bilimsel araştırmalar, kişisel yanılgılardan uzaktırlar, çünkü duyumsal veya düşünsel verilerin kişisel yanıltıcılıklarını taşımazlar, bunlardan arındırılmış ölçme araçları kullanırlar.

    9 - Elbette bakış açıları ve bunlarla görebildiklerimiz, göremediklerimiz vardır. Bir kilo baklavayı üretmek için bir kilo şeker kullanmışsanız, ona koyduğunuz şeker bellidir. O baklavayı yiyenlerin bir kısmı, çok tatlı, bir kısmı tadı normal diyebilir. Bu farklı görüşler, o baklavaya katılan “nesne”nin bir kilo şeker olduğu gerçeğini değiştirmez. Sosyal gerçekliğin çok yönlü olduğu, bunu ölçmenin zor olduğu da doğrudur. Ama yanıltıcı olmayanını ölçmek zor diye yanıltıcı bilgiye sarılmak da aldanmayı getirir. Aldatıcı olmayan bilimsel bilgiyi aramak yerine, kolay olan aldatıcıya yönelmek, yanıltıcıdır. Bilim adamının görevi, “ölçmek zor” diye bilinmeyene boyun eğmek değil, bilimsel yöntem kullanarak onu bilinir kılmaktır.

    10 - Adına yanlışlıkla nitel araştırma denen ve üretimi bilimsel bilgi olmayan şey, aldatılmak istenen insanların bir kısmını oyalamanın aracı olarak hizmete konmuş bir kandırmacadır. Bu konuda basit bir bilgi taraması bile yapsanız, bu yöntemin, “Asya-Pasifik ülkeleri için uygun” olduğu yargısının, bu tür yayınlar yapan bazı yazarlarca artık saklanmadığını görürsünüz. Yani, Asya-Pasifik ülkeleri insanlarını bu yolla uyutabilirsiniz. Ortadoğu ülkeleri ne olacak mı diyorsunuz? Onların ne yazık ki bazıları çoktan uyutulmuş, hatta uyuşturulmuştur.

    11- Nitel araştırma adıyla yapılan yayınlarda, çok sayıda yanıltıcı, çelişkili bilgiler bulunmaktadır. Ezberleyip yamamak o kadar kanıksanmıştır ki, birçok yazar bu yanılgıları ve çelişkileri fark etmemişlerdir. Örneğin bu tür bir yayında evren, “ölçümlerin elde edildiği grup” şeklinde yanlış tanımlanmıştır. Hem gerçek yoktur deyip, hem de “Asıl amaç, okuyucuya betimsel ve gerçekçi bir resim sunmaktır” diyebilmişlerdir. Hem nesnelliği reddedip, hem de “Görüşmecinin yansız olması araştırmanın nesnelliği açısından önem taşır” yazmışlardır. Hem genellemeyi reddedip, hem de evrenden söz etmişlerdir, böylece, evrenin, bulguların genellenebileceği alan olduğu bilgisiyle çelişmişlerdir. Gerçeklik görecelidir diyerek, gerçeğin göreceli olmadığını, göreceli olanın gerçeklik değil, gerçekliğin farklı insanlardaki yanılgılı algısı olduğunu görememişlerdir. Hem sayılardan kaçmışlar, hem de ”nitel verilerin sayısal analizi” adı altında, bu verilerin, “güvenilirliğini artırmak, yanlılığını azaltmak” için sayısal çözümleme yapıldığını belirtmişlerdir. Demek ki sayısal çözümleme yapılmazsa, nitel veriler, yanlı ve güvenilmezdirler. Demek ki, “yanlılığı azaltıp nesnel olmak gerekir”. Peki, hani nesnellik yoktu? Hem sosyal olguların gözlenebilirliğini bir “eleştiri” olarak kitaplarına yazarlar, hem de gözlemi kendi araştırmaları için bir yöntem olarak kullanırlar. “Evren etkileşimsiz bir sistemdir” diyerek, hem evreni, hem de sistemi yanlış bildiklerini kendileri kanıtlarlar. Bu yayınların yanılgıları, hakkında bir kitap yazılabilecek kadar çoktur.

    12- Nitel adıyla yapılan araştırmalar da birbirinden farklı özellikler taşır. Araştırmasına nitel deyip, sayıların olmadığı bir çalışmaya yöneldiğini varsayan ama rakamlarla dolu araştırma yapanlar da vardır. Çoğu, sorunla ilgili ön bilgi toplamaz. Yani geçmişin bilgi birikiminden yararlanmaz. Bunun kendisinde önyargı oluşturacağını söyleyerek, ön yargının ne olduğunu bilmediğini de kanıtlar. Böylece, “sözde” araştırmalarını düşünsel ve bilgisel bir karanlık ve yoksullukla sürdürürler. Hakkında yeterli bilgi edinmediğiniz sorunu çözemezsiniz. Bilgiden yararlanmamanın kaçınılmaz sonucu, yanılmaktır.

    13- Hem genelleme kaygısı taşımadıkları halde “evren” yazarlar ve böylece çelişirler, hem de “örneklem” diye üzerinde çalıştıkları grubu seçerken, örneklem kavramına taban tabana zıt işler yaparlar. Örneklem, evrenin aranan özellikler açısından küçültülmüş bir modelidir. Ama bunlar tümüyle bunun dışında, “keyfi” seçimler yapıp adına örneklem derler. Bu, örneklemin ne olduğunu da bilmemektir. Bazıları da bu konulara hiç girmezler. Bazen de evrenden hiç söz etmeden, örneklem yazarlar. Oysa bir evreniniz yoksa, üzerinde çalıştığınız bir grubunuz olabilir, ama örnekleminiz olamaz. Evreniniz yoksa, örnekleminiz yoktur.

    14- Özel durumlar için öznel sonuçlar üretmeyi bilimsel araştırma sanmaları, en ciddi yanılgılarındandır. Bilimsel bilgi üretmek başka, onu bir sorunun çözümü için kullanmak başkadır. Nitel araştırma diye yapılan bu bile değildir. Sorun çözme gibi bir amaçları da yoktur, amaçları resim çizmektir. Ama çizdikleri resimler, Picasso’nun insan resimlerine benzer. “Sana göre bu insanın başı nerede” diye sorar, cevaplayan nerede derse başı oraya yaparlar. Böylece, başı dizinde bir insan görüntüsü çizebildikleri gibi, verilen yanıtlara bakarak, bir başı dizinde, öteki başı ayağında olan iki başlı insan resimleri de çizerler. Sonra da buna çoklu sosyal gerçeklik derler.

    15- Ölçmeye yanaşmamaları, dahası onu reddetmeleri, nesnel ölçüm yerine öznel yanılgıları koymaları temel zayıflıklarından biridir. Ölçmek zordur derler. Oysa dayanak olarak kullandıkları bu ezber ve geçmişte kalmış yargıların oluşumundan sonra geçen onlarca yıl, ölçmeyi de kolaylaştıran birçok teknolojik yenilik getirmiştir. Artık çok küçük birimleri yanılgısız denecek düzeyde ölçen çok hassas ölçme araçları vardır. Bunları nitel araştırma uydurmacılarının kırk- elli yıl önce yazdığı, izleyenlerin de olduğu gibi ezberleyip anlamadan yinelediği kitaplarda bugün elbette bulamazsınız. Bu yanılgılar onların yazarlarının değil, bugüne elli yıl öncesinin bilgilerini ezberleyerek bakan bugünkü “nitelcilerin” yanlışlarıdır. Sosyal bilimlerdeki araştırmalarda, sanki fraktal geometrisiyle uğraşıyor, nanometrik uzunlukları ölçüyorlar. Ölçme, kişisel algı yanılgılarını düzeltir. Araştırmalarında, sayısal anlatımın ve ölçme araçlarının güvenilirliğini, belirginliğini, yanıltmama özelliğini kullanmadıkları için, verdikleri anlam değişkendir, bunun için de güvenilir değildir, yanıltıcıdır. Ölçümleri kişilere göre değişmediği, farklı sonuçlar üretmediği için yanıltıcı olmayan nesnel ölçü araçları yerine, kişilere göre değişen, bunun için de farklı olmayan bir şeyle ilgili farklı sonuçlar üreten, bu nedenle de yanıltıcı sonuçlar oluşturan kişisel yargıları kullanmakla bilimsel bilgi üretilemez. Ölçemediğimizi, aslına uygun, olduğu şekilde değerlendiremeyiz, değerlendiremediklerimizi düzeltip geliştiremeyiz. Ölçmeyince ölçütsüz yargılar oluşturmak kolaydır. Nasıl olsa kanıt diye bir kaygı yok, yanıltıcı mı değil mi düşüncesi yok. Gerçekten de tam Asya-Pasifik ülkelerine özgü bir yöntem, ama hepsine değil. Günümüzde öyle Asya-Pasifik ülkeleri var ki, çoktan bu çemberin dışına çıkmışlar, uyanmışlar. Bazıları, hala elli yıl öncesinin çelişkili, kanıtsız kandırmacalarıyla oyalanırken, onlar yaşama biçimleriyle de, ulusal gelir farklarıyla da bilim alanındaki gelişmişlikleriyle de, uyandıklarını çoktan kanıtlamışlar.



    Sonuçlar

    Bilgi elde etmenin amacı, onu kullanmaktır. Kullanılacak bilginin, kullananı yanıltmaması gerekir. “Olan” ile “bilinen“ arasındaki fark, bilginin yanıltıcılık düzeyini gösterir. “Olan” la ilgili kişisel yargılar, duyum ve düşünce yanılgıları nedenleriyle, yanıltıcı olabilirler. Bu yanılmayı azaltmanın yolu, duyumsal ve düşünsel bilgilerin ve onların ürettiği yargıların denemelerle yanlışlarının arandığı, bulunamayınca da bulunana kadar doğru kabul edildiği “bilimsel bilgiler” kullanmaktır. Uygun yöntemlerini biliyor ve kullanabiliyorsanız, zor olmakla birlikte bu tür bilgiler, sosyal bilimlerde de üretilebilir.

    Duyum ve algı yanılgıları nedeniyle, uyarıcıların var olan özellikleriyle algılanan özellikleri arasında fark oluşur. Bu farkın yanıltıcılığını azaltmak için, özellikleri anlamı değişken ve belirsiz sözel anlatımlarla vermek yerine, anlamı ortak olan sayılarla ölçen, kişisel algıların yanıltıcılığından uzak olan, ölçüm araçları kullanılmalıdır. Sayısal değer ve ilişkiler nettir, herkesçe aynı anlamları içerirler, kestirilebilirlik ve anlam derinliği sağlarlar. Var olana ilişkin bilginin, anlam kaybı en aza indirilerek, olduğu şekliyle belirlenmesi, nesnel ölçüm araçlarıyla yapılan sayısal belirlemeleri gerektirir. Niteliklerin sayılarla belirlenmesi, sıfatlarla belirlenmesinden daha fazla kesinlik taşır, gözlemlerin daha duyarlı kaydını sağlar, gözlemden çıkarılacak sonuçlara da belirginlik kazandırır. Nitelikler ölçülemiyorsa, ilişkilerin belirlenmesi ve gerektiğinde değiştirilmesi de olası değildir. Bütün bu yararlar, insan yanılgılarından arındırılmış nesnel ölçme araçları kullanılarak sağlanabilir.

    Sosyal bilimlerde de bir ilişki veya durum, gözlem ve ölçümlerinin duyarlılığı düzeyinde gerçekçi olarak belirlenebilir. Bu duyarlılığı sayısal ölçümler verir. Ölçme araçlarının standartlaştırılması, sayısal ölçümlerin karşılaştırılmasını da sağlar. Bütün bunlar, bilgilerin sayısallaşması ile olanaklıdır. Ölçme, nitelikleri belirgin olarak betimlemek, derece veya miktarlarını belirlemek için yapılır. Böylece nitelikleri belirleme işinin kalitesi ve derinliği artar. Sayı ve diğer semboller, hataları azaltır, yorumu sistemlileştirir, kolaylaştırır, bilgiler üzerinde amaca götürücü işlemler yapma fırsatı verir.

    Bilimlerin bilimselleşme derecesi, matematikten yararlanma düzeylerine göre belirlenir. Matematikle, insan algı ve yargılarınca çarpıtılmamış sayısal ölçümler yapılır. Matematik de diğer araçlar gibi bir araçtır. Kullanıcılarına göre farklı sonuçlar üretebilir. Bu farklılık matematiğin değil, onu yanlış kullananların oluşturduğu sonuçtur. Bunlarla matematiği suçlamak, hedef saptırarak yanıltma, yanılmadır. Başbakanlık helikopteri birkaç kez arıza yapıp tehlike oluşturunca, helikopterin bakımını yapanları veya kullanıcılarını değil, helikopteri suçlayan, ona “katil helikopter” ismini veren basın-yayın organlarının çalışanları da bu tür bir yanılgının örnekleyicisi olmuşlardır. Matematik, bazılarının sandığı gibi sadece doğrusal değil, doğrusal olmayan ilişkileri de bulma ve göstermede, ölçmede, tahmin etmede çoklu olanaklar sunar. Matematiğin bu yönlerini bilmeyenlerin onu suçlamaları doğaldır. Korkunun kaynağı bilgisizliktir, matematikten korkup kaçmanın kaynağı da odur.

    Yukarıda yazılanları yanlışlamaya çalışanlar, daha önce başka yazılarla ilgili yaptıkları gibi, okuduklarını anlamadan, eksik ve yanlış bilgilerden yola çıkarlarsa, yine yanıltıcı yazılar yazabilirler. Bu işe soyunacak olanların önce çok okumaları, düşünerek, nedenleyerek, anlayarak, yanlışlamaya çalışarak bilgilerini artırmaları ve yanılgılarından kurtulmaları gerekir. O zaman yaptıkları eleştiriler yanıltıcılıktan uzak olabilir veya yanıldıklarını anlayıp, yanlış bilgilerini kullanma çabasından vazgeçerler. Yoksa, yanılgı içinde kalır, aldanırlar.

    Bilimsel bilgi üretmenin yolu, bilimsel araştırmadan geçer. Henüz bilimsel bilgi olamamış, duyumsal veya düşünsel bilgi düzeylerinin eksiklik ve yanlışlıklarını taşıyan bilgiler üretmek için araştırma yapmak da araştırmadır, ama bilimsel bilgi üretmedikçe bilimsel araştırma olamaz. Bilim adamlarının bunlarla aldanıp oyalanmak yerine, gerçek bilimsel araştırmalara yönelmeleri gerekir. 25.03.2010

    Prof. Dr. Hüseyin Başar

    Hacettepe Üniversitesi

    Eğitim Bilimleri Bölümü









        Ana sayfa


    BiLİmsel araştirmalarda nitel-nicel yanilgilari

    Indir 103.16 Kb.