bilgiz.org

1.“Gerçeği buldum.” deme, “Bir gerçek buldum.”de!

  • MUTLULUK ÜZERİNE
  • OKUMA



  • Sayfa8/13
    Tarih29.12.2017
    Büyüklüğü0.78 Mb.

    Indir 0.78 Mb.
    1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   13

    İNANMAK

    İnanmış milletlerin dünyasında yaşıyoruz.

    Biz, Kurtuluş Savaşı’nı inandığımız için kazandık. Samsun’a ayak basan Mustafa Kemal’i kim bekliyordu, yokluktan başka? Fakat o, bu top yokluğu, ordu yokluğu, tüfek yokluğu, cephane yokluğu içinde bir varlığa inanmıştı: Türk milletinin varlığına.

    Bugün, bir haftada bir vatan kül eden dünya cehennemi ortasında, bizi dimdik ayakta tutan da bu inanıştır: Kendimize inanış.

    İnanmayan milletlerin adı, bir mezar taşı gibi, yalnız eski dünya haritası üzerinde duruyor! Bu milletler artık günümüzde yoklar, sadece tarih kitaplarında ve eski çağları gösteren haritalarda yer alıyorlar.

    İnanmak!... Her okuma çağına giren çocuğu, bu iman seferberliğine sokmalıyız. Ana, baba, öğretmen, yazıcı, hepimize düşen tek vazife budur: Ona, büyük milletin çocuğu olduğunu, tarihi ve coğrafyasıyla öğretmek.

    Her sabah, evinin kapısından çıkan çocuk, okuluna yeni bir iman ve her akşam, okulunun kapısından çıkan öğrenci, evine yeni bir inanışla girmelidir.

    Yusuf Ziya ORTAÇ



    NOT : İlk dört soru yukarıdaki metne göre cevaplandırılacaktır.

    Soru 1- Metnin konusunu yazınız.

    Soru 2- Mustafa Kemal, hangi olumsuzluklar içinde, neye inanmıştı?

    Soru 3- Kendisine inanmayan milletlerin sonu ne olmuştur?

    Soru 4- İnanmak konusunda bizlere düşen görevler nelerdir?
    BİR HASTALIĞIN YENİLİŞİ
    Kuduz köpeğin on dört yerinden ısırdığı küçük Jozef, Doktor Pasteur’e götürülmüştü. Bu küçük yavrunun yaralarını görünce Pasteur’ün yüreği burkuldu. Bu yavruyu korkunç bir ölüm bekliyordu.

    Pasteur, ilk kez deneyeceği aşı için arkadaşlarına danıştı. Daha önce hazırladığı raporları onlara gösterdi. Köpeklere yapılan ve iyi sonuçlar veren bu aşı, küçük Jozef’e de yapılabilir miydi? Pasteur’ün arkadaşları, “başka çarenin olmadığını” söylediler.

    Pasteur, aynı günün akşamı içi içini yiyerek Jozef’e ilk aşıyı yaptı. Fakat Pasteur için uykusuz geceler başladı. Ya küçük Jozef ölürse!... Bu, Pasteur için dayanılmaz bir acı olacaktı.

    Günler birbirini kovalıyor, aşılar her gün biraz daha çoğaltılarak yapılıyordu. Aradan bir ay geçti. Küçük Jozef’e hiçbir şey olmadı. Pasteur’ün bulduğu aşı, insanlar için de iyi sonuç vermiş, kuduz hastalığı yenilmişti.

    O güne kadar bir çok insanı öldüren bu hastalığa karşı Pasteur’ün buluşu, dünyanın dört bir yanında büyük yankılar uyandırdı. Bütün insanlık Pasteur’ün bu başarısını selamlıyordu.

    NOT : İlk dört soru yukarıdaki parçaya göre cevaplandırılacaktır

    Soru 1- Yukarıdaki parçada geçen altı çizili kelimelerin ve kelime gruplarının anlamlarını yazınız.

    Soru 2- Pasteur, Jozef’e kuduz aşısını yapmadan önce neler yapıyor?

    Soru 3- Pasteur, ilk aşıyı yaptıktan sonra neler oluyor?

    Soru 4- Pasteur’ün kuduz hastalığına çare bulmasının insanlar için önemi nedir?

    9. Aşağıdaki cümlelerin hangisinde kesme işareti (’) yanlış kullanılmıştır?


    A) Türkiye, NATO’nun önemli bir üyesidir.

    B) Mehmet’ler, bu akşam bize gelecekler.

    C) Ömrün 45’inci yılı da geride kaldı.

    D) Boncuk’a, sobanın yanında yer ayırdılar.


    ANLAŞILMAK

    Bir dükkan sahibi dükkanının vitrinine üzerinde Satılık Köpek yavruları yazan bir tabela asarken, yanında küçük bir erkek çocuğu belirdi. "Köpek yavrularını kaça satıyorsunuz?" diye sordu. Adam çocuğa yavruların en az 50 dolar ettiğini söyledi. Çocuk elini cebine attı, biraz bozuk para çıkardı, dükkan sahibine bakıp "İki dolar otuz beş sentim var. Onlara bakabilir miyim?" dedi. Dükkan sahibi çocuğa gülümsedi ve bir ıslık çaldı. Lady adli bir köpek dükkanın içindeki kulübesinden çıkıp onlara doğru koşmaya başladı. Arkasında beş tane küçük yün yumağı vardı. Yavrulardan biri, diğerlerinin gerisinden topallayarak geliyordu. Bu küçük çocuğun hemen dikkatini çekti. "Bu yavrunun nesi var?" Dükkan sahibi "Veterinerin dediğine göre, kalçasında bir kemik eksikmiş" diye yanıt verdi. "Hep böyle topallayacakmış." Küçük çocuk hemen, "Onu almak istiyorum" dedi. Dükkan sahibi "Sahi mi?.. O yavruyu gerçekten istiyorsan sana bedava verebilirim" dedi. Çocuk dükkan sahibine yaklaştı ve öfkeyle "Onu bana bedava vermenizi istemiyorum. Bu yavru da diğer yavrular kadar değerli. Fiyatı neyse size ödeyeceğim. Şimdi size iki dolar otuz beş sent vereceğim, kalan parayı da ayda elli sent, elli sent ödeyeceğim!" dedi. Dükkan sahibi "O sakat yavruyu ne yapacaksın? O hiçbir zaman diğer köpekler gibi koşup, oynayamayacak" dedi. Küçük çocuk pantolonunun paçasını yukarı kaldırdı ve iki çelik bağla desteklenmiş eğri sol bacağını gösterdi. "Ben de pek koşamıyorum. Bu yavrunun da kendini anlayacak birine ihtiyacı var." dedi.



    (İlk 3 soruyu yukarıdaki metne göre cevaplayınız.)
    1 - Küçük çocuğu öfkelendiren dükkan sahibinin hangi davranışıdır?

    2 - Çocuk Niçin sakat köpeği seçmiş olabilir?

    3 - Engelli insanların toplum tarafından dışlanmasını, farklı muamele görmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    4 - Aşağıdaki cümlelerin hangisinde öznel bir yargı söz konusudur?

    A) Öğretmen çocuğun elinden tuttu.

    B) Okullar bugün tatil edildi.

    C) Bahçede kırmızı güller açıvermiş.

    D) O çok ama çok iyi bir insandı.

    MUTLULUK ÜZERİNE

    Mutlu olmak herkesin hakkıdır. Yalnız o mutluluğu uzaklarda değil, kendi hayatımızda arayıp bulmalıyız. Geçmiş günlerin özlemini çekenler veya geleceğin kaygısı ile tasalananlar hiçbir vakit mutlu olamazlar. Halinden hoşnut olmayı bilmeli, hem gülmeli, hem de güldürmeli. Hayat bir aynadır, güler yüzle bakarsanız, o da size güler; kaşlarınızı çatarsanız, o da suratını asar.



    SORU 1: Yazara göre kimler mutlu olamazlar? Niçin?(10p)

    SORU 2: Yazar yaşamı neye benzetiyor? (10p)

    SORU 3: Metnin anafikri nedir? (10p)

    BABAMIN VASİYETİ

    Hayatımın on dördüncü kışına yeni giriyordum. Askeri Rüştiye öğrencisiydim. Matematiği, şiir ve ede-

    biyatı seviyordum. Problemleri yorulmadan çözebiliyor, teoremleri kolaylıkla ispatlayabiliyordum. Şiire ve ede-

    biyata dair kitaplardan büyük bir zevk aldığım için bunları okumaktan hiç bıkıp usanmazdım.

    Babam, o zamanın başka babalarına pek benzemezdi. Hür düşünürdü; batıl fikirlerin eskilerinden de ye-

    nilerinden de kendini kurtarabilmişti. Daha yedi sekiz yaşlarında iken, Şah İsmailleri, Aşık Keremleri okuyup

    ağladığımı işiten bir dostu,beni bu kitapları okumaktan men etmesini,bunların yerine ciddi kitaplar okutturmasını

    tavsiye etmişti. O, “Bir çocuk, hangi kitapları anlar ve hangilerinden zevk alırsa onları okuyabilir. Anlamadığı, hoşlanmadığı kitapları, zorla okutursanız kitaplardan nefret eder”, diye cevap vermişti. Gerçekten, ben zevk aldı-

    ğım kitapları okumakta serbest bırakıldığım için âşık kitaplarından, tiyatro ve hikaye kitaplarına, onlardan sade şiirlere ve romanlara, daha sonra edebî eserlere, nihayet tarihî, ilmî kitaplara kadar çıkabildim.

    Ziya GÖKALP



    NOT:İlk üç soru yukarıdaki metne göre cevaplandırılacaktır.

    Soru-1.Yazar, hangi eserleri daha çok seviyor?Bunun sebepleri hakkında neler söylüyor?

    Soru-2.Yazarın babasının ve babasının dostunun “okuma” hakkındaki düşünceleri nelerdir?

    Soru-3.Metnin ana fikrini yazınız.

    BİR BABANIN ÖĞÜDÜ
    “Oğul, ben sana vezir olamazsın, paşa olamazsın, zengin olamazsın, demedim, adam olamazsın dedim.”

    Bu sözü, bir baba söylüyor; öyle bir oğula ki, küçüklüğünde, gençliğinde ona pek çok öğütler vermiş, yollar göstermiş. Ama o, bunları dinlememiş. Aile ocağını bırakıp kaçmış. Fakat türlü kurnazlıklarla, türlü yakınlaşmalarla ve güçlü kişilerin yanına sokulmalarla adım adım o devrin başbakanlığı gibi bir önemli yer olan sadrazamlığa kadar yükselmiş.

    Bu makama geçtikten sonra artık padişahın vekili olarak her emri yerine getirileceği için babasını köyünden palas pandıras başkente getirmiş. Zavallı köylü, ne olduğunu şaşırmış;

    –– Seni sadrazam istiyor.

    Dedikleri zaman kendisi ile sadrazamın ne ilgisi olacağına bir türlü aklını erdiremeyen ihtiyarcık, uzun bir yolculuktan sonra devlet merkezine gelip huzura çıkmış. Bir de ne görsün? Koskoca kavuğu, sırtında kürklü kaftanı köşesinde oğlu çalımla ve gururla oturmakta. Hoş geldin, beş gittin demeden söze başlamış:

    –– Baba, sen bana: “Adam olamazsın, adam olamazsın.” deyip dururdun. Bak, şimdi ben üç tuğlu vezir oldum. Devletin en yüksek makamına kadar çıktım. Hazinem altın dolu deyince, kendisini köyünden kaldırıp ayağına kadar getiren ve içeri girdiği zaman yerinden bile kımıldamayan oğluna, yukarıya aldığımız sözleri söylemiş. Tekrar edelim:

    –– Oğul, ben sana vezir olamazsın, paşa olamazsın, zengin olamazsın, demedim; adam olamazsın, dedim!

    Hasan Ali YÜCEL (İyi İnsan İyi Vatandaş)

    1. Baba, oğluna ne söylüyor?

    2. Oğul, nasıl bir insandır?

    3. Oğul, nasıl sadrazam oluyor?

    4. Sadrazam, kimi yanına getiriyor? Nasıl?

    5.Metnin ana fikrini yazınız.

    7. “Çalışkan” sözcüğünü ek eylemin geniş zamanına göre çekimleyiniz.

    OKUMA

    Çocukluk yıllarımda okuduğum bir kitabı,dün yeniden açtım. Bana kitapları sevdiren şu sözleri yeniden okudum.

    “Kitaplara soru sorarsanız, sizden bir şey gizlemezler. Eğer bilgileriniz yanlış ya da eksikse sizinle alay etmezler. Kitaplara ne zaman yaklaşsanız, onların uyanık olduklarını uyanık olduklarını görürsünüz.”

    Bu kitapta, başka bir yazar şöyle söylüyordu:

    “En iyi arkadaşlarım kitaplardır. Onların bulunduğu yer, benim için saray gibidir. İstediğim zaman dünyanın bütün bilginleri, sanatçıları, düşünürleri ile orada konuşabilirim. Beğenmediğim sözleri, düşünceleri de olur.onları da eleştiririm.”

    İngiliz yazarı Macauley (Makoli) de küçük bir kız çocuğuna yazdığı mektubunda şöyle diyordu: “Mektubuna teşekkür ederim. Kitapları sevmen, beni çok sevindirdi. Benim gibi büyüyünce göreceksin ki kitaplar pastalardan, şekerlerden, bütün oyuncaklardan değerlidir. İnsana her çeşit eğlenceden daha çok zevk verir. Bana, “Okumayı sevmeyen güçlü bir kral ol!” deseler istemezdim; her zaman okuyup öğrenen, zevki kitaplarda arayan bir insan olarak yaşamayı üstün tutardım.”

    Bu sözlere küçük yaşımdan beri hak veririm. Onun için kitap okumaktan uzak kalmadım.



    Peyami SAFA
    SORULAR

    ( İlk dört soruyu parçaya göre cevaplayınız.)



    S-1) Yazar çocukken okuduğu bir kitabı neden bir kez daha okumak istiyor? (5)

    S-2) Yazara göre kitapların özellikleri nelerdir? (5)

    S-3) Kitaplara soru sormak ne demektir? (5)

    S-4) İngiliz yazarı kitapları nelerden üstün tutmuştur? (5)

    ÇINAR AĞACI İLE SAZ

    Kocaman gövdeli bir çınar ağacı, çok yakınındaki cılız bir saza şöyle seslenmiş:

    –– Ne kadar zayıf, ne kadar nazlısın. Üzerine minicik bir kuş konsa boynunu bükmeye yeter. Bir de bana bak... Kalın, kocaman gövdem, kalın dallarım, binlerce yaprağım var. Bu dalların ve yaprakların arasından güneş ışınları bile geçemez. Fırtınalar benim için bir sivrisinek vızıltısı gibidir. Kalın köklerim, yüzlerce metre uzağa uzanır. Eğer, gölgeme sığınmış olsaydın, seni fırtınalardan korurdum. Fakat sazlar daha çok dere kenarlarında bulunuyor. Oraları daha çok rüzgâr alıyor. Tabiat, size karşı haksız davranıyor.

    Saz, ulu ağaca cevap vermiş:

    –– Ben hâlimden memnunum. Endişe etmeyin. Rüzgârın bana olan tesiri büyük ağaçlara olduğu gibi değildir. Ben rüzgârdan eğilirim, ama kırılmam. Büyük ağaçlar gövdelerini eğmeden fırtınalara, zorluklara dayanmaya çalışırlar. Bir kasırga olunca görürüz.

    Saz, bu sözleri bitirince, ufukta bir kara bulut gözükmüş. Şiddetli bir kuzey rüzgârı ile kıyamet kopmuş. Saz yere katlanmış, ağaç sağlam durup dayanmış. Fakat fırtına, kasırga olmuş. Rüzgâr kuvvetini iki kat artırmış. Saz gene aynı kalmış. Aniden bir çatırtı ve gürültü kopmuş. Ortalık toz duman ve göz gözü görmez olmuş. Bir müddet sonra fırtına geçmiş, hava sakinleşmiş, etraf görünmeye başlamış. Saz başını kaldırıp bakmış; fakat ulu ağacı görmemiş. Merak ederek daha dikkatli bakmış. Bu sefer kökleri sökülmüş iri gövdenin boylu boyunca yere uzanmış, yanında yattığını fark etmiş.

    Bu hikâyede çınar, gururla kendini beğenmenin cezasını çekmiş. Alçak gönüllü saz ise samimiyet ve mantıkla durumunu belirtmiş.

    Kendine güvenmek iyi bir şeydir; fakat bu güven duygusu, aşırı bir gurur hâlini alırsa, tehlikeli olur.

    La Fontaine

    1. Saz ile çınarı görünüş olarak karşılaştırınız?

    2. Çınar hangi özelliğiyle övünüyor?

    3. Saz, çınarın övünmesini haklı buluyor mu? Açıklayınız.

    4. Fırtına sırasında, sazın ve çınarın durumu nasıldır?

    5. Fırtına kasırgaya döndükten sonra çınar yerinde kalabiliyor mu? Yani, çınara ne oluyor?

    6. Size göre metnin ana düşüncesi nedir?





    ÇATLAK KOVA

    Hindistan’da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine ulaşan uzun yolu dolu  olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş. İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş.

    “Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.”

    “Neden?.” Diye sormuş sucu. “Niye utanç duyuyorsun?” Kova cevap vermiş.

    “Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim  kusurumdan  dolayı sen bu kadar  çalışmana   rağmen emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun.” Sucu şöyle demiş:

    “Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri fark etmeni istiyorum.” Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş. Sucu kovaya sormuş:

    “Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını fark ettin mi?... Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsleyebildim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı.”
    Hepimizin kendimize özgü kusurları vardır. Hepimiz aslında çatlak kovalarız. Tanrı’nın büyük planında hiçbir şey ziyan edilmez. Kusurlarınızdan korkmayın. Onları sahiplenin. Kusurlarınızda gerçek gücünüzü bulduğunuzu bilirseniz eğer, siz de güzelliklere sebep olabilirsiniz.




    1. Kova sucudan neden özür dilemiştir ?

    2. Sucu kovaya nasıl cevap vermiştir?

    3. Parçadan hangi ana fikri çıkarabiliriz?


    Soru 20. Aşağıdaki cümlelerin hangisinde eylemin en az iki kez gerçekleştiği kesindir?


    1. Burayı çok sevdim, yine gelmek isterim.

    2. Onu bir daha davet etme.

    3. Geçen gün de borç para istemiştin.

    4. Yarın yine okula gideceğim.

    İçtenlikle söylüyorum, ilk öyküden sonra sanki elime yapışıverdi kitap.Hemen öteki öykülere geçtim.İnanın, onları da aynı keyifle, aynı coşkuyla bir solukta okudum. Hepsi de sıcak, içtenlikli ve yalın.Çocuksu ama bilge, haşarı ama içten içe zeka kaynayan bir ciddiyetle yazılmış. Hepsinde dipdiri, yepyeni bir dünya,yepyeni bir anlatım biçimi...Sevgi dolu, sevecen bir dünyası var yazarın.

    S:1)Yazarın ,okuduğu kitapları beğendiğini hangi ifadelerden anlıyorsunuz? (10p.)
    S:2)Okunan öykülerin özellikleri nelerdir? (10p.)

    S:3)Hikaye yazarının hangi özellikleri eserlere yansımıştır?



    ATATÜRK VE KURTDERELİ

    Çocuk Esirgeme Kurumu, 1931 yılında Ankara’da bir Türkiye Güreş Birinciliği Müsabakası düzenlemişti. Yurdun her tarafından bu müsabakalara birçok pehlivan gelmişti. Yaşlanmış ünlü pehlivanlar da müsabakaların hakemliğini yapıyorlardı. Kurtdereli Mehmet Pehlivan başhakemdi.

    Bu müsabakalarda kendisine başarılı oluşunun sırrını soranlara o;”Bem her güreşimde arkamda Türk milletinin bulunduğunu ve millet şerefini düşünürdüm.” cevabını vermişti.

    Atatürk, Kurtdereli tarafından Türk sporcularına verilen bu öğüdü duyunca, ona bin lira armağan etti ve şu mektubu gönderdi:

    “Kurtdereli Mehmet Pehlivan’a,

    Seni, cihanda büyük ün salmış bir Türk pehlivanı olarak tanıdım. Parlak başarılarının sırrını da şu sözle izah ettiğini öğrendim:’Ben her güreşte arkamda Türk milletinin bulunduğunu ve millet şerefini düşünürdüm.’ Bu dediğini, en az yaptıkların kadar beğendim. Onun için bu değerli sözünü Türk sporculuğuna bir meslek düsturu(ilke) olarak kaydediyorum. Bununla, senden ve sözlerinden ne kadar memnun olduğumu anlarsın

    . ..........Pehlivan, ömrünün sağlıklı ve uzun sürmesini diliyorum.”

    SORULAR

    1.a.Müsabakalarda kimler, hangi görevi yapıyor?

    b. Kurtdereli Mehmet Pehlivanın bu müsabakalardaki görevi nedir?

    2.Kurtdereli Mehmet Pehlivan, elde ettiği başarılarının sırrını neye bağlıyor?

    3.a.Olay nerede ve ne zaman gerçekleşiyor?

    b. Atatürk, Kurtdereli’nin sözünü işitince neler yapıyor?

    BURSA OVASI’NDA YOLCULUK

    Bursa’yı arkada bırakıp ovalara daldık... Türkiye’mizin en verimli, en bayındır batısı. Hoşa gitmeyen tek şey yok. Uzaktaki dağlar, yaklaştığımız göller ve kasabalar, ne varsa, kuzuları, koyunları, hepsi temiz. Mandaları bile.

    Bir şey dikkatimi çekti: Nerede çift sürülüyorsa, öküzlerin ardından birkaç tane de leylek gidiyor. İşi yöneten çiftlik kahyası gibi gözleri sabanda. Acaba, iç sıkıntısından seyre mi gelmişler? Çünkü, leylek kadar içi sıkıldığına inandığım yaratık azdır. Bacalar üstünde sürekli bekleme, işsizlik halindedirler. Doğan ya da batan güneşi gözlemekten bezip usanmışlardır. Ara sıra takır takır bir ses çıkarırlar ki, fikrimce bu, onların esnemesidir. Aslında, bacaya konmuş leylek, bana hapishane çevresini gözleyen kule bekçisini hatırlatır. Kendimi tutuklu, tepedekileri muhafızmış gibi düşünerek, acı duyarım.

    Yaptıkları yetmiyormuş gibi, şimdi de çiftçiyi göz hapsine almışlar. Şoför açıkladı:

    _Saban, toprağı alt üst edince, böcekler, solucanlar meydana çıkar. Leylekler de bunları yutar, tarlaları zararlı böceklerden temizler.

    Refik Halit Karay



    SORULAR

    1. a.Yazarın dikkatini ne çekiyor?

    b. Yazar, leyleklerin takır takır seslerini neye benzetiyor?

    1. a. Olay nerede ve ne zaman gerçekleşiyor?

    b. Bacaya konmuş bir leylek, yazara neyi hatırlatıyor?

    3. Metinde, leyleklerin, çift sürülürken öküzlerin ardından gitmelerinin sebebi nasıl açıklanıyor?



    “Bağımsızlığını kaybeden bir millet, dilini koruyabilirse, bir gün tekrar bağımsızlığına kavuşabilir. Dünyanın zengin dillerinden biri olan Türkçemiz, başlangıçta yabancı dillerin etkisinden uzak, bağımsız bir dildi. Fakat milletimizin yabancı kültür ve medeniyetlerle ilişkisi sonucu kısa zamanda dilimiz yabancı dillerin etkisi altına girdi. İslamın kabulünden sonra Arapça ve Farsça, Tanzimatın ilanından sonra ise Batı dillerinin kelime ve deyimleri dilimizi tamamen sardı. Bu konuda titiz olmalıyız. Çünkü dil, bağımsızlığın sembolüdür.”

    (İlk 3 soru bu metne göre cevaplandırılacaktır.)

    1)Yabancı dillerin dilimizi etkisi altına alması hangi olaylardan sonra olmuştur?

    2)Parçaya göre esir bir milletin bağımsızlığına tekrar kavuşabilmesinin şartı nedir?

    3)Metindeki “dilin bağımsızlığı” sözünden ne anlıyorsunuz?

    EĞİTİM

    İnsan, bütün varlıklar içinde işlenmeye ve gelişmeye en elverişli olanıdır. Yeter ki yetiştirilmesine gereken önem verilsin ve bu konuda titizlik gösterilsin. İnsanını ihmal eden bir ulusun ekonomisi de sosyal ve kültürel yaşamı da ihmal edilmiş olur.

    Az gelişmiş ulusların geri kalış nedenleri incelendiğinde, insanların ulusal ve çağdaş ihtiyaçlara göre eğitilmemiş olduğu görülür. Kalkınmış ulusların gücü, ekonomi, endüstri ve ticaretteki başarılarından çok, eğitilmiş kadrolarından ileri gelir. Çünkü maddî güçler bir gün kaybedilebilir. Onun için bir ülkenin en sağlam yatırımı, eğitime yaptığı yatırımdır.

    Prof. Dr. Cemal YILDIRIM



    NOT : İlk dört soru yukarıdaki metne göre cevaplandırılacaktır.

    1. Yukarıdaki metnin konusunu yazınız. (5 p.)

    2. Yazar, “insan” hakkında neler söylüyor? (5 p.)

    3. Yazar ikinci paragrafta, birbirleriyle hangi kavramları karşılaştırıyor? (10 p.)

    4. Yazara göre, “az gelişmiş olmanın sebepleri” nelerdir? (10 p.)



    KIYMETLİ ŞEMSİYE

    Göl kenarında küçük bir köyde kırk yaşlarında bir adam tek başına yaşıyordu. Bu adam her gün kahveye arkadaşlarıyla sohbete giderdi. Yine bir gün kahveye gelip arkadaşlarıyla sohbete başlamıştı ki evde ocağın üstünde sütü unuttuğunu ve tüpü kapatmadığını hatırladı. Tam o sırada dışarıda sağanak yağmur başladı ve arkadaşlarından Rıza şemsiyesini alabileceğini söyledi. Adam şemsiyeyi aldı ve evine gidip ocağı kapatarak kahveye geri döndü. Şemsiyeyi veren arkadaşı Rıza’ya teşekkür etti.

    Akşama doğru Rıza ile birlikte eve dönerken Rıza sordu: “Nasıl şemsiye işine yaradı mı?” Adam “Evet,teşekkür ederim.” dedi bir kez daha. Biraz yürüdükten sonra Rıza:” O şemsiyeyi dayım Almanya’dan getirdi,çok kalitelidir” dedi. Adam “Evet çok sağlama benziyor” diye cevap verdi. Biraz sonra Rıza arkadaşına böyle havalarda tedbirli olmak gerektiği konusunda öğütler vermeye başladı. Adam “Haklısın,düşünmem gerekirdi.” diye geçiştirmeye çalıştıysa da Rıza yine “Peki ya ben şemsiyemi almasaydım ne olacaktı?” dedi ve bunun üzerine adam iyice sinirlenerek kendini yol kenarındaki göle attı.

    Adam gölden çıktı ve arkadaşına “Senin şemsiyen olmasaydı ne mi olacaktı? İşte en fazla bu kadar ıslanacaktım” diyerek Rıza’ dan ayrılıp evinin yolunu tuttu.



    1. Adam neden evine geri dönmek zorunda kalıyor? (5 puan)

    2. Eve dönerken adam ve arkadaşı arasında geçen konuşmaları özetle yazınız.(5 puan)

    3. Parçanın ana düşüncesini yazınız. (10 puan)

    ………………………………………………………


    Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer.İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacı anneye sıkılarak:
    "Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?" dedim.
    Hacı anne:
    "Evlâdım az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi.
    Merak ettim, tekrar sordum:
    "Trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?"
    Hacı anne:
    “Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok; ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda ışığı yanan bir ev bulmazsa sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, ‘ışığı yanan bir ev’ bulunsun diye bekliyoruz.”
    Konya Ovası'nda, ya da bir başka yerinde Türkiye’nin, trenden inen yabancılar için "Işığı yanan evler" yerinde hâlâ duruyor mudur? Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mı? Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mı? Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler? Şâir öyle diyordu:"Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler." Bu güzel insanlar, neden atlarına binip gittiler? Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler? Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeniyetin yetimleriyiz. Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız.
    Ey, güzel yurdumun güzel insanları! Neredesiniz?

    SORULAR


    1.Parçanın bütününe göre köyde gece yarısı ışığı yanan bir ev neyi temsil etmektedir?(10 puan)

    2.Yazara göre biz neden “Atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeniyetin yetimleriyiz”?Sizce o güzel insanları yıldıran nedir? (10 puan)

    3.Sizce ülkemizde, bahsedilen güzel insanlardan hâlâ var mıdır? Neden? (10 puan)

    4.Parçaya uygun bir başlık bulunuz.( 5 puan)


    ……………………………….

    Asya'da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır. Bir Hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistan cevizinin altına ince yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı büyüklüktedir. Maymun, yumruk yaptığında elini, dışarı çıkaramaz.

    Maymun, tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar ve yiyeceği kavrar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde, maymun çılgına döner ama kaçamaz. Aslında bu maymunu, tutsak eden hiçbir şey yoktur. Onu sadece onun kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereke tek şey elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.

    Bizi tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken, elimizi açıp benliğimizi ve bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır.

    Joseph Goldstein



    S1) Asya’da maymun avcıları maymunların hangi zayıflığından yararlanarak onları avlamaktadır?(10)

    S2) Bu metnin ana düşüncesi sizce ne olabilir?(10)

    S3) Makale ile deneme yazı türlerinin tanımını yaparak iki yazı türünü farklı ve ortak yönleri bakımından karşılaştırın.(10)
    GENÇLİK

    İhtiyarların, her şeyi anladıktan sonra, “Gençliğinizin kıymetini biliniz!” demeleri üzerine gençlerin düşünmeleri gerekir. “Gençliğinizin kıymetini biliniz!” onu istediğiniz gibi kullanınız demek değildir. Tıpkı “Paranızın kıymetini biliniz!” demek, sözünde olduğu gibi onu dikkatle harcayınız demektir. Çünkü gençlikteki kıymet, para gibi harcanmaya, gelişigüzel savrulmaya çok elverişlidir. Yalnız şu farkla ki, harcanan para tekrar, hatta fazlasıyla kazanılabilir; buna karşılık gençlik bir kere harcandı mı yeniden elde edilemez. Çünkü gençlik giderken bir daha gelmemek üzere gitmektedir. Bütün hayatımız, gençlikte edindiğimiz kıymetler üzerine oturacaktır. Eğer gençlikte bazı kıymetler kazanmadınızsa, değerlenmemiş bir gençliğin üzerine oturtacağınız hayat, temelsiz bir hayat olur ve böyle bir hayat zamanın rüzgârlarına, fırtınalarına, boralarına dayanamaz.

    (İlk dört soruyu yukarıdaki parçaya göre cevaplayınız.)

    1. Yazara göre gençlerin ne üzerine düşünmesi gerekmektedir? (5 puan)

    2. Gençlik ve para arasında ne gibi benzerlikler ve farklılıklar vardır? (5 puan)

    3. Yazara göre hayatın, zamanın rüzgârlarına dayanamamasının sebebi nedir?


    S11-

    Yandaki resimden yola çıkarak bir olay yazısı (hikâye, anı vb.) yazınız.

    (30 Puan)


    ŞEKİL


    “İçi dışı bir olmalı insanın.” der atalarımız. Dış temizliği ,iç temizliğinden doğar.İç düzen,dış düzeni yaratır.Görünüşü bozuk birinde düzgün bir kişilik nasıl olur ki?

    Ancak dış görünüşe önem vererek içimizin pisliklerini gizlemeye de kalkmamalıyız.İçimiz tertemizse eğer;dışımız da tertemiz olmalıdır.İçli dışlı mükemmelleşmeliyiz.İşte uygar insan böyle olur.

    Düşünce de böyledir. Ben iyi düşünürüm mü diyorsunuz?O halde mutlaka güzel söylemeli ve iyi yazmalısınız.Özü olanın herhalde kendine özgü bir izi de olur.Yıkıntıda define devri çoktan geçmiştir.Şimdi altın külçelerini ve değerli kağıtları,insan aklının en güzel eserlerinden olan kasalarda ve özel yerlerde saklıyorlar.Biçim,özden ayrı düşünülemez.Biçim özün bir yansımasıdır.Dış da içi yansıtır.

    Hasan Ali YÜCEL

    SORULAR
    1. Metinde geçen dış temizliği ve iç temizliği sözlerinden ne anlıyorsunuz, kısaca açıklayınız.( 10 )

    2. Yazar “Ben iyi düşünürüm.” diyen kişilerden neler bekliyor? ( 10 )

    3. Metnin ana düşüncesini yazınız. ( 5 )
    GÜLER YÜZE VE GÜLMEYE DAİR

    ..........

    Güler yüz her şeyden evvel insana cesaret verir. Çünkü güler yüzlü insanlar her kusuru hoş gören, affeden insanlardır. Güler yüzlü insanlar arasında yaşayanların hayatı, asık suratlı insanlar arasında kalmış insanların hayatından daha tatlı geçer.

    ..........

    Soğuğa dayanmanın en emin çaresi soğuğu sevmektir derler. Hakikaten insan soğuğu aradığı zaman, ne kadar şiddetli olursa olsun, müteessir olmaz. Hayatta zorluklara dayanmanın en emin çaresi hayatı sevmektir. İnsan bir kere hayatı sevince onun bütün külfetlerine katlanır, hiç biri ağır gelmez. Sizi çok seven anneniz nasıl sizin yüzünüze daima gülerek bakarsa, siz de hayata öyle güler yüzle bakar, etrafınızdaki insanlara da neşe verir, hayatın bir kat daha güzelleşmesine hizmet edersiniz.
    Güler yüzün halletmeyeceği hiç bir mesele yoktur. Buzlar güneş karşısında nasıl erirse çetin meseleler de ise güler yüzler başlayan ve öylece devam insanların elinde çözülür. Asık surata kapanan kapılar güler yüzle açılır.
    (İlk iki soruyu parçaya göre ve kendi ifadelerinizle cevaplayınız)

    1 -Güler yüzlü insanların özellikleri nelerdir? (5 puan)

    2 - Parçadan çıkardığınız sonuç nedir? (5 puan)

    Ana babalar, ne kendi istemelerini ne de toplumdaki değer yargılarını değil, çocuklarını düşünebilseler, onların ilgi ve yeteneklerine saygılı olabilseler çocukları daha mutlu, daha başarılı, daha üretken olacaktır.
    Parçada asıl anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?
    a) Anneler babalar meslek seçiminde çocuklara yardımcı olmalıdırlar.
    b) Anneler babalar meslek seçiminde çocuklarını yönlendirmelidirler.
    c) Anneler babalar meslek seçiminde çocuklarına baskı yapmalıdır.
    d) Çocuklarının başarısı ve mutluluğu annelerin ve babaların onların yetenek ve ilgilerine saygılı olmalarına bağlıdır.

    1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   13






        Ana sayfa


    1.“Gerçeği buldum.” deme, “Bir gerçek buldum.”de!

    Indir 0.78 Mb.